11 Ramazan 1438

-A A +A

Ramazanda İftarlar

Zeyd ibni Halid el-Cüheni Radiyallâhu Anh rivayet ediyor: 
Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.) şöyle buyurmuştur: 

Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez.” 
(Tirmizî, Savm: 82; İbni Mâce, Sıyam: 40)

Ramazan ayının girmesiyle iftar ziyafetleri, iftar davetleri daha da artar. Dostlarımızı, yakınlarımızı iftara davet ettiğimiz gibi, biz de onların davetine gideriz, birlikte iftar ederiz. Bu güzel âdet, hem insanların birbirlerine yaklaşmalarını sağlar, hem de yardımlaşma ve cömertlik duygularını canlandırır.


           Ancak davet deyince, hemen akla sofranın çeşitli ve mükellef olması gelir. Bu yanlış düşünceye kapılarak dostlarımızı davet edeceğimiz zaman imkânlarımızı zorladığımız, bütçemizi aşan masraflara girdiğimiz olur.

            Malî durumu iyi olanlar için bu mümkündür, ancak olmayanlar için aynı husus uygun olmaz. Çünkü böyle bir hazırlık her zaman devam etmeyeceği gibi, farz olan dost ve akraba ziyaretlerine de engel teşkil eder.

           Hadis-i şerif oruçluya yemek yedirmeyi teşvik ederken, başka bir hadisten öğrendiğimize göre Peygamberimiz (a.s.), bir yudum su, bir içim süt veya bir tek hurma ile de olsa iftar verilebileceğini ifade ediyor.

           Böylece israfa, bol harcamaya gitmeden, pekâlâ, iftar verilebilir. İnsanın imkânı ne kadarını kaldırabiliyorsa, ona göre bir hazırlık yapar, ikram eder. Hadiste Peygamberimiz (a.s.) bunun en alt sınırını bildirerek az bir şey ikram etmekle de aynı sevabın elde edilebileceğini işaret buyuruyor.

            Bundan dolayı, “İftar sofrasını hazırlamaya imkânım yok” diyerek dost ve akraba ziyaretlerini, Ramazan içinde iftar verip manevî mükâfatını elde etmeyi ihmal etmediğimiz zaman, çok şeyler kazandığımız gibi, güzel bir sünneti de işlemiş oluruz.

             Bir kardeşimizin iftar davetine gidip, yiyip içtikten sonra ona dua etmek de bir sünnettir.



Nitekim Abdullah ibni Zübeyr Radiyallâhu Anhın anlattığına göre, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.) Sa’d ibni Muaz’ın evinde iftar yapmış ve onlara şöyle dua etmişti: 

 (Yanınızda hep oruçlular iftar etsin. Yemeğinizi iyi insanlar yesin. Melekler de size dua ve istiğfarda bulunsun.)” (Müsned)



Ramazan’da iftar verene meleklerin duası
Ebu’ş-Şeyh, İbni Hıbban’ın bir rivayetinde Resulullah (a.s) şöyle buyurmuştur: 

Ramazan ayında kim helal kazancından bir oruçluyu iftar ettirirse, Ramazan’ın bütün gecelerinde melekler ona dua eder ve Kadir Gecesinde Cebrail Aleyhisselâm onunla musafaha eder (tokalaşır). Cebrail Aleyhisselâm kiminle musafaha ederse, onun kalbi incelir ve gözlerinin yaşı çoğalır.

Ravi der ki: 
Ya Resulallah! Oruçluyu iftar ettirecek bir şeyi yoksa ne yapacak? Bana bildir” dediğimde: 

Bir avuç yiyecek de yeterlidir” buyurdu.

Ben, “Bir lokma ekmek de bulamazsa?” deyince: 

Birazcık su ile karıştırılmış süt ikram eder” buyurdu.

Ben, “Yanında o da yoksa?” deyince: 

Bir içim su” buyurdu.  (et-Tergîb ve’t-Terhîb)

 

 

 

 

HADİS

Sözcük ve Terim Anlamları

Hadis kelimesi h-d-s حدث kök fiilinden türemiştir. Sözcük (kelime) anlamı itibariyle “yeni, söz, haber, haber vermek, kıssa ve sözlü ifade” gibi anlamlara gelen “hadis”, “eski” anlamında kullanılan kadîm sözcüğünün zıttıdır. Hadis kelimesi sözlük anlamı açısından câhiliye döneminde de kullanılmaktaydı. Câhiliye şâiri olan Nâbiga, sevgilisinin tatlı dilli ve hoş sohbet olduğunu ifade ederken, حسن حديثھا  “güzel sözlü” kalıbını kullanmıştır. Yine Hz. Hatice de peygamberimizi eş olarak seçmesinin nedenini açıklarken, وصدق حديثك “ben seni doğru sözlü olduğun için tercih ettim” demiştir.

Hadis kelimesi islâmî literatürde “peygambere ait olanı” ifade etmekte olup, bu kullanım şekli Hz. Peygamber dönemine dayanmaktadır. Bu bağlamda hadis kavramının terim anlamları için “Hz. Peygamber’in sözü ya da O’nun herhangi bir davranışının sözlü nakli”, “söz, fiil, takrir (onay), ahlakî ve fizikî özellik olarak Hz. Peygamber’e izâfe edilen her şeyin yazılı metinleri” gibi tanımlamalar yapılmıştır. Her ne kadar genel olarak bu şekilde tanımlamalar yapılsa da, hadis kelimesinin muhtevası ilmî branşlara göre bir takım farklılıklar gösterebilmektedir. Bu bağlamda; hadisçiler “ister peygamberlikten önce olsun isterse sonra, söz, fiil, takrir, yaratılış (fizikî/fizyolojik) ve huyla (ahlâkî) ilgili bir sıfat ve yaşam tarzıyla alakalı olarak Rasûlullah’a ait olan bilgilerin tümüdür” şeklinde bir tanımlama yapmışlardır. Muhtemelen hadisçiler Peygamber Efendimiz’in (s.a.v)“korunmuşluğunu” göz önünde bulundurarak, O’nun nübüvvetten önceki hayatını da tanımın kapsamına almışlardır. Diğer bir metodolojik ilmî branşın temsilcileri olan fıkıh usûlcüleri ise hadisin şer’î delil olabilme özelliğini ön planda tuttukları için, “Hz. Peygamber’in sözleri ve fiilleri hadistir; takrirleri/onayları da fiillerine dahildir” şeklinde bir tanımı tercih etmişlerdir. Temel kriter olarak aldıkları “şer’î delil olabilme” özelliğinden dolayı, hadisi tanımlarken Hz. Peygamber’in vasıfları ve peygamberliğinden önceki hayatını göz önünde bulundurmamışlardır.

Hadis ile aynı anlamda kullanılan iki kavram daha vardır: Haber ve eser. Hadisçilerin çoğunluğu bu üç kavramı (hadis, haber, eser) aynı anlamda kullanmışlardır. Fakat bazı hadisçiler “haber” terimini “hadis” anlamında kullanırken, bazıları da “eser” terimini “sahâbî sözü ve fetvaları” için kullanmışlardır. “Hz. Peygamber’in hadisi” demek, O’na kadar ulaşan haber demektir. O halde; hadis ile haber arasında mutlak bir umûmilik ve husûsilik vardır. Yani, her hadis haberdir; fakat her haber hadis değildir. Çünkü, “haber” olarak gelen bilgilerin Hz. Peygamber’in sözü (merfû’) olmasının yanısıra, sahâbe sözü (mevkûf), tâbiûn ve tebe-i tâbiîn sözü (maktû’) olma durumu da söz konusudur.

GÜNÜMÜZDE DİN ALGISI

İslam Açısından Din

Dinin insan varlığı ile başladığı bir gerçektir. Bununla birlikte dinde inanç ve ibadetlerin esası bakımından bir değişme söz konusu değildir. Çünkü inanç bakımından ilk insan Hz. Adem’in dini ile bizim inandığımız din arasında bir farklılık yoktur. Dindeki farklılık sosyal ve kültürel alanlarla ilgili olan hususlardadır. Allah’ın birliğine inanılması ve sadece Allah’a ibadet edilmesi noktası o gün ne ise bu gün de odur. İbadetin yapılış şekli, ibadet mekanları ve dinin öngördüğü insanî ilişki biçimlerinde bir farklılık olabilir. Ancak bu, esasa tekabül eden bir farklılık değil, biçime yöneliktir. Nitekim ilk insan Hz. Adem yaratıldığında Allah, ona isimleri öğretti ve yasak meyveden yememesini emretti. Ona böylece bir takım sorumluluklar yüklendi. Bu şekilde Allah’ın ona isimleri öğretmesi inanç, yasak meyveye yaklaşmasını yasaklaması da ilk mükellefiyet yani ibadet idi. Nitekim bu sorumluluk ona vahiy yoluyla bildirilmişti. Ancak o şeytanın aldatmasına kanıp yasağı çiğnediği için yeryüzüne indirildi. Allah ona yeryüzünde de vahiy gönderdi. O, Rabbinden vahiy yoluyla bir takım kelimeler aldı onlarla Allah’a yalvardı, tövbe etti. Allah da onun tövbesini kabul etti (bk. el-Bakara 2/30-37). Böylece o, rab bildiği Allah’a yönelmiş ve yakarışta bulunmuştu. İndirildiği yeryüzünde de onun Allah’ı rab olarak bilmesi, inancı; yakarışı ise, ibadeti idi. İşte insanlığın ilk dini idi. Böylelikle inanç ve ibadet boyutu teşekkül etmiş din, ilk insan ile meydana gelmişti. Bu dinin peygamberi de ilk insan ve bütün insanlığın atası Hz. Adem’di. Zaten din, Allah’ın rab tanınmasının, O’na ibadet edilmesinin, O’nun emir ve yasaklarına uyulmasının sistemleşmiş şeklidir. Bu dinin zaman içinde yani insanların çoğalması, kültür ve bilgi düzeylerinin farklılaşması ve genişlemesi ile karmaşık bir yapıya dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden ilk insanların çoğalıp topluluk haline gelmesi ile birlikte, dinin ilkelerinin arttığı ve daha sistematik bir yapıya kavuştuğu da bir gerçektir. Bu dinin ilerlemesi ve gelişmesi değil, sosyal ve kültürel şartlara ve ihtiyaçlara göre düzenlenmesidir. Bununla birlikte inanç ve ibadet noktasında hak dinlerdeki sadelik korunmuştur.

Tarihî gelişmeler bakımından konuya bakıldığında şunları söylemek mümkündür: Zaman içinde insanlar yoldan saptılar ve gelen hak dini bozdular. Onların yerine kendi akıllarına göre inanç ilkeleri ve ibadet şekilleri koydular. Çıkar ve itibar düşkünü sahtekar din adamı, kâhin, , büyücü ve medyumlareliyle yanlıştan yanlışa sürüklendiler. Bunun üzerine Allah, peygamberler göndererek hak dini onlara tekrar hatırlattı. Yüce Allah, son peygamber Hz. Muhammed (sav) ile İslâm’ı din olarak gönderdi. Bu dinin yegâne din olduğunu ve kıyamete kadar geçerli olacağını “Allah katında din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân 3/19) “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan o din kabul edilmeyecektir. Ahirette de (İslâm’dan başka din arayan) kişi kaybedecektir” (Âl-i İmrân 3/85) mealindeki ayetler ile bütün insanlara bildirdi.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 06.06.2017 - 09:55 -228-
Bu sayfayı paylaşın :