14 Ramazan 1438

-A A +A

İnsanlığın Örnek Nesli Ashab-ı Kiram

Peygamber Efendimiz (sav)’in mübarek zatını tanımış, onunla birlikte yaşama şerefine erişmiş müminlerden oluşan Sahabe-i Kiram’ın yaşamları ve ahlakları, İslam tarihi boyunca yaşamış tüm Müslümanlar için büyük şevk kaynağı olmuştur.

Hanım ya da erkek fark etmeden cesaretleri, azim ve kararlılıkları, iman kuvvetleri, gördükleri tüm baskı ve zulme karşın Allah’a ve Resulüne olan sadakatleri ve Resulullah’ın nefsini kendi nefislerinden üstün tutmaları, yüzyıllardır İslam tarihinde şerefle anılmaktadır.

Yüce Allah, Sahabe-i Kiramın ihlaslı tavırlarını tarih boyunca yaşamış olan tüm Müslümanlar için bir örnek kılmıştır. Onların o dönemin çok zor şartları altında verdikleri halisane mücadele, yaşadıkları derin iman coşkusu ve sadakat, Allah’a olan sevgileri, Peygamberimize olan düşkünlükleri Allah’ın izniyle İslamiyet’in kısa sürede tüm dünyaya yayılmasına ve insanların geniş kitleler halinde İslam ahlakına yönelmesine vesile olmuştur.
Allah yolunda verdikleri bu kutlu mücadeleleri boyunca baskı, eziyet ve zulme maruz kalan değerli Sahabeler gibi,

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Bakara Suresi, 214) ayetinin bir tecellisi olarak tarih boyunca diğer müminlerin de başından benzer olaylar geçmiştir. Ancak tüm bu görünürdeki olumsuz koşullara ve engellemelere rağmen sabır ve kararlılık gösterip direnen müminler, Allah’ın izniyle çok şerefli bir hayat yaşayarak bugün tüm Müslümanların büyük bir saygıyla andıkları birer şevk kaynağı olmuşlardır. 

Onların en şereflileri olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi büyüklerden başka birçok sahabe (peygamber arkadaşı vardı ki isimleri bize kadar ulaşan yüzlercesi insanlığın en yüce numuneleri olmaya devam etmektedirler. Onlardan bazılarını teberrüken analım:

           Ukbe Kızı Ümmü Gülsüm 
             Mekkeli olan Ümmü Gülsüm Binti Ukbe, Kureyş kabilesine mensup bir hanım sahabedir. Allah ve Resulüne (sav) hicret etmek için Mekke�deki evini terk edip Medine’ye tek başına hicret etme cesaretini ve kararlılığını göstermiş bir muhacir hanım olan Ümmü Gülsüm Binti Ukbe, Hz. Osman’ın -anne bir- kız kardeşidir. Babası ise Peygamber Efendimize ve İslam ahlakına kin ve düşmanlık duyan Ukbe bin Ebî Muayttır. 
Ukbe kızı Ümmü Gülsüm, Mekke’de Müslüman olmuş, Rasulullah’a biat ettiği andan itibaren, diğer Müslümanlar gibi işkenceye maruz kalmıştır. Zorluklara rağmen tek başına yaptığı hicret yolculuğu tüm müminlere örnek olması gereken iman ve gayretinin, fedakârlığının açık birer delilidir. 

          Fatıma’tüzzehra
          Fatimeh El Zehra veya Ez Zehra olarak da bilinen Hz. Fatıma, Hz. Muhammed (sav) in ve ilk hanımı Hz. Hatice’nın kızı, dördüncü İslam halifesi Hz. Alinin eşidir.  Peygamberimiz (sav)in soyu Hz. Fatıma ile devam etmiştir. Hz. Fatıma ve Hz. Ali’nin 2 oğlu (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) ve 2 kızı (Hz. Zeynep ve Hz. Ummü Gulsum) olmuştur.
Peygamberimiz’in en küçük kızı olan Hz. Fatıma, hicretten on üç sene önce Mekke’de doğmuştur. Ona Fatıma ismini veren Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde Hz. Fatıma’nın ismiyle ilgili şöyle buyurmuşlardır:
Deylemi Ebû Hureyre (ra)'den rivayet etmiştir:
"Onu sevenleri, Allah'ın Cehennem'den uzaklaştıracağı için kızıma Fâtıma adını verdim." 
 

             Zeynep Bint-i Ali b. Ebu Tâlib
 Hz. Zeynep (ra), Peygamberimiz’in torunu ve Hz. Fatıma’nın sevgili kızıdır. Resullullah’ın vefatından beş yıl önce dünyaya gelen Hz. Zeynep, aklıselim, zeki, düzgün ve edebi konuşan bir hanımdı. Annesi Fatımatü'z-Zehrâ'dan ve Esmâ binti Umeys'ten hadis rivayet etmiştir.
Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu olan Yezid’in çıkardığı Kerbela olayında tüm müminlere örnek bir cesaret göstererek kardeşi Hz. Hüseyin’in yanında bulunmuştur. Hz. Hüseyin ve yanında bulunan yaklaşık 72 kişi şehit edildikten sonra esir alınan Hz. Zeynep bu esareti sırasında da her türlü baskıya rağmen Yüce Allah’a olan sevgisini ve İslam ahlakının güzelliklerini tebliğ etmekten vazgeçmemiştir.

          Hamne Binti Cahş
           Peygamberimiz‘in halasının kızı ve hanımlarından Zeynep binti Cahş’ın da kardeşidir. Bu vesile ile Peygamber Efendimiz’e yakın akraba olma şerefini elde etmiştir. 
           Hz. Hamne, Resullullah’a ilk biat eden, İslamla ilk şereflenen hanımlardandır. Bütün kalbiyle Yüce Allah’a ve Resulüne teslim olmuş, Peygamberimizin bildirdiği emir ve yasaklara gönülden itaat etmiş bir hanımdır. O dönemde müşriklerin yaptıkları tüm baskı ve zulümlere imanî bir olgunlukla direnmiş ve imanından taviz vermemiştir. Kendisi gibi değerli bir sahabe olan eşi Musab İbni Umeyr ile birlikte İslam ahlakını yaşamak amacıyla müşriklere karşı imanî bir mücadele sürdürmüş ve bundan taviz vermemişlerdir. Mekk’de zulümler artınca Peygamberimiz ile birlikte hareket ederek Medin’ye göç eden ilk hanım sahabelerden olmuştur. 

           Musab İbni Umeyr (ra)
           Mekke’nin zengin ailelerinden birine mensup olan Musab İbni Umeyr, İslamiyet’i kabul eden ilk Müslüman hanımlardan olan Hamne Binti Cahş’ın da eşidir. O günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşayan Hz. Musab, Peygamber Efendimiz’in insanları İslam’a davet ettiğini öğrendiğinde vakit kaybetmeden ona tabi olarak Müslüman olmuştur. Peygamber Efendimiz ,bu değerli sahabesi hakkında şöyle buyurmuştur:
"Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim"
 O dönemde Mekke’de Müslümanlara yoğun bir baskı uygulandığı için Müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalsa da Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi sürdürmüştür. Gizlice namaz kıldığı, ailesi tarafından öğrenildiğinde akrabaları tarafından yakalanıp hapsedilmiş ve Habeşistan’a hicret imkânı çıkınca ilk kafile ile birlikte din ahlakını daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etmiştir. Ailesinin sunduğu ihtişamlı yaşamı hiç düşünmeden geri çeviren ve tüm baskılara rağmen İslam ahlakına tabi olmayı seçen Hz. Musab’ı Habeşistan dönüşünde ailesi tekrar hapsetmek istese de karşılarında kalbi İslam ve imanla dolu, güçlü bir genç görünce yaptıkları baskıyı hafifletmek zorunda kalmışlardır. 

          Afrâ Hatun
           Medineli olan Afrâ Hatun, Neccar oğullarına mensuptur. İslamiyet’i Medine’de tanımış, hiç tereddüt etmeden Peygamber Efendimiz’e biat etmiştir. ”Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler” (Haşr Suresi, 9) ayetinin bir tecellisi olarak hicret ederek Medine’ye gelen Mekkeli muhacir kardeşlerine hizmet etmeyi şeref bilmiş bir hanım sahabedir.
           Ümm-i Ümare Nesibe binti Kab (Cesur Nesibe)
           Ümm-i Ümare Nesibe binti Kab, Peygamberimiz (sav) döneminde ihlas, cesaret ve fedakarlıklarıyla öne çıkan saliha mümin kadınlardan biri olmuştur. Gazilere su dağıtmak ve yaralarını sarmak göreviyle katıldığı Uhud Savaşının şiddetli bir anında, Resulullah’a saldıran bir kimseye karşı fedakarca bir mücadele vermiştir. 
           Kendilerini ve çocuklarını korudukları gibi Allah Resulü'nü de koruyacaklarına dair Akabede Allah’ın Resulü'ne biat eden Nesibe binti Kab, savaşın bir anda Müslümanların görünürde aleyhine dönüştüğünü ve düşmanların Allah’ın Resulünün etrafında yoğunlaştığını görmüş ve kılıca sarılarak Peygamberimizi korumaya çalışmıştır. Diğer sahabelerle birlikte Peygamberimizin etrafını çevirerek vücutlarını ona kalkan yapan kişilerden biri olan Nesibe binti Kab, pek çok yerinden yaralanmıştır.  Hz. Ömer’in Peygamber Efendimizden naklettiği bir hadiste Hz. Ümm-i Ümare’nin Allah yolundaki şevkli mücadelesini şöyle aktarmıştır:
Savaşta ne tarafa baktımsa, hep Ümm-i Ümare, hep Ümm-i Ümareyi gördüm

          Fâtıma Binti Hattab
          Mekke’de doğan ve Kureyş’in Mahzumi koluna mensup olan Fatıma Binti Hattab’ın seçkin bir kabilesi vardı. Eşi Saîd İbni Zeyd, Mekke’de meşhur kılıç ustası Habbab İbni Eret’in vesilesi ile Resulullah ile tanışmış ve İslamiyet’i kabul etmişti. Peygamber olan Hz. Muhammed’i öğrenmiş ve hiç tereddüt etmeden Müslüman olarak şereflenmiştir. Ancak Hz. Said ve Hz. Fatıma, ilk dönemler Müslüman olduklarını gizli tutmuşlardır. Mekkeli müşriklerden baskı ve zulüm görmemek ve ibadetlerini yerine getirirken engellenmemek adına böyle bir tedbir almışlardı. 
Aynı zamanda İslam halifesi olan Hz. Ömer’in de kız kardeşi olan Hz. Fatıma, imanî kuvveti, İslam ahlakı konusunda taviz vermeyen duruşu, sabır ve kararlılığı ile Hz. Ömer’in de İslamiyet’i kabul etmesine vesile olmuş değerli bir hanım sahabedir. 

          İkrime bin Ebu Cehil
          İkrime bin Ebu Cehil, kendisinden, aşiretinden, akrabalarından önce daima Peygamberimiz (sav)'in güvenliğini düşünen örnek Müslümanlardan biridir. Müslümanlara olan kin ve düşmanlığıyla bilinen Ebu Cehil’in oğlu olan           İkrime,Hz. Ebubekir’in hilafeti döneminde Bizanslılara karşı yapılan Yermük Savaşı'na katılmıştır. Zaferle neticelenen savaşın sonunda ağır yaralanan El Haris İbni Hişam, Süheyl b. Amr ve İkrime İbni Ebu Cehil’in birbirlerine gösterdikleri fedakâr tavır Mehmet Akif’in de şirinde sözünü ettiği ibretamiz olay şöyledir:
         Yermük Savaşı'nda, Haris b. Hişam, İkrime b. Ebu Cehil ve Süheyl b. Amr ağır yaralar alarak yere düştüler. Haris b. Hişam içmek için su istedi. Askerlerden biri ona su götürdü. İkrime'nin kendisine baktığını görünce, "Bu suyu İkrime'ye götür" dedi. İkrime suyu alırken, Süheyl'in kendine baktığını gördü, suyu içmeyerek, "Bunu götür Süheyl'e ver" dedi. Fakat su Süheyl'e yetişmeden Süheyl öldü. Bunun üzerine sucu İkrime'ye koştu. Fakat İkrime de ölmüştü. Hemen Haris'in yanına koştu. Haris de ölmüştü.

         Seleme Bin Hişam
          Hz. Seleme Yüce Allah’a ve Peygamberimize iman ettiği için ailesi tarafından uzun bir zaman gördüğü işkencelere dirayetli ahlakı, güçlü imanı ile sabretmiş bir sahabedir. Hz. Seleme ile kardeşi Haris, iman ederek Peygamberimize tabi olsa da diğer üç kardeşleri Ebû Cehil, Âs ve Hâlid, Allahın bildirdiği dinden yüz çevirmiş ve iman eden kardeşlerine düşman olmuşlardır. Kardeşleri Hz. Seleme’nin din ahlakından vazgeçmesi için her türlü yola başvurdukları için Hz. Seleme sonunda can güvenliğini sağlamak ve İslam ahlakını engellenmeden yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etmiştir.

 İnkârcılar, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de iman edenlere iftira atmaya, onlara karşı baskı ve hatta zulüm uygulamaya devam edeceklerdir.
Her şeyin hakimi ve tek sahibi olan Allah ise, müminlerin dostu ve vekilidir. Müminler, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimizin, her zaman her şeyi en güzel, en hayırlı, en adil, en hikmetli şekliyle yarattığını bilir ve sadece O'na dayanıp güvenirler. Allah'ın dışında hiçbir varlıktan korkmazlar. Hiçbir iftira, saldırı, tehdit, alay, canlarına ve mallarına kastedilmesi onları imanın güzelliğini ve Kuran ahlakını yaşamaktan vazgeçirmeye güç yetiremez. Rabbimiz Kuran'da Müslümanların bu kararlılığını ve Allah katında alacakları karşılığı şöyle müjdelemiştir:
Müminlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler. Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azaplandıracak veya tevbe (nasip edip tevbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Allah, inkâr edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar.” (Ahzab Suresi, 23-25)s


 

 

 

SÜNNET

Sözcük ve Terim Anlamları

Sünnet kelimesinin ait olduğu s-n-n سنن  kelime grubunun temel anlamı “dökmek, akıtmak” tır. Sünnet kelimesinin “sîret-gidişât” anlamında kullanılmasında, dökülen suyun damlalarının birbirini izlemesi ile, bir kişinin bir şeyi âdet edinerek birbirinin peşi sıra bunları tekrarlaması arasındaki ceryan/akım illetinin rol oynamış olabileceği belirtilmektedir. Kelimenin anlamı, olup biten değil, süren bir boyuta sahip olan “koşmak, yürümek, akmak” gibi fiillerle açıklanmaktadır. Ayrıca s-n-n’nin “dökmek, yontmak, sivriltmek” gibi anlamlara gelen türevlerinde de bu süreklilik karakterini görmek mümkündür. Sünnetin “işlek yol, yürünmüş yol” anlamında kullanılmasında da bu karakter baskın rol oynamış olsa gerektir. Yine sünnetin kelime anlamı için “hoş karşılanmış ya da hoş karşılanmamış yol”, “iyi yol ya da kötü olan yol”, “süreklilik, devam, devam edilen iş” gibi tanımlamalar da yapılmıştır. Ayrıca sünnet sözcüğü lügatte, “yüz, yüzün görünen kısmı ya da çevresi, tabiat, huy, fıtrat, tutulan yol, doğru yol, önder, tavır” gibi anlamlara da gelmektedir. Sünnetin içerdiği bütün anlamları şu şekilde değerlendirmek mümkündür:

İster bıçak bilemek; arzunun çoğalması; develerin ehlîleştirilmesi; birinin konuşmasını süslemesi; biçim, şekil, kalıp, (bir model) ortaya koymak; nizam koymak; öne sürmek; kanunlaştırmak; (bir kanun, bir âdet, bir davranış tarzı) tesis etmek; büyütmek, diş, seneler içerisinde ilerlemek anlamlarına gelsin; isterse; birinin fırça ile dişlerini temizlemesi veya parlatması vs. anlamına gelsin, s-n-n kökünden gelen hemen hemen bütün değişik anlamların, faydalı ve yararlı olana işaret ettiğini belirtmek ilginç bir tesbit olmalıdır.

Tıpkı hadiste olduğu gibi sünnette müslümanlar için yeni bir kelime değildi; câhiliye Arap toplumunda da var olan ve itibar edilen bir sözcük idi. Câhiliye dönemi Arapları sünnet kelimesini, alışılmış olan ya da ortak örfleri için ataları tarafından belirlenmiş örnek davranış ve kadîm âdet anlamında kullanmışlar, bu âdetlere de harfiyen uymuşlardır. Çünkü, bu âdetleri kendileri için saygı ve bağlılıkla izlenmesi gereken bir yaşam standardı olarak kabul etmişlerdir. Örneğin, Lebîd b. Rabîa isimli bir şâir, söylemiş olduğu bir şiirinde şöyle demiştir: “(O), atalarının sünnetler bıraktığı bir toplumdandır. Nitekim, her toplumun bir sünneti (yolu) ve (o yolu açan) bir önderi vardır”.

Bu beyit, câhiliye döneminde s-n-n kelime grubunun davranışlarla ilgili olduğunu göstermektedir. Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki, İslam’da değişikliğe uğrayan, sünnet kelimesinin içeriği ve ona tekabul eden kelimenin anlamıdır. Sünnetin terim anlamı için yapılmış olan tanımları ise şöylece sıralayabiliriz: “Peygamberin seçmiş olduğu yol”, “Kur’an’ın açıklama getirmediği konularda amelî ve sözlü olarak, peygamberin emrettiği, yasakladığı ve özendirdiği şey”, “peygamberden nakledilen şeyler”, “farz ve vâcip olmaksızın, dinde tutulmuş, uyulmuş, güzel bulunmuş bir yol”, “peygamberin kimi zamanlarda terk etmekle beraber devam ettiği işler” gibi. Bu tanımların yanı sıra, sünnet sözcüğü bid’at kavramının karşıtı olarak da kullanılmıştır. Buna göre, bir kimse Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) davranışlarına uygun olarak yaşarsa “falan kişi sünnet üzeredir” denilmekte ve böylece o kişinin İslam’a (Hz. Peygamber ve sahâbesinin davranışlarına) uygun bir hayat tarzı sergilediğine işaret edilmiş olmaktadır. Eğer Hz. Peygamber’in davranışlarına aykırı davranırsa “falan kişi bid’at üzeredir” denilmekte ve bununla da o kimsenin İslam’a uygun bir yaşantı içinde olmadığına işaret edilmektedir. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber ve ashâbının akâid (inanç dokrini) noktasındaki tavrını benimseyenler “ehl-i sünnet”, bu tavrın dışında bir yol izleyenler ise “ehl-i bid’at” diye isimlendirilmişlerdir.

O halde sünnet; Hz. Peygamber’in, Allah’ın dinini ümmetine tebliğ amacıyla sergilediği örnek hayat, takip ettiği yol ve yöntemdir. Hz. Peygamber’in kendisi, sünnet kelimesini tek tek davranışları için değil de, daha çok, İslam’ın genel geçer kuralları, evrensel ilke ve esasları, yani kabul edip öngördüğü davranış biçimi ve yol anlamında kullanmıştır.

İSLAM’IN İNANÇ BOYUTU

Akaid

Akaid, “düğümlemek, bağlamak, ipin uçlarını birleştirmek” anlamına gelen Arapça ‘akd’ kökünden türemiş olan ‘akîde’ kelimesinin çoğuludur. Ticarî işlerdeki sözleşmeler için bu anlamından dolayı ‘akid’ tabiri kullanılır. Akîde, genel anlamda “kendisinden şüphe duyulmayacak hüküm” anlamına geldiği gibi, inanç bakımından “inanan kişinin (mu’tekid) kalbinde şüpheye yer vermeksizin iman esaslarını kabul etmesi ve onlara gönülden bağlanması” anlamına da gelir. Aslında kelimenin kök anlamındaki ‘bağlama’ ve fıkıhtaki ‘akid/sözleşme’ anlamlarından hareket edildiği takdirde “kulun Rabbinin emirlerine tam olarak bağlanması ya da Rab ile kul arasındaki bir sözleşme” manasına gelir. Nitekim “Siz beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayım” (el-Bakara 2/152) mealindeki ayet, Rab-kul arasındaki bu sözleşmeyi dile getirir. “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılığa düşmeyin…” (Âl-i İmrân 3/103) mealindeki ayet ise, kulun bağlılığına işaret eder. Öte yandan “Evet! Kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphesiz Allah müttakîleri sever” (Âl-i İmrân 3/76) mealindeki ayet ile Allah kendisine verilmiş söze sadık kalınması ister. Nitekim sözünü yerine getirmeyen kula Allah, şu uyarıyı yapar: “Söz verdikten (misak) sonra ahitlerini bozanlar, Allah’ın kesintisiz sürmesini emrettiği şeyleri kesintiye uğratanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, kesinlikle hüsrana uğrayacaklardır” (el-Bakara 2/27). Ayet dikkatlice incelendiğinde, ortada bir sözleşmenin bulunmasına rağmen onun göz ardı edilmesi kınanmakta ve iman, akrabalık bağı, din kardeşliği gibi hususların kesintisiz bir şekilde devam ettirilmesi emredilmektedir. Daha açık bir ifade ile makbul iman, kesintisiz sürdürülen ve ayrılmayacak şekilde kalpte sabitleşmiş olandır.

Daha önce belirtildiği gibi dinin, akaid, amel ve genel hayata ait hükümler şeklinde üç unsuru vardır. Akaid dinin temelidir. Bu özelliğinden dolayı akaid, dinin asılları ve temel ilkeleri anlamına gelen ‘usûlü’d-dîn’ diye isimlendirilmiştir. Öte yandan İslâm tarihinin ilk dönemlerinde ‘fıkıh’ tabiri dinin itikadî-amelî bütün alanlarını kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Bundan dolayı Ebû Hanife, fıkhı, “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir” şeklinde tanımladı. Akaide dair yazdığı esere de ‘en büyük fıkıh’ anlamına gelen ‘el-Fıkhu’l-ekber’ ismini verdi. Böylelikle akaidin dinin diğer konularından öncelikli ve daha önemli olduğunu belirtti. Daha sonra İslam hukukçuları tarafından amelî kaydı konularak tarif “amel bakımından kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi” anlamında fıkhın tarifine dönüştürüldü.

Sonuç olarak akaid, “İslâm dininin temel kaideleri ve inanılması zorunlu hükümleri” anlamına gelmektedir.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 09.06.2017 - 08:55 -59-
Bu sayfayı paylaşın :