15 Temmuz Terörist Saldırısının Ardından Yeni Bir Din Dili Oluşturmanın Gerekliliği

-A A +A

Giriş : 28 Şubat 1997 post modern darbesinin 20 yılında yeni bir din dili oluşturmanın gerekliliği üzerine yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Bin yıl sürecek denilen ve “irtica ile mücadele” etmeyi hedefleyen ve dini değerleri aşağılayan bir seri eylem planı ortaya konuldu, buna ilaveten 2007 şubat ayında E-muhtıra yayımlandı. Bu bildirinin iki yıl genelkurmay sitesinde kalması hala 28 Şubat sürecinin etkisinin devam ettiğini gösteriyordu.  Bu hususlara dair bir çok değerlendirmeler yapıldı. Burada müzakereye açtığım husus 28 Şubat 1997 eyleminden 19 yıl 4 ay 17 gün sonra dini, yerli ve milli değerleri öncelediğini söyleyerek 28 Şubat’ın izlerini gidermeyi hedefleyen AKP hükümetine yönelik 15 temmuz 2016 tarihinde bir darbe girişimi sonrasında yaşanılan manevi tahribata yöneliktir. Çünkü 28 Şubat 1997 sonrasında yaşanılanlar irtica ile mücadele adı altında ilerici-gerici, laik-anti-laik/İslamcı diye kamplara bölmüştü. 15 Temmuz terörist darbe girişiminde iktidarla birlikte olduğu bilinen sürekli hoşgörü, diyalog ve eğitim-öğretimin niteliğinin artırılmasından bahseden bir cemaatin örgütlü bir siyasal güce (FETÖ) dönüştüğünü, hükümet nezninde devlete yönelik terörist saldırıya bile teşebbüs edebildiğini gözlemledik.  Yaşadığımız farklı iki boyutlu travma (1997/2016) da din dili üzerinde ayrıntılı analizler yapmamız gerektiğini ortaya koydu.

Yeni bir din dili oluşturmak bir nevi İslam Aklının Eleştirisini yapmakla mümkün olabilir.  Müslüman coğrafyada ilk dönemden itibaren Emevi-Abbasi siyasal erk kavgasıyla başlayan savaşlarda dinin meşruiyet aracı olarak kullanım sürecini incelemek, burada gömülü Müslüman aklının iktidarlarca yüzyıllarca nasıl kullanıldığını, Peygamberimizin Veda Hutbesiyle dünya kamuoyuna açıkladığı cahili sistemin yeniden güncellendiğini ve nasıl dönüştürüldüğünü görmektir. Bunu yapmak demek, Makasidu’l-Kuran, yani gönderilen temel ilkeleriyle, Makasidu’-şeria yani bunun farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde, farklı soru ve sorunlara çözüm üretmek için kullanılan yol ve yöntemleri mukayeseli bir şekilde incelemek, günümüze neyi nasıl söyler üzerinde düşünmektir.

Bana göre, yeni bir din dili oluşturmak, “kaygıları paylaşmak ve seçenekleri artırmak” için gereklidir. “Tahsilu’s-saade” yani mutluluğu elde etmek şeklindeki genel felsefe tanımının nihai amacı olan saadetü’l-kusva’ yani nihai esenliğe ulaşma kaygısını paylaşmak için de gereklidir.  Bu dünyada refah ve mutluluk, huzur, ahirette de En Yüce İyi’nin bilgisine ulaşmak, Rabbimizin rızasını kazanmak,  yani mutlak kurtuluşa, felaha ulaşmaktır.  Din bu anlamda nihai kaygımızın hali/nesnesidir. 

1.1.Felsefi ve Kelami Düşünme Tarzları

Bu anlamda felsefe, varoluşun yapısı hakkında ontolojik sorular sorarken, teoloji/kelam nihai kaygının yapısı hakkındaki aksiyolojik/değer sorularıyla ilgilenir.  Kelam, varoluşsal anlamda gelen/edinilen vahyi bağlamda bu soruların cevaplandırılmasını hedeflediği için bir anlamda felsefe ile yapılan diyalogdur. Felsefe bu arayışı evrensel terimlerle yaptığı için aralarında bir çatışma ve/ya sentez aramanın bir anlamı da yoktur; zira felsefe ve teoloji birbirinin yanındadır. Kelami yargılar, son tahlilde “Tanrı merkezli bir hayat” içinde işlevseldir.  Yani bu kelami yargıların işlevlerini, değerini ve tasavvur değerleriyle tasdik süreçlerini bu Tanrı merkezli hayata göre inceleyerek kullanımları keşfedilebilir.  Halbuki din felsefesi, oluşturduğu din diliyle dini inançların sistematik bir formülasyonu olan teoloji/kelam-ilahiyat anlamında bir araştırma değil; aksine felsefenin bir disiplini olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü dini düşüncenin yanı sıra, dinin kavramlarını ve inanç sistemlerini de inceler. Kelam teolojik dille bunları ifade eder; Tanrı Hakkında Konuşmalar” üzerine bir “konuşma” yaparken Din Felsefesi dini ifadelerin dayanaklarını araştırır.

Böylelikle şeraitlerin ortaya koyduğu teolojik yapıları felsefi bilgi araçlarıyla analiz eder, dinin zaman ve mekân üstü özünü yakalamaya çalışır.  Bunun yapılması demek, ed-Din ile bunun farklı zaman ve mekânlarda farklı dil ve farklı kavimlere indirilen vahyin uygulanmasının akli olgu olarak incelenmesi; şeriat şeklinde belirlenen bu uygulamaların kavramsallaştırmaları, önermelere dönüştürülmesi ve yapılan kıyasların temel öncülleri değillemesiyle ortaya çıkan tahrifleri de olgusal doğru bağlamında incelemektir.

1.2.ed-Din, eş-Şeria(t), el-Mille(t) Kavramları

Bu felsefi dili oluşturmak için de ed-Din, eş-Şeria, el-Mille(t) terimlerinin analizini yapmak gerekir: Merhum Elmalı Hamdi Yazır’dan hareketle söyleyecek olursam, ed-Din yani Hak Din Allah’a, el-mille(t) Peygambere aittir. Bunların hayata geçirilmesi için ortaya konan yollar (mezhepler) ise müçtehitlerce ana hatlarıyla belirlenmiştir.  Bizim yol ve yöntemimiz Arap-Fars iktidar savaşlarının ve bunlara meşruiyet sağlayan din tasavvurlarının dışında gelişen Hanefi fıkhı ve Maturidi Akaidi’dir. Bunlara günümüz terminolojisiyle “Resmi İslam” dersek, belagat/hitabet ve şiir yöntemiyle yaygın hale gelmesi ve sıradan insanın hayatına nüfuz etmesi yani “Halk İslam’ı” ise Ahmet Yesevi ve Yusuf Has Hacip gibi alimlerimizin yol ve yöntemleriyle oluşmuştur.

Hanefi zihniyeti burhan yöntemiyle temel gidilecek yol (mezhep) belirlemiş, Maturidi cedel/diyalektik yöntemle diğer dini tasavvurlara karşı temel ilkelerin tutarlılığını ortaya koymuştur. Yesevi ve Yusuf has Hacip ise belagat/hitabet ve şiir yöntemiyle bu iki âlim ile talebelerinin oluşturduğu öğretiyi geniş halk kitlelerine yaymışlardır. İşte bu sacayağı dışında kalan veya bir şekilde bunların ortaya koyduğu öğretilerden sapan, dini bir meta haline getiren bütün oluşumlar uydurulmuş/yapay din tasavvurlarıdır.

1.3.15.Temmuz 2016 Öncesi ve Sonrası

15.Temmuz 2016 öncesinde dini cemaatlerin cemiyetleşmesi ve bir sivil toplum kuruluşuna dönüşmesi, Atayurt/Türkistan ve Anayurt/Türkiye kültürel sürekliliğini bütün dünyaya anlatan yumuşak güç (soft-power) olma ihtimalini önemsiyordum. Kolektif hak talebinde bulunan ve müntesiplerini önceleyen cemaat bilincinin bireysel hak ve özgürlükleri önemseyen cemiyetlere dönüşmesi gerektiğini de vurgulamıştık. Bu olmazsa bireylere cemaat/grap baskılarının artacağını ve si siyasal gücün baskı yapma ihtimalini gündeme getirmiştik. 15 Temmuz’da bir cemaat/grup siyasallaşarak devlet erkini ele geçirmeye çalıştı. Sonrasında yaşanılanlar da artık cemaatlerin her birini siyasi/iktisadi birim olduğunu, sıfır sermayeli dini değerleri pazarlayan şirketler ve gelişim durumlarına göre holdingler gibi davrandığını ortaya çıkardı. Artık 15 Temmuz terörist saldırısından gereken dersin alınmadığını görünce dinin bir ayrışma noktasına yeni bir din dili oluşturulması zorunluluk haline gelmiştir. Çünkü dinin söze dökülmüş, kavramlaşmış kısmı son derece önemlidir; ama dil ötesinde tecrübe etme ve bilincine varmanın yani yakini bilgiyi elde etme çabasının büyük bir önemi vardır.

Bu yeni din dilinde Yesevi ve Yusuf Has Hacip gibi alimlerimizin yol ve yöntemini, bunun temel kodlarını anlayıp güncellenmesiyle olabilir.  Bu açıdan öncelikle mevcut politik söylemlere meşruiyet sağlayan ve mutlak hakikat tezleri gibi sunulan, 73 fırka sözüyle[1] meşruiyet sağlanmaya çalışılan zihniyetten yani ‘benim mezhebim/tarikatım kurtuluşa erendir, diğerleri sapkındır’ diyen cedel/diyalektik yöntemden kaçınmak gerekir. Burhan yöntemi gereği yanı hakikatin nesep ve sebep bağı bağlamında Arap-Fars iktidar savaşları ve bunlara meşruiyet arama yorumları dışında oluşan fıkıh/Hanefi, itikad/Maturidi merkezli bireysel ahlak ve zühdü önceleyen, sivil bir dini tavır nasıl olabilir bağlamında Yesevi ve Yusuf Has Hacip’i yeniden okuyabiliriz. Niçin bu alimler merkeze alınıyor diye sorulursa, din, insan hayatında karşılaşılan ve tecrübe edilen oldukça geniş bir dünyayı kendisiyle anlamlandırdığımız inanç ve davranış sistemleridir. Din dili de, bu din açısından anlamlı görülen olgu ve olayların açıklanmasında, yorumlanmasında kullanılan başlıca araçtır. O halde, dini ifade ve önermelerin sürekli gelişen, yeni boyutlar kazanan tecrübelerimiz açısından yeniden yorumlanması kaçınılmazdır. Biz de günümüz insanına dinin felsefi sunumunu yapmanın imkanını, Türkistan-Türkiye hattında yaşanılan dinin bilgisi ve bunun sunumunu gösteren dilin tecrübesinden hareketle yapmayı deniyoruz.

1.4. Felsefe, Kelam ve Tasavvuf disiplinlerini Eşgüdümünü Sağlayarak Yeni Bir Din Dili Oluşturmak

Bunun yolu Felsefe, Kelam ve Tasavvuf disiplinlerini Eşgüdümünü Sağlayarak Yeni Bir Din Dili Oluşturmaktan geçmektedir.  Bununla kastımız  şudur: Dil, düşünce irtibatını irdeleyip, iç konuşma ve dış konuşma, tasavvur ve tasdikin mantıksal temellendirmesini yapmak. İster başlı başına bir disiplin isterse bir alet ilmi olarak alınsın Mantıksal sorgulama ile “delilin butlanından medlulun da butlanı gerekmeyeceğinden” yani “bir olgu/nesneyi ispat için ortaya koyduğunuz kanıtların geçersiz kılınması, o nesne/olgunun geçersizliğini gerekli kılmaz” tespitinden hareketle düşüncelerimizi, kavramlarımızı rasyonel eleştirel ve tutarlı önermeler haline getirmemiz şarttır.

Buradan hareketle yapılan çıkarsamalar/kıyasların tutarlılığın temel önermelerimizle çelişip çelişmediği son yaşanılan darbe girişiminde de ortaya çıktı. Felsefi, kelami, batini ve sufi okumaların tutarlılıklarını yeniden gözden geçirmemiz de şart oldu. Dolayısıyla tefsir, tevil, batini okuma ile Anadolu’daki deyim ile “zırva tevil götürmez” şeklindeki aşırı yorumlarla tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf disiplinlerinin temel önermeleriyle irtibatını yeniden güncellemek gerekir.

Özellikle ilahiyat bağlamında söyleyecek olursak, Medeni/siyaset ilimleri olarak sunulan fıkıh, kelam ve ahlak-tasavvuf ilişkisini yeni bir din diliyle ifade etmemiz gerekir. Biz bunun FELSEFEYİ ANADOLU’DA YENİDEN YURTLANDIRMA adı altında yapmaya çalışıyoruz.  Eğer Türkistan/Atayurt-Türkiye/Anayurt kültürel sürekliliğini felsefe, kelam ve tasavvuf disiplinlerini eşgüdümüyle birlikte okur ve güncellersek yeni din dilini oluşturabiliriz.

Bu çerçevede, felsefe, Burhan yöntemiyle ibrahimi geleneğin Musevi ve İsevi yorumların Platonculuk ve yeni Platonculuk üzerinden değerlendirilerek Muhammedi geleneğe aktarılması ve teolojik dilin önermeleri felsefi dil ile okuyarak evrenselleştirilme çabası içindedir.  Kelam ilmiyle Mütekellim, inanç ilkelerini akli yollarla ispat etmeyi hedefler.  Bu aslında içlem/kapsam ile önceki şeraitlerde bozulan yönlerin yeni Muhammedi şeraitle tashihini ve akli ispatlamalarını kullanmayı gerektirirken, bir süre sonra aynı şeriat içinde farklı dinlere dönüşme riski olan mezhep/tarikatler ortaya çıkaracak bir ötekileştirme süreci ortaya çıkmıştır. Tekfir ve ötekileştirmenin meşruiyeti ise 73 fırka gibi hadis/sözlerle temellendirilmek istenmiştir. Dolayısıyla Cedel/diyalektik yöntemi kelami birikimin değerlendirilmesini diğer geleneklere karşı yapması gerekirken, iç çatışmalara yol açabilen insanları kategorize eden ve ötekileştiren/kafir bir süreç içinde gitti. Gazzali ile birlikte mantık ilmi bilmeyenin söylediklerine itibar edilmez ilkesi yerleşince, delilin butlanından medlulunda butlanı gerekmeyeceği genel kabul gördü.

Bir kelamcının temel önermelerden hareketle yaptığı çıkarımın tutarsızlığını söylemek, 1. Kurucu öncülü inkâr etmek anlamına gelmez, dolayısıyla herhangi bir ötekileştirmeyi/tekfiri de gerektirmez, bu sadece o âlimin tutarsız olduğunu söylemek gerekir.  Bunu söylemek, İslam düşüncesinde öz eleştiri ve özgüveni de tetikledi. Aslında bu fıkıh ilminde soru/n çözme bağlamında yapılan kıyaslar/içtihatlar bağlamında yapanlar, çıkarımlarında isabet etmezlerse bir sevap alır ilkesiyle zaten vardı, ama felsefe ve kelam dilinde temel öncülle çelişmeyen yorumlarda geçerli olmamıştı. Hatta fakihler, benim doğrum içinde yanlışı barındıran doğru, sizin yanlışınız içinde doğruyu barındıran (bana göre) yanlış olandır, derlerdi. Neticede mantıksal düşünmeyenin ilmine itibar edilmez düşüncesinin yaygınlaşmasıyla felsefi terimler kelam ve tasavvuf disiplinlerinin de belirleyici hale geldi. Kelam savunmacılığı bırakıp felsefi kavramlarla da temel önermelerini düzenleyince, bir nevi metafizik ortaya koyarak evrensel bir disiplin olmaya çalışmıştır. Böylelikle kelam ilmi, yukarıda bahsettiğimiz salt Tanrı hakkında konuşmanın ötesine mantık, epistemeloji, kozmoloji ve antropoloji gibi felsefeye ait bir çok konuyu da içeren bir disiplin olmaya çalışmıştır. Metafizik bir disiplin olmaktan kasıt budur.  Felsefi kelamdan kasıt da budur. O kadar ki felsefe ve kelam arasında sınırlar bazen belirsiz bile olmuştur; ama felsefe salt metafizikten ibaret değildir ve hareket noktaları da farklıdır, dolayısıyla bu iki disiplini birbirine indirgemek tutarlı değildir.

Aslında İbn Teymiye, Gazzali, Şehristani gibi alimlerin İslam Felsefesindeki kurucu unsur Meşşai geleneğe yönelttiği eleştirilerle yeni bir bilinç durumu zaten oluşmuştu. Özellikle Fahruddin Razi (1210/606) Gazzali’nin sert eleştirilerini yumuşatarak felsefe, kelam ve tasavvuf ilkelerini yeni bir boyuta taşımıştı. Razi ile birlikte felsefi kelam, İbn Arabi (1240/638) ve Sadreddin Konevi (1273/672) felsefi tasavvuf İslam dünyasının (tikel) verilerini kelam ve tasavvuf (tekil) açısından evrenselleştirmeye çalıştılar. Böylelikle İslam dünyasında “yeni bir alim tipi” yani sufi, kelamcı ve fakih, felsefeyle iç içe bir zihniyet oluşumu belirdi. Bu açıdan yeni bir din dili oluşturmak için 13. Yüzyılı önceleyerek bir inceleme yapmak gerekir. Özellikle Tasavvuf: Belagat/hitabet ve şiir yöntemleriyle kelamin ötekileştirici, fıkıhın keskin dilini halkın anlayacağı ve uygulayabileceği bir sunumu sağladılar.

Ahmed Yesevi bu yöntemiyle Hanefi Fıkhı, Maturidi Akaidinin verilerini Halkın anlayacağı bir dil ile sunduğu için başarılı oldu, etkisi yüzyıllardır devam etmesi de bunun göstergesidir. Onun bireysel ve/ya kolektif birlikteliklerin (cemaat ve tarikatlar) üzerindeki etkisi ortadadır. Fakat 15 Temmuz 2016 terörist darbe ve sonrasında yaşanılanlar karşısında kolektif yapıların, yani cemaatlerin hala cemiyetleşemediği ortaya çıktı. Onun için Yesevi yol ve yöntemini güncellerken kolektif haklar talebinde bulunmaya devam eden cemaatlerin olası yanlıklarına katkıda bulunmamak için Yusuf Has Hashacip ile de bireysel zühd ve takva ile donanmış kişi tasavvurunu güncellemek gerekir.

Bunun içinde 15 Temmuz 2016 terörist saldırı ve darbe girişiminde dini değerleri içerden sömüren, dönüştüren bir cemaatin (FETÖ) ezoterik dil oluşturması gerçeğinden hareketle batini/ibahi yorum ve sufi yorum arasındaki farklara dikkat etmek gerekir. Özellikle bu bağlamda 17-25 Aralık 2014 tarihleri arasında gerçekleşen olaylar sonrasına AK parti hükümeti ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki ayrışma netleşti ve ülke yönetimi paralel yapı, terör örgütü ve hükümet arasında kamplaşma merkezli gerilimler yaşamaya başladı. Aslında bu dönem, bir cemaatin cemiyetleşme sürecini beklerken, silahlı bir terör örgütüne dönüşme aşamasının önemli bir belirtisiymiş. Paralel devlet yapılanması ve haşhaşi nitemeleri de akla Hasan Sabbah ve örgütünün ezoterik yapısına dikkatleri çekti. O dönemki adıyla Fethullah Gülen cemaati de Şii karşıtlığından dolayı bu nitelemenin anokronizm olduğu, dolayısıyla bir iktidar paylaşımında yaşanılan iç çekişme ve çatışma olduğu tezi hakimdi. 

Tarihsel olarak incelendiği zaman Selçuklu ve Fatimi devletlerinin hükümranlık mücadelelerinin teolojik arka planlarının Sünni ve şii görüşlerle sağlandığı malumdur. Abbasi hilafetine manen bağlı olan Selçuklu lideri Tuğrul Bey, Ehli Sünnet ekollerinden Hanefi ve Maturidi; sadrazamı Nizamu’l-Mülk (1018-1092) ise Şafii ve Eşari geleneklere bağlıydılar. Fatimi devletinin dini öğretisi ise Şii fıkhı ve ismaili öğreti üzerine temellenmişti. Tuğrul Bey ve Nizamu’l-mülk’ün temel kaygısı, Hasan el-Sabbah’ın (v.1054-1124) liderliğini yaptığını- İsmaililik/Batinilik ekolünün maddi ve manevi zararlarını engelleyecek, Sünni akideyi merkeze alan bir)  eğitim sistemi oluşturmaktı.

İlk Selçuklu medreseleri 1040 yılında Nişabur’da açan Tuğrul Bey, sadrazamına Ehli sünnet üzerine eğitim verecek (Nizamiye) medreselerinin çoğaltması ve sistematik hale getirmesini emretti. Masrafları vakıflar tarafından sağlanan bu medreselerde yatılı ve burslu eğitim verilmeye başlamıştır. Hem devlete eğitimli insan yetiştirmek hem de Fatimi/Şii/İsmaili öğretilerine karşı ehl-i sünnete bağlı eğitim vermek gibi bir boyutu vardır. Çünkü islamiyete yeni geçmiş olan Oğuz boylarının Ehl-i Sünnet merkezli inançlarını korumak ve sağlamlaştırmak da gerekiyordu. Nizamu’l-Mülk  dönemin en ünlü alimi olan “İmamu’l-Haremeyn” olarak bilinen Cüveyni’yi (ö. 1085) medresenin başına getirdi, Gazzali’nin hocası İmamu’l-Harameyn el-Cüveyni ölümüne kadar Nişabur Nizamiye Medresesinin (yaklaşık 20 yıl) başkanlığını yaptı. Cüveyni’nin ölümünden sonra beş yıl (1091-1095) Bağdat’taki medresenin başkanı Gazzali oldu.  Şii ve batini düşünceye karşı metinler yazdı. Fadailu’l-Batiniyye adlı eserini halife  halife el-Mustahzir’in emriyle kaleme aldığı belirtilir. Felsefecilerine olan eleştirilerin de Batini öğriteye alt yapı hazırladığından dolayı olduğu söylenilir.  

Döneminin hakikat paradigmalarını eleştirel bir tarzda inceledi, kelamcı ve filozoflara eleştirel yönelti. Ama esas önemli olan sufi ve batini/ibahi yorum arasındaki farka dikkat çekerek, batini/ismaili yorumların ibahi/aşırı yorum ve kabul edilemez olarak niteledi.  Mantık ilmine sahip olmayan ilim adamına güvenilemeyeceğini belirterek Miyaru’l-ilm, Mihakku’n-Nazar, Menacihü’l-Edille gibi kitaplar yazdı. İtikadda Orta Yol’un nasıl olacağını (el-İktisad fi’l-itikad) ve Kıstasu’l-Mustakim eserleriyle kendi öğretisinin temellerini sağlamlaştırdı. Batini okumaların asla kabul edilemez olduğunu ise yukarıda bahsettiğimiz Fadailu’l-Batiniyye adlı eseriyle kamuoyuna açıkladı.  Bizim açımızdan yaptığı önemli katkı, vahdet-i vucud bağlamında ortaya çıkan sufi yorumların ibahi/batini yorumlar olarak görülemeyceğini ama temellendirmede yaşanılan olası sorunlar ve kamudüzenine yönelik yanlış anlamalara yol açma ihtimalinden dolayı öncelemenin de gereksizliği üzerinde durdu. Neticede felsefe, kelam ve batini/ibahi paradigmaların tutarsızlıklarına işaret ettikten sonra kendi sufi yorumda karar kıldı ve bir nevi sufiliği itidalleştirdi, yani ehl-i sünnet paradigmasının kabul edebileceği bir şekilde sundu.  Akli ve şer’i ilimleri tahsil eden bir kişinin bunlara uygun davranması (muamele) ile mukaşefe ulaşabileceğini söyledi. Bu husus sufi ve batini yorum farklılığı açısından oldukça önemliydi, dini ve toplumsal açıdan kamudüzeninde ortaya çıkan sorunların çözümüne katkısı da zamanla iyice belirginleşti. Dini açıdan bu gelişmeler yaşanırken siyasal açıdan da 1055 yılında Tuğrul Bey halifeyi Şii Buveyhilerin  elinden kurtardı.

Şimdi benzer durum hatta daha vahimi Türkiye’de yaşanılmaktadır. Öncesinde Türkiye’nin içerde ve dışarıda yumuşak gücü (soft-power) olmaları yönünde sivil toplum kuruluşlarına olan cemiyetlere dönüştüğünü düşündüğümüz bir cemaat, darbe teşebbüsünde bulundu.  Sonrasında çıkan bilgelere göre, her türlü kamusal sınavda kopya çekerek kolektif hakların kendi müntesiplerine dağıtılmasını temin etmiş. Bunları da Sünni paradigma içinde düşündüğüm ama aslında bir nevi yanılmazlık buyrultusuna sahip bir mehdi/kurtarıcı imge oluşturarak yapmış.Yani sen-ben ilişkisinin kalktığı, zamansızlık ve mekansızlığın olduğu, eşyanın mahiyetinin görülebildiği şeklindeki tasavvurlara erişebildiği ve müntesiplerinin de buna inandığı ortaya çıktı.

Gazzali’nin dediği ve Selçuklu, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliğinde devam ettiğini sandığım sufi ve batini/ibahi yorum farklılığının  olmadığını gözlemledik. Yani şii/ismali öğretiye dayanan bir masum imam ve/ya onun vekilinin benzer konumlarının gerek Fetö gerekse 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gerekli özeleştiri yapmayan diğer Sünni tarikatlarda da olduğu ve hala imamlarının, şeyhlerinin, liderlerinin gördükleri rüyalar, ilhamlara göre amel edildiğini, kendi müntesipleri için kolektik haklar talebinde hala bulunulduğu tam bir ironidir. 

Acı bir gerçek diyeceğim ama ironi içinde bulunduğumuz durumu tam olarak izah etmektedir.  İslam düşünce tarihinde önemli oranda yine şii/ismaili öğretiye dayanan İhvanu’s-Safa örneğinde görüldüğü üzere etkinliklerini gizlilik içerisinde sürdüren yapılanmalar maalesef Sünni paradigma içinde de oluyormuş. işte bu nedenle kolektif hak talebinde bulunan, ehliyet ve liyakat ilkesine göre hareket etmeyen yapılanmalara artık cemaat yerine “siyasi ve iktisadi birim” diye nitelemek daha tutarlıdır.

Gazzali’nin sufi ve batini/ibahi yorum arasındaki farkın korunması için bunlara cemaat ve/ya tarikat yerine bu nitelenin verilmesi Yesevi geleneğini takip etmeye çalışanlar için önemlidir. Fakat yakın zamanda bunun gerçekleşme ihtimali gözükmüyor, bu nedenle bireysel hak ve özgürlükleri, ehliyet ve liyakata göre görev dağıtımını öngören felsefi duruşun ve (personalizm anlamında) şahsiyetli bir tutumun ancak bireysel yönetimle olabileceğini düşünüyoruz. İbn Bacce’nin bireysel yönetime (tedbiru’l-mütevahhid) dair tespitleri de bunun felsefi açıdan temellendirilmesini temin edecektir. Böylece özellikle devlet yönetiminde herhangi bir kolektif yapıya (cemaat ve gruba) ait olmadan başarı olma imkânı tekrar gündeme gelebilir. İlaveten diğer sorunlarla yüzleşmek için günümüz şartlarına yönelik bir hazır bulunuşluk temini de sağlanabilir.

Çorum; 28. Şubat.2017


[1] Hadis/söz için bkz. Ahmet Keleş, “73 Fırka Hadisi Üzerine Bir İnceleme, Marife Dergisi, yıl:5, sayı:3, 20005; ss.25-45;

Kadir GÖMBEYAZ , “73 Fırka Hadisinin Mezhepler Tarihi Kaynaklarında Fırkaların Tasnifine Etkisi” Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 2, 2005 s. 147-160; Osman ORAL; , “73 Fırka Hadisinin Kelam İlmi Açısından Değerlendirilmesi,  Kelam Araştırmaları, cilt:12, sayı: 2 (2014), ss. 295-314. 73

 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 16.03.2017 - 13:03 -444-
Bu sayfayı paylaşın :