15 Ramazan 1438

-A A +A

Kur'an Hakkında

Kuran nedir? Kuran-ı Kerim’in indirilmesi, özellikleri, Kuran-ı Kerim ile ilgili ansiklopedik bilgiler.

Kuran-ı Kerim; İslâm dininin kutsal kitabıdır. Allah tarafından Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed’e indirildi. Sözcük Arapçada “okudu” anlamına gelen karne den türemiştir. Yine bu sözcüğün “bir araya topladı, yazdırdı” gibi anlamları da vardır.

Kuran, Cebrail tarafından yavaş yavaş indirildi. Bu işe vahiy denilir. İndirilmesi 23 yılda tamamlandı. Kuran’ın dili, Arapça olup Kureyş lehçesiyledir. Cebrail tarafından Hz. Muhammed’e getirilen vahiyler, hemen Peygamber ve öteki sahebeler tarafından ezberleniyordu. Daha sonra da vahiy kâtipleri adıyla bilinen kâtipler tarafından parça parça yazılıyordu. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapanlar arasında, dört İslâm halifesiyle Zeyd bin Sabit, Halid bin el-Velid, Ubeyy bin Ka’b, Sabit bin Kays, Muaviye bin Ebu Süfyan sayılabilir. Başka vahiy kâtipleri olduğu da kesindir.Gelen vahiyler ince taşlarla ve kürek kemikleriyle deriler ve hurma dallarına yazılıyordu. Müslümanlar arasında Kuran’ın ezberlenmesi ve öğretilmesi işine büyük önem verilirdi. İslâm dininin yayılması ve Müslümanların sayılarının artmasıyla, Kuran’ı ezberleyenlerin sayısı da çoğaldı. Kuran’ın Hz. Muhammed’in sağlığındayken yazıya geçirilip, bir kitap haline getirilmesi pek düşünülmemişti. Bu onun hayatta olduğu sürece, yeni vahiyler gelme olasılığına dayanmaktaydı. Ancak Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra, İslâm dininden dönenlerin görülmesi ve bunun birden bire çığ gibi büyümesi, ordu içinde ölenin olması, halife Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’i bu konuda önlem almaya götürdü.

Bu dönemde, Kuran’ın tamamı yazılarak mushaf oluşturanların elindeki sayfaları, belli bir sıraya göre düzenlenmiş değildi. Sonunda Ömer’in ısrarı ile Ebubekir de Kuran toplanması ve bir kitap haline getirilmesine razı oldu. Bunun için önce Zeyd bin Sabit’ten bu görevin yerine getirilmesini istediler. Zeyd bin Sabit, başlangıçta kaygılandıysa da, Hz. Ömer durumu anlatması sonucu razı oldu. Önce ellerinde Kuran metinleri yazılı olan tüm Müslümanlardan bunlar istendi. Ayrıca bu metinlerin doğrudan Peygamber’in ağzından yazıldığına ilişkin, iki de şahit getirmelerini koşul koştu. Titiz bir çalışmadan sonra, Kuran metinleri birleştirildi. Hazırlanan Kuran nüshası Halife Ebubekir’e teslim edildi. Ondan sonra da Ömer’e geçti. Hz. Ömer’in ölümünden sonra kızı Hafsa’da kaldı. Hz. Ömer, Şam’a Filistin’e ve civar bölgelere Kuran’ı ezbere bilen Müslümanları gönderdi. Mekke ve Medine dışına çıkıldıkça, Arapçanın yeni ve değişik lehçeleriyle karşılaşılıyordu. Değişik bölgedeki halklar, kendi lehçelerinde Kuran’ı okuyorlardı. Bu durum, İslâm dinini ve Kuran’ı iyi bilen Müslümanları kaygıya düşürüyordu. Sonunda Halife Osman döneminde bu kaygıyı gidermek için, Kuran nüshalarının çoğaltılmasına karar verildi. Başta Zeyd bin Sabit olmak üzere, dört kişilik bir komisyon kuruldu. Komisyon önce Hafsa’da bulunan Kuran nüshasını alarak bunun doğrultusunda Kuran nüshalarını çoğalttılar. Kaynaklar bu sırada çoğaltılan Kuran nüshalarının sayısını beş ya da yedi olarak belirtirler. Bunlardan Mekke’ye, Kûfe’ye, Basra’ya, Şam’a gönderildi, öteki de Medine’de, yani halifelik merkezinde kaldı. Daha sonra bu mushafların metinlerine uymayan başka mushafların yakılması kararlaştırıldı. Hz. Osman döneminde yazdırılan Kuran nüshaları zamanla kayboldu. Ancak onlardan pek çok nüshalar çoğaltıldığı için, Kuran üzerinde herhangi bir yanlışlık yapılmadan günümüze kadar geldi. Kuran kendi içinde surelere ve daha küçük parça olarak da ayetlere ayrılır. Büyüklü küçüklü 114 sûre bulunan Kuran’da ayetlerin sayısı 6666’dır. Sûre sayısı kesin olmakla birlikte, ayetlerin sayısı konusunda din bilginleri, az da olsa değişik görüşler ileri sürerler.Kuran ayetleri, vahiyle geldiği sıraya göre, yani kronolojik olarak düzenlenmemiştir. İlk indirilen ayetler, Kuran’ın 96. suresinde yer alır. Ancak, ayetlerin yerinin Hz. Muhammed tarafından saptandığı kesindir. Kuran; iman, ibadet, toplumsal ilişkiler, ahlak vb çeşitli konularda, buyruklar, yasalar içerir. Ayrıca astronomi, fizik, insan anatomisi gibi çeşitli bilgiler de Kuran’da yer alır.

Hatimler ve anlamları

Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar yüzünden veya ezbere okuyarak bitirmeye hatim denir. Esas gaye haline getirilmesi gereken hatim ise, Kuran’ın kendisini bir taraftan dil ile okurken bir taraftan da onu anlamaya çalışmak, anladıklarımız üzerinde düşünmek ve onu hayatımıza hayat kılmaktır.

Hatmin fazileti: Hatim, hadisin ifadesiyle Allah’a sevimli olan amellerdendir. Bu hadis Tirmizi’de şöyle geçmektedir: İbni Abbas (r.a.). anlatıyor:

“Bir adam: “Ey Allah’ın resulü, Allah’a hangi amel daha sevimlidir?” diye sordu. Resûlullah (a.s.): “Yolculuğu bitirince tekrar yola başlayan” cevabını verdi. Adam “Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?” diye sorunca: “Kur’ân’ı başından sonuna kadar okur, bitirdikçe yeniden başlar” cevabını verdi.” (Tirmizî, Kırâat )

Efendimiz (a.s.) Cebrail (a.s.) ile birlikte karşılıklı olarak Kur’an’ı baştan sona birbirlerine okuyarak mukabelede bulunmuşlar, yani bir manada hatim indirmişlerdir. Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle, Kur’an’ı baştan sona okumanın sünnet olduğunu söyleyebiliriz. Diğer rivayetlere göre, Efendimiz (a.s.) devamlı Kur’an okur ve Kur’an ahlakıyla yaşardı. Hz. Aişe’ye Efendimiz (a.s.)’ın ahlakından soranlara “siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?” demiştir.

 

SÜNNET

Sünnet Kelimesinin Kur’ân’daki Kullanım Örnekleri

Sünnet kelimesi Kur’ân’da – 16 – yerde geçmektedir ve bunların hepsinde de (çoğul hâli olan “sunen” de dâhil) sözcük anlamında kullanılmaktadır. Şu şekilde bir örneklendirme yapabiliriz:

1. Sünnetü’l-evvelîn

İnkâr edenlere söyle ki, eğer vazgeçerlerse, geçmişteki (günahları) bağışlanır; yok yine (eski durumlarına) dönerlerse, öncekilerin (başlarına gelen Allah) kanunu bunların da başına gelecektir” (Enfâl, 8/38).

Kendilerinden öncekilerin âdeti (inkarcıların mahvedileceği kuralı) geçtiği halde, yine de ona inanmazlar” (Hicr, 15/13).

Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rab’lerine istiğfar etmekten alıkoyan şey, ancak evvelkilerin yasasının kendilerine de gelmesini, yâhut azabın açıkça karşılarına gelmesini beklemeleridir” (Kehf, 18/55).

Onlar öncekilerin yasasından başkasını mı bekliyorlar?” (Fâtır, 35/43). 2. Sünnetullah

Sizden önce geçenler arasında da Allah’ın yasası böyleydi” (Ahzâb, 33/38).

Allah’ın önceden geçen (millet)ler arasında (uygulanan) yasası budur. Allah’ın yasasını değiştirme(ye imkan) bulamazsın” (Ahzâb, 33/62).

Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın” (Fâtır, 35/43).

Allah’ın, kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur” (Mü’min, 40/85).

3.  Sunnetunâ

Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın” (İsrâ, 17/77).

4.  Sunnetu men kad erselnâ

Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasası (budur)” (İsrâ, 17/77).

5.  Sünen

Sizden önce de yasalar uygulanmıştır” (Âl-i İmrân, 3/137).

Allah size (helal ve haram olanı) açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yasalarına iletmek ve günahlarınızı bağışlamak istiyor” (Nisâ, 4/26).

Görüldüğü üzere, sünnet kelimesi Kur’ân’da “değişmez ve değişmeyen kanunlar” anlamında kullanılmıştır. Zikri geçen âyetlere bakıldığında, sünnetin “Allah’ın değişmeyen hükmü, onun değişmeyen icraâtı, öteden beri cereyân edegelen âdeti, evvelki ümmetlere tatbik edilen ilâhî kânun; Allah’ın, kullarında geçerli olagelen sünneti” gibi mânâlar taşıdığı anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hak, hiç kimseye farklı muamele etmediğini; gerek kâinât nizâmını sürdürmekte gerekse Peygamberler’e ve onların ümmetlerine muâmelesinde aynı kanunun hükmünü icra ettiğini, “değişmeyen icraat” mânâsında “sünnet” kelimesi ile ifade etmiştir. Sünnet kelimesi, bir “hayat tarzı”nı veya “davranış model ve biçimi”ni gösterir. Bu nedenle, İslam terminolojisinde, kendisine tâbi olanlara bir örnek olan Hz. Peygamber’in hayat tarzı için kullanılmaktadır.

İSLAM’IN İNANÇ BOYUTU

İman

İman ise yukarıda geçen sözleşmenin yani akaid ilkelerinin kul tarafından tanınması, tasdik edilmesi anlamına gelir. Nitekim sözlük itibariyle iman, “nefsin güven ve huzuru/dinginliği ile endişenin bulunmaması” (bk. Yûsuf 12/64) anlamına gelen, “emn” kökünden türemiş bir kelime olup “tasdîk” veya “şüphe duymaksızın inanma” manalarına gelir. Diğer bir ifade ile iman etmek, yegâne güç sahibine boğun eğmek ve başka güçlere karşı bu yüce güce sığınmak suretiyle kendimizi emniyete almamızdır. Nitekim “De ki, cinlerden olsun insanlardan olsun, insanların kalplerine şüphe ve tereddüt sokan vesveseci ve sinsi şeytanın şerrinden, insanların Rabbine, insanların Melikine ve insanların İlahına sığınırım!” (enNas 114/1-6) mealindeki ayetlerde, anılan anlam açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Akaid sözleşmeyi ifade ederken iman bu sözleşmenin kul tarafından kabulü anlamına gelmektedir. Zira daha önce ifade edildiği gibi din, ilahi güç tarafından düzenlenip insanlara ve cinlere sunulan bir nevi sözleşmedir. Bu sözleşmenin kul tarafından kabulü ‘iman’ ya da ‘akd’ kökünden türeyen, yine inanmak anlamına gelen “itikad”dır.

İman-İslam Farkı

Kur’an ayetlerinin geneli göz önünde bulundurulduğu takdirde, ‘iman’ ile ‘islâm’ arasında bir farklığın olmadığı görülür. Zira ‘İslâm’ kelimesinin geçtiği birçok ayete bakıldığı takdirde ‘iman’ anlamına geldiği kolaylıkla görülebilir. Örneğin “Kim bütün varlığı ile samimi olarak Allah’a teslim olursa sağlam kulpa tutunmuş olur” (Lokmân 31/22). “Rabbi ona teslim ol (iman et) dedi. O da alemlerin Rabbine teslim oldum dedi” (el-Bakara 2/131). Ancak özellikle el-Hucurât suresindeki “Bedevîler iman ettik dediler. Onlara, ‘siz iman ettik demeyiniz, teslim olduk’ deyiniz de.” (el-Hucurât 49/14) mealindeki ayette ‘iman’ kalben tasdik anlamına gelirken, ‘İslâm’ otoriteye uymak boyun eğmek, hakimiyet haklarını kabul etmek anlamlarına gelmektedir. Diğer bir deyişle ‘İslâm’, ‘iman’ için hazırlık safhasını teşkil etmektedir.

İman ile İslâm arasında şöyle bir fark düşünülebilir: İslâm kişinin fiilen ve bedenen teslim olmasını ifade ederken; iman, ruhen ve kalben tasdîk etmesini gerektirir. Nitekim Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben gelen “Şayet teslim olurlarsa hidayete ermiş olurlar, eğer yüz çevirirlerse sana sadece tebliğ etmek düşer” (Âl-i İmrân 3/20) mealindeki ayet ile “Teslim olmalarını (Müslümanlıklarını ) senin başına kakıyorlar. Onlara müslüman olmanızı başıma kakmayın de...” (Hucurât 49/17) mealindeki ayette bu anlama işaret edilmektedir. Bu takdirde denilebilir ki, ‘İslâm’ sûretin, ‘iman’ ise sîretin hâlidir. Bunun anlamı, kişi dış görünüşünü yani suretini İslâm’a uygun hâle getirirken, iç dünyasını yani sîretini de imanın gereği olan tasdîk ve samimiyet ile güzelleştirmelidir. Diğer bir deyişle kişi, dış görünüşünü ve Müslümanlarla olan ilişkisini İslâm kavramının anlam çerçevesi içerisinde düzenlerse dünyevî planda Müslümanların yanında yerini almış olur. Uhrevi planda kurtuluşa (necât) erebilmesi için, iç dünyasını, derûnunu yani sîretini iman kavramı ile çizilen ölçülere uydurması zarureti vardır. Öte yandan kişinin iç dünyası, tam olarak mahşer yerinde belli olacaktır. Bunu da göz önünde bulunduran geçmişteki alimler, kitaplarında ‘iman’ konusunu ahiret konuları içerisinde ele almıştır. Çünkü bu dünyada kişinin zahirine ve dışa yansıyan söz ve fiillerine bakılırken öte dünyada kalbine bakılacaktır. Nitekim “O kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; ancak sizin takvanız Allah’a ulaşır…” (elHac 22/37) buyrulmak suretiyle görünüşte olanın değil; içte olanın, yani Allah’a karşı samimiyetin O’na ulaşacağı bildirilmektedir.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 10.06.2017 - 13:45 -101-
Bu sayfayı paylaşın :