10 Ramazan 1438

-A A +A

İnfak ve Yardımlaşma

Yüce Allah Kuran’ında buyuruyor ki: 

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” [Bakara: 261]

Allah yolunda harcanan malların başında da Zekât ibadetinin edası için sarf edilen mallar gelir. Devamında ise vacip olan sadakalar ve Allah rızası için yapılacak infaklar hatırımıza gelir.

Zekât, İslam’ın beş temel esasından ve dört büyük ibadetinden biridir ve hemen namaz ibadetini takip eder. Dinen zengin sayılan Müslümanların, yine Cenab-ı Hakk’ın Kuran-ı Kerim’de belirlediği 8 sınıf insana kendi mülkü olan mallarından farz olarak vermesi gerekli olan ibadettir. İslam’ın bu güzel emri, bir ibadet anlayışıyla, şuurlu bir şekilde yerine getirildiği zaman, hem bir farz ibadet yerine gelmiş hem de toplumda birbirlerini gözeten ve destekleyen merhamet ve sevgi yumağı oluşmuş olur. Bundan da toplumda huzur ve bereket meydana gelir. 

         Vacip infakların başında da “Fıtır” sadakası gelir ki, bu ibadetin eda ediliş zamanı da Ramazan Ayı’dır. Ancak öteden beri Müslümanlar, zekâtı da Ramazan’da eda ederek, Ramazan ayının feyiz ve bereketinin daha da artmasını arzularlar. Diğer yandan da geçim sıkıntısı içerisinde oruç tutmaya çalışan fakir ve fukaranın gönül rahatlığı ile oruç tutmalarına zemin hazırlamış olurlar. Zaten bundan dolayı da Oruç ve Kur’an ayı olan Ramazan Ayı, Zekât ve Fıtır sadakasının da bu ibadetlere dâhil olması ile bir ibadetler tören geçişi meydana gelir. Feyiz ve bereketin zirvesine ulaşan müminler, haklı olarak bayrama cehennem azabından kurtulmuş olarak kavuşmuş olurlar. 

          Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: 

Ramazan Ayı girince göklerin kapısı (başka bir rivayette Cennetin kapıları) açılır, Cehennemin kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur” (Buhari, Savm)

İbn A,bbas (ra)’den gelen bir rivayet ise şöyledir: 

“Resulullah (sas) insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan Ayı girip de kendisiyle Cebrail (a.s.) karşılaştığı zaman daha da artardı. Cebrail (a.s.) Ramazan Ayı çıkıncaya kadar her gece Resulullah (s.a.s.) ile buluşurdu. Resulullah (s.a.s.) O’na Kuran’ı arz eder (okur) du. Peygamberimiz, bu buluşmalardan sonra insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert, daha faydalı olurdu.” (Buhari, Savm)

 Enes (ra)’in rivayet ettiğine göre ise, Hz. Peygamber e; 

“Hangi sadaka daha faziletlidir?” diye soruldu da;

Ramazan ayında verilen sadaka” buyurdu.(Tirmizi, Zekât)

 



          Bütün bu ayet ve hadislerin ışığı altında baktığımız zaman, görürüz ki, Ramazan Ayı, Kur’an ayı, oruç ayı, zekat, sadaka ve infak ayıdır. Yani bu ibadetleri eda ederek cenneti kazanma ayıdır. Fakirliğin ve geçim darlığının dünyayı kasıp kavurduğu ve malının hesabını bilmeyen birçok insanın, etrafındaki bu yangını fark etmeden, gırtlağına kadar israf içinde yaşadığı bir çağdayız. Allah rızası için bu ibadetleri yerine getiren Müslümanlar, insanlık için bir umut ve merhamet meşalesi olacaktır. İşte böyle bir misyonun insanı olan Müslümanlar, bu bereketli günleri fırsat bilerek bu ibadetleri yerine getirmekte hassas davranmalıdırlar.

 Teâlâ Hz.leri buyuruyor ki: 

“And olsun, Allah İsrail oğullarından kesin-söz almıştı. Onlardan on iki güvenilir-gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara:

“Gerçekten ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekâtı verir, Peygamberlerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah’a güzel bir borç verirseniz, herhalde sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır.”

 

HADİS

Sözcük ve Terim Anlamları

Hadis kelimesi h-d-s حدث kök fiilinden türemiştir. Sözcük (kelime) anlamı itibariyle “yeni, söz, haber, haber vermek, kıssa ve sözlü ifade” gibi anlamlara gelen “hadis”, “eski” anlamında kullanılan kadîm sözcüğünün zıttıdır. Hadis kelimesi sözlük anlamı açısından câhiliye döneminde de kullanılmaktaydı. Câhiliye şâiri olan Nâbiga, sevgilisinin tatlı dilli ve hoş sohbet olduğunu ifade ederken, حسن حديثھا  “güzel sözlü” kalıbını kullanmıştır. Yine Hz. Hatice de peygamberimizi eş olarak seçmesinin nedenini açıklarken, وصدق حديثك “ben seni doğru sözlü olduğun için tercih ettim” demiştir.

Hadis kelimesi islâmî literatürde “peygambere ait olanı” ifade etmekte olup, bu kullanım şekli Hz. Peygamber dönemine dayanmaktadır. Bu bağlamda hadis kavramının terim anlamları için “Hz. Peygamber’in sözü ya da O’nun herhangi bir davranışının sözlü nakli”, “söz, fiil, takrir (onay), ahlakî ve fizikî özellik olarak Hz. Peygamber’e izâfe edilen her şeyin yazılı metinleri” gibi tanımlamalar yapılmıştır. Her ne kadar genel olarak bu şekilde tanımlamalar yapılsa da, hadis kelimesinin muhtevası ilmî branşlara göre bir takım farklılıklar gösterebilmektedir. Bu bağlamda; hadisçiler “ister peygamberlikten önce olsun isterse sonra, söz, fiil, takrir, yaratılış (fizikî/fizyolojik) ve huyla (ahlâkî) ilgili bir sıfat ve yaşam tarzıyla alakalı olarak Rasûlullah’a ait olan bilgilerin tümüdür” şeklinde bir tanımlama yapmışlardır. Muhtemelen hadisçiler Peygamber Efendimiz’in (s.a.v)“korunmuşluğunu” göz önünde bulundurarak, O’nun nübüvvetten önceki hayatını da tanımın kapsamına almışlardır. Diğer bir metodolojik ilmî branşın temsilcileri olan fıkıh usûlcüleri ise hadisin şer’î delil olabilme özelliğini ön planda tuttukları için, “Hz. Peygamber’in sözleri ve fiilleri hadistir; takrirleri/onayları da fiillerine dahildir” şeklinde bir tanımı tercih etmişlerdir. Temel kriter olarak aldıkları “şer’î delil olabilme” özelliğinden dolayı, hadisi tanımlarken Hz. Peygamber’in vasıfları ve peygamberliğinden önceki hayatını göz önünde bulundurmamışlardır.

Hadis ile aynı anlamda kullanılan iki kavram daha vardır: Haber ve eser. Hadisçilerin çoğunluğu bu üç kavramı (hadis, haber, eser) aynı anlamda kullanmışlardır. Fakat bazı hadisçiler “haber” terimini “hadis” anlamında kullanırken, bazıları da “eser” terimini “sahâbî sözü ve fetvaları” için kullanmışlardır. “Hz. Peygamber’in hadisi” demek, O’na kadar ulaşan haber demektir. O halde; hadis ile haber arasında mutlak bir umûmilik ve husûsilik vardır. Yani, her hadis haberdir; fakat her haber hadis değildir. Çünkü, “haber” olarak gelen bilgilerin Hz. Peygamber’in sözü (merfû’) olmasının yanısıra, sahâbe sözü (mevkûf), tâbiûn ve tebe-i tâbiîn sözü (maktû’) olma durumu da söz konusudur.

GÜNÜMÜZDE DİN ALGISI

İslam Açısından Din

Dinin insan varlığı ile başladığı bir gerçektir. Bununla birlikte dinde inanç ve ibadetlerin esası bakımından bir değişme söz konusu değildir. Çünkü inanç bakımından ilk insan Hz. Adem’in dini ile bizim inandığımız din arasında bir farklılık yoktur. Dindeki farklılık sosyal ve kültürel alanlarla ilgili olan hususlardadır. Allah’ın birliğine inanılması ve sadece Allah’a ibadet edilmesi noktası o gün ne ise bu gün de odur. İbadetin yapılış şekli, ibadet mekanları ve dinin öngördüğü insanî ilişki biçimlerinde bir farklılık olabilir. Ancak bu, esasa tekabül eden bir farklılık değil, biçime yöneliktir. Nitekim ilk insan Hz. Adem yaratıldığında Allah, ona isimleri öğretti ve yasak meyveden yememesini emretti. Ona böylece bir takım sorumluluklar yüklendi. Bu şekilde Allah’ın ona isimleri öğretmesi inanç, yasak meyveye yaklaşmasını yasaklaması da ilk mükellefiyet yani ibadet idi. Nitekim bu sorumluluk ona vahiy yoluyla bildirilmişti. Ancak o şeytanın aldatmasına kanıp yasağı çiğnediği için yeryüzüne indirildi. Allah ona yeryüzünde de vahiy gönderdi. O, Rabbinden vahiy yoluyla bir takım kelimeler aldı onlarla Allah’a yalvardı, tövbe etti. Allah da onun tövbesini kabul etti (bk. el-Bakara 2/30-37). Böylece o, rab bildiği Allah’a yönelmiş ve yakarışta bulunmuştu. İndirildiği yeryüzünde de onun Allah’ı rab olarak bilmesi, inancı; yakarışı ise, ibadeti idi. İşte insanlığın ilk dini idi. Böylelikle inanç ve ibadet boyutu teşekkül etmiş din, ilk insan ile meydana gelmişti. Bu dinin peygamberi de ilk insan ve bütün insanlığın atası Hz. Adem’di. Zaten din, Allah’ın rab tanınmasının, O’na ibadet edilmesinin, O’nun emir ve yasaklarına uyulmasının sistemleşmiş şeklidir. Bu dinin zaman içinde yani insanların çoğalması, kültür ve bilgi düzeylerinin farklılaşması ve genişlemesi ile karmaşık bir yapıya dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden ilk insanların çoğalıp topluluk haline gelmesi ile birlikte, dinin ilkelerinin arttığı ve daha sistematik bir yapıya kavuştuğu da bir gerçektir. Bu dinin ilerlemesi ve gelişmesi değil, sosyal ve kültürel şartlara ve ihtiyaçlara göre düzenlenmesidir. Bununla birlikte inanç ve ibadet noktasında hak dinlerdeki sadelik korunmuştur.

Tarihî gelişmeler bakımından konuya bakıldığında şunları söylemek mümkündür: Zaman içinde insanlar yoldan saptılar ve gelen hak dini bozdular. Onların yerine kendi akıllarına göre inanç ilkeleri ve ibadet şekilleri koydular. Çıkar ve itibar düşkünü sahtekar din adamı, kâhin, , büyücü ve medyumlareliyle yanlıştan yanlışa sürüklendiler. Bunun üzerine Allah, peygamberler göndererek hak dini onlara tekrar hatırlattı. Yüce Allah, son peygamber Hz. Muhammed (sav) ile İslâm’ı din olarak gönderdi. Bu dinin yegâne din olduğunu ve kıyamete kadar geçerli olacağını “Allah katında din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân 3/19) “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan o din kabul edilmeyecektir. Ahirette de (İslâm’dan başka din arayan) kişi kaybedecektir” (Âl-i İmrân 3/85) mealindeki ayetler ile bütün insanlara bildirdi.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 05.06.2017 - 00:01 -79-
Bu sayfayı paylaşın :