16 Ramazan 1438

-A A +A

Vahy-i İlahi

           Peygamber Efendimizin (a.s.) Allah Teâlâ ile konuşması ve Allah Teâlâ’dan gelen emirler vahiy ile olmuştur. Vahiy de Arapça olarak Peygamberimize (a.s.) gelmekteydi. Vahyin gelişi değişik şekillerde olmuştur.
 Vahyin Geliş Şekilleri
Vahyin geliş şekilleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açık bilgiler yoktur. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (a.s.) ın hadislerinden ve sahabelerin şahadetlerinden öğreniyoruz. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili şöyle bir sıralama yapılabilir:
          1. Vahyin ilk şekli Rasûlllah (a.s.)’ın uykuda iken gördüğü sadık rüyalardır.  Bu rüyalarda "sadık rüya" (Rüya-yı sadıka) adı da verilmektedir. Peygamber (a.s.)'ın gördüğü bu rüyalar daha sonraları kendisine zahir olurdu. Hz. Aişe, "Peygamber, hiç bir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi apaçık zuhur etmesin” diyerek bu rüyalara ışık tutmaktadır. "  (Buhari, Bed’ül-Vahy; Müslim, İman)
          2. Rasûlullah (a.s.)'ın uyanık halde iken vahiy meleğinin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu şekli şu hadis-i şerifte bildirilmektedir:

          "Ruhu'l-Kudüs kalbime, 'Hiç bir nefis rızkını tüketmeden ölmeyecektir.diye üfledi. O halde Allah'tan korkun ve rızkınızı meşru yoldan arayınız."  (Münziri, et-Tergib ve't-terhib,)

          Ruhu'l-Kudüs, Cebrail'dir. Cebrail’'in göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.

          3. Cebrail (as), bir delikanlı veya bir insan şekline bürünerek Peygamber (a.s.)'a vahiy getirmiştir. Cebrail'in bu yolla ashaptan Dıhıyet’ü-l Kelbî’nin suretine bürünerek vahiy getirdiğini birçok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en meşakkatsiz şekli budur. (Neseî, İman, )
          4. Meleğin görünmeden Peygamber (a.s)'a vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan sesine benzeyen bir ses duyardı. Vahyin en ağır şekli budur. Vahyin bu şekli tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu şekildeki vahyi Rasûlullah (a.s.) şöyle anlatıyor:

          "Bazen çıngırak sesine benzeyen bir sesle gelir. Böylesi bana en ağır olanıdır."  (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy; Müs­lim, Fe­dâ­il,)

          Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn-i Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlullah (s.a.s)'in âyetleri zapt etmekte zorluk çektiği, dudaklarını kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine:

          "-Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy." Demektedir.  (Kıyame, 16-18)

          Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlullah (a.s.) Cebrail (a.s.)’ı dinler, onun gidişinden sonra onun gibi okurdu.
           5. Meleğin aslî sûretinde görünerek Allah'ın emrini Peygamber (a.s.)'a getirmesi ve okumasıdır.  (Buhari, Kitabu't-Tefsir; Müslim, İman) Cebrail (as), bu şekliyle iki kez vahiy getirmiştir.

          Birincisi nübüvvetin başlangıcında olmuştur. Peygamber (a.s.) baygınlık geçirmiştir.

           İkincisi ise Miraç olayının gerçekleşmesinde olmuştur. Bu olaya delil olarak,

          "Andolsun ki onun diğer bir defa da Sidretü'l-Münteha'nın yanında gördü." âyeti zikredilebilir. ." (Necm, 12)

           6. Rasûlullah (a.s.)'ın uyanık halde iken Allah Teâlâ ile konuşmasıdır. 

          Böyle bir konuşmada arada hiç bir vasıta yoktur. Namazın farz oluşu bu yolladır. (bk. Müslim, İman, 279) Vahyin bu yoluyla ilgili olarak aşağıdaki âyeti zikredilebilir:

          "Allah Musa ya da hitap ile konuştu." (Nisa, 4/164).

          7. Cebrail'in Peygambere uyku halinde iken vahiy getirmesidir.

          Kevser Sûresi'nin bu şekilde nâzil olduğu rivayet edilmiştir.

          Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayr-i Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)
          Hz. Peygamber'in yukarıda belirtilen vahiy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i şeriflerdir.

           Necm sûresi 4. âyette: "O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir." buyurulmuştur.

          Mıkdad b. Ma'dî-Kerib'in rivayetine göre Hz. Peygamber (a.s.) da:

          "Bana Kur'ân ve onunla beraber O'nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir..."buyurmuştur. (el-Hadis ve'l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75)

          Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazı İslâm âlimleri, Hz. Peygamber'in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği zaman görülür ki, Hz. Peygamber, kendisine sorulan sorulara vahiy ile,  yoksa kendi re'yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İçtihadında hata olursa Allah onun hatasını vahiy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber (a.s.)’ın ictihadı hatalı olabilir.  (bk. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21).

          Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler vahiy ve ilham yoluyla Peygamber'in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı ise de, âyetler derecesinde değildirler.
Kur'ân bu özellikleriyle, vahy-i metlüv (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet  (Allah’a yakınlılık peyda etmek) niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilebilir. Diğer vahyi mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir.
          Peygamber Efendimiz (a.s.) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz âlemden başka bir âleme geçiyor; adeta bizim âlemimize kapanıyordu... Bu âlemden ayrılıyor, bir başka boyuta giriyordu. Bu meselede hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi hissediyor; o âlemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki zorluğu duyuyordu.
Buhari ve Müslim Aişe (ra)´den rivayet ederler. O demiştir ki:

          "Haris bin Hişâm Peygamber Efendimiz´e: "Sana vahiy nasıl geliyor?" diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: "Bazen çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum... Bazen da melek bana bir insan suretine temessül etmiş olarak gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen bellemiş olurum."  (Buhârî, Bedü'l-vahy, 1; Müslim, Fedail, 86-87)

Aişe (r.a.) validemiz, Peygamber Efendimiz (a.s.)´ın kendisine gelen vahiy hakkındaki bu sözlerini böylece naklettikten sonra demiştir ki:

"Ben, gerçekten Peygamberimize soğuğu şiddetli bir günde vahy geldiğine şahit olmuştum. Vahiy kesildiği zaman şakakları şapır şapır terliyordu..."  (bk. Tirmizî, Menâkıb, 15)

Müslim´in Ubâde bin Sâmit´ten nakli de şöyledir:

"Peygamber (s.a.v.) Efendimiz´e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi, hattâ mübarek yüzünün rengi iyice solardı." (Müslim, Fedail, 88)

Yine Aişe (ra) validemizin bir rivayetinde de: "Peygamberimiz´e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi." denilmiştir. Nitekim âyet-i celîlede: 

"Ey Muhammed, doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız."buyrulmuştur.

Yine Zeyd bin Sabit şöyle demiştir:

"Ben, Resûlullah Efendimiz´in huzurunda vahiy yazıyordum, vahiy geldiği zaman Resûlullah´ı şiddetli bir sarsıntı kaplar ve şakakları inci daneleri gibi ter dökerdi. Sonra vahiy kesilir, Resûlullah da açılırdı. Resûlullah söyler, ben de yazardım. Nazil olan ilâhi vahiy benim üzerimde dahî öylesine bir ağırlık yapardı ki, nazil olan Kur´ân âyetleri sebebiyle ben ayağımın kırıldığını ve bir daha yürüyemeyecek hâle geldiğini sanırdım..."  (Buhârî, Tefsir, 91, Cîhad, 31; Müslim, İmare, 141-142; Ebu Davud, Cihad, 19; Tirmizî, Tefsir 5; Neseî, Cihad, 4)

Ahmed, Taberanî ve Ebû Nuaym İbn-i Amr´den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki:"Ben: Ey Allah´ın Resulü, vahyin gelişini siz hisseder misiniz?" diye sordum. Resûlullah´ın bana cevabı da şöyle oldu:

"Evet, vahiy bana gelir, ben de onu çıngırak sesi gibi işitirim ve şiddetle sarsılırım. Sonra sarsıntı geçer ve ben sâbitleşir karar kılarım. (Bana söyleneni de aynen alır zaptederim). Bu şekilde (çıngırak sesi şeklinde) gelen vahiy bana o kadar ağır gelir ki, her defasında ben, "muhakkak bu sefer canım çıkacak" zannederim!"

          Buhari, Müslim ve Ebû Nuaym, Yâlâ bin Ümeyye´den rivayet ediyorlar. O şöyle demiştir:  "Peygamber Efendimiz´e vahiy geldiği sırada iyice kendisine baktım. Onun şiddetli bir hırıltı çıkardığını, gözlerinin ve şakaklarının iyice kızarmış olduğunu gördüm."

          Îbn Sa´d´ın Devs´li Ebû Erva´dan rivayeti de şöyledir: "Peygamber Efendimiz´e vahiy geldiği zaman gördüm, kendisi devesi üzerinde idi. Vahyin ağırlığı sebebiyle devesi sağa sola yalpa yapıyor ve ön ayaklarını atamaz hâle geliyordu. Bazen dayanamayıp yere çöktüğü, bazen da ön ayaklarını dikerek ayakta durakladığı oluyordu. Peygamberimiz´in de şakakları şapır şapır ter döküyordu."

          Yine bu noktaya temas eden Ahmed ve Beyhaki´nin Aişe´den rivayeti şöyledir: "Resûlullah Efendimiz´e vahiy geldiği zaman, üzerine bindikleri devesi vahyin ağırlığı sebebiyle yere çökerdi. Peygamberimiz de şakaklarından şapır şapır ter dökerdi. İsterse soğuk bir günde olsun."

          Taberâni´nin Esma binti Amis´ten rivayeti ise şöyledir:"Resûlullah (s.a.v.)´in üzerine vahiy indiği zaman, neredeyse bayılacak gibi olurdu."

          Ahmed, Taberâni, Beyhaki ve Ebû Nuaym Esma binti Yezid´den rivayet ederler. O demiştir ki: "Mâide Sûresi Resûlullah´a nazil olduğu zaman, kendileri devesi üzerinde bulunuyorlardı ve devenin yularından ben tutuyordum. Nazil olan sûrenin ağırlığından neredeyse devenin ön ayaklan kırılacak idi."

 

 

SÜNNET

RE’Y

Hadis ve sünnet kavramlarını açıklamışken, re’y kavramına da değinmek istedik. Çünkü, özellikle fıkıh açısından baktığımız zaman – mezhepler tarafından az ya da çok başvurulmuş olsun – re’y, önemli bir kriterdir. İşte bundan dolayı, hadis ve sünnetin yanı sıra re’y kavramının da anlam alanını belirlemek, ileride ele alacağımız bazı meseleleri sağlıklı değerlendirmek açısından oldukça önem arz etmektedir.

İslam düşünce geleneğinde düşünme yollarının ya da fikir üretme metotlarının hemen hemen hepsini içeren en kapsamlı isim olan re’y; görmek, gözlemlemek, farkına varmak, düşünmek, karar vermek, hükme varmak gibi sözcük anlamlarına gelmektedir. Kelimenin türevlerinin de bu anlamlarla örtüşecek şekilde, akıl sahibi olmak, düşünmek, düşüncesinde olmak, bir şey hakkında düşünmek gibi anlamları vardır. Kelime yapısı gereği “düşünme” eylemini merkeze alan” bu sözcük “re’y” şeklinde isimlenince de akıl, tedbir, görüş, itikat, insanın inandığı ve düşündüğü şey gibi anlamlar kazanmıştır.

Kavramsal açıdan bakıldığında ise re’yin tanım ve yorumlanmasına ilişkin farklı bir takım yaklaşımların söz konusu olduğu görülecektir. Bu açıdan re’y, “övülen ve yerilen”, “kabul edilen ve yerilen”, “sahih ve bâtıl olan” şeklinde sınıflandırılmıştır. İsimlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, “övülen-kabul edilen-sahih” kategorisi, câiz (uygulanabilir, “olur” alınmış) olup kendisiyle fetva verilebilir re’yleri; “yerilen-bâtıl” kategorisi ise câiz olmayıp kendileriyle fetva verilmesi yasaklanmış re’yleri temsil etmektedir. Re’y kavramının terim açısından değişik tanımlarının ortaya çıkmasının bazı nedenleri vardır. Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi, re’yin hem yerilebilecek hem de övülebilecek bir yapıya ve anlam çerçevesine sahip olmasıdır. Ancak şu da bir gerçektir ki, her ne kadar re’y, iyi ya da kötü olarak ikiye ayrılsa da, genellikle kötü anlamıyla anılmaktan kurtulamamıştır.

Hz. Peygamber döneminde re’y kullanımı iki yönde ele alınabilir: Bunlardan biri, bizzat Hz. Peygamber’in kendi re’yi ile hüküm koyması; diğeri de, peygamber döneminde sahâbenin içtihatta bulunması, kitap ve sünnette bulunmayan hususlarda re’ylerini kullanarak çözümler üretmeleridir. Hz. Peygamber döneminde gerek O’nun tarafından gerekse de sahâbesi tarafından re’yin ve re’y içerikli ifadelerin kullanıldığına ilişkin pek çok örnek kaynaklarımızda mevcuttur. Biz sadece bunlardan “Muâz hadisi” diye meşhûr olmuş bir rivâyete yer vermekle yetineceğiz.

Rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v)Muâz b. Cebel’i Yemen’e görevli olarak gönderirken ona insanlar arasında nasıl hüküm vereceğini sormuş, Muâz da “Allah’ın kitabı ile hükmederim” demiş; Hz. Peygamber “ya aradığını Allah’ın kitabında bulamazsan?” deyince, Muâz “Rasûlullah’ın sünnetiyle hükmederim” demiş; peygamberimiz bu sefer de “eğer aradığın cevap Rasûlullah’ın sünnetleri arasında yoksa ne yaparsın?” buyurunca, Muâz da “kendi re’yimle içtihat ederim” şeklinde bir karşılık vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber memnun olmuş ve “Rasûlullah’ın elçisini muvaffak kılan Allah’a hamdolsun” demiştir.

Muâz’ın “kendi re’yimle ictihat ederim” ifadesi, islâmî hukukta içtihat kavramının yerleşmesinde temel bir kriter teşkil etmiştir. Söz konusu bu re’yin, övgüye layık bir re’y olduğu söylenmiş, bu rivâyetin “kıyas” için bir delil teşkil ettiği ve müçtehidin üstlenmesi gereken rolün ne olacağını açıkladığı da ileri sürülmüştür.

Hz. Peygamber kendisine vahiy gelmeyen konularda, “vahiy inmeyen hususlarda size kendi re’yimle hüküm vereceğim” rivâyetinin de işaret ettiği gibi kendi re’yi ile hükümler vermiştir. O bu özelliğiyle, kendisine sorulan bir çok soruya cevaplar vermiş ve karşılaştığı problemlere çözümler bulmuş, böylece çevresindeki arkadaşlarını da re’y kullanma noktasında belli bir olgunluk düzeyine eriştirmiştir. Şu noktayı da belirtmek gerekir ki, re’y, Hz. Peygamber dönemi hukukunun temel yapı taşlarından biriydi. Hz. Peygamber yirmi üç yıllık peygamberlik hayatında, sadece “alıcı-verici” konumunda olmamış, Kur’ân’ı açıklama ve uygulama, değinmediği konuların hükümlerini ortaya koyma, anlaşmazlık sonucu kendisine başvuranlar arasında hüküm verme, içtihatlara yönelik bir takım uygulamalarda ve tasarruflarda bulunma gibi faaliyetlerle meşgul olmuştur. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in görevi; Allah’la kulları arasında sadece aracılık yapmak değil, topluma yönelik olarak gelen bildirileri, yaşıyorken kendisi, vefat ettikten sonra da sünneti vasıtasıyla topluma anlatmak, bu yaşam tarzının ümmete yansımasına kaynak olmaktır.

V. İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR

İman edip-etmeme diğer bir deyişle inanma ve inkar etme bakımından insanlar üç kısma ayrılır: Mü’min, kâfir ve münafık.

A. Mümin

Mü’min, samimî ve içten gelerek inanan ve tasdik eden kişidir. İman parçalanma kabul etmeyeceğinden, inanılacak hususların tamamına inanmak zaruret ifade eder. Müminin altı iman esasının yanında zarûrât-ı diniyye denilen, vahiyle bildirilen ve mütevatir haberlerle sabit olan dinde inanılması zorunlu kabul edilen hususlara inanması gerekir. Mü’min kişi, Allah’ın peygambere bildirdiği bütün hususlara şüphe ve tereddüt göstermeksizin inanır. “Biz peygamberler arasında ayrım gözetmeyiz” (el-Bakara 2/285) mealindeki ayette nasıl bütün peygamberlere ayrım gözetmeksizin inanıyorsak, bütün inanç konularına da ayrım gözetmeksizin aynı şekilde inanmalıyız.

Allah’tan Hz. Peygamber vasıtasıyla gelen bütün hususlara toptan inanmaya icmalî iman denilir. Bu tür imanda kişi, Allah’ın neler gönderdiğini ve Hz. Peygamber’in neleri tebliğ ettiğini ayrıntılı olarak bilmese bile, hepsine bir bütün olarak inanır. Kişinin iman edilecek hususları ayrıntılı bir şekilde öğrenip inanmasına ise tafsilî iman denilir. Kişi öncelikle icmalî iman ile yükümlüdür. Tafsilât/ayrıntılar zamanla öğrenilir. Öğrendikçe de dinin her hükmüne inanması zorunludur.

B. Kafir

Kâfir, inkâr eden, Hz. Peygamber’in getirdiği ve tebliğ ettiği dini tamamen veya kısmen kabul etmeyen kişidir. İman nasıl iradeli bir kabul ise, inkâr da iradeli bir karşı çıkıştır.

İslam dininin özü ve temeli, Allah’a imandır. Bu ilkenin ifadesi ve Müslüman olmanın ilk şartı: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (sav) Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şâhitlik ederim” anlamına gelen şehadet cümlesini inanarak söylemektir. (Müslim “İman” 1) Kelime-i şahadetin; “Lâ ilâhe illallâh” bölümü tevhidi, “Muhammedun Resûlullah” bölümü ise, Hz. Peygamberin peygamber olarak Yüce Allah’tan getirdiği ilahi esasların tümü anlamındaki dini ifade eder. Kelime-i şehadetin bu iki kısmı yani Allah’ın birliği ve Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliği birbirinden ayırt edilemez, biri diğeri ile irtibatlıdır ve biri diğerini içinde barındırır. Öte yandan Allah’a ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna imanın birlikte olduğu mütevatir yolla bugüne kadar gelmiş ve ümmet içinde konuda bir ihtilaf oluşmamıştır. Yazılı kaynaklardan “Cibril Hadis”i (Buhârî “İman” 37) başta olmak üzere pek çok rivayette “Lâ ilâhe illallah” ile birlikte “Muhammedün Resûlullah” ifadesi yer almıştır. Fiili uygulama ise Hz. Peygamber (sav), Muaz b. Cebel’i Yemen’e Ehl-i Kitap’tan bir topluma vali olarak gönderirken: “Oraya vardığında önce onları, Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma inanmaya çağır” (Buhârî “Zekât” 1) şeklinde gerçekleşmiştir.

İmam Ebû Hanife’nin öğrencilerinden İmam Muhammed eş-Şeybanî, Hasan Basrî’den naklettiği “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum” hadisinin yorumunda bir Mecusî “Allah birdir” derse hukuken mümin kabul edilir çünkü onlar iki tanrıya inanırlar, bir tanrıya inandığını söylemeleri Müslüman olduklarına delildir. Ancak bir Yahudi veya Hıristiyan “Allah birdir” yanında “Hz. Muhammed (sav) de Allah’ın elçisidir” demedikçe inanmış sayılmaz. Dolayısıyla Hz. Muhammed’i peygamber kabul etmedikleri sürece Hıristiyan ve Yahudiler kafir kategorisi içinde değerlendirilirler. Hatta Hz. Muhammed’in (sav) sadece Araplara gönderilmiş bir peygamber olduğuna inanan kişi dahi Müslüman sayılmaz. (Serahsî, Şerhu Kitabi’s-Siyeri’l-Kebîr li Muhammed eş-Şeybanî, Beyrut 1417/1997, I, 106-110; İbn Ebi’l-‘Izz, Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye, nşr. Şuayb Arnavut, Mektebetü Daru’l-Beyan Dimaşk 1401/1981, s. 328-328).

Öte yandan iman bir kalb işi yani samimiyetle gönülden inanmak olduğundan inkâr eden kişinin imana gelmesi de ancak kendi istemesi ve yönelmesi ile olur. İslam’a girmesi için herhangi bir zorlama söz konusu olamaz. Çünkü “dinde zorlama yoktur. Doğru ile yanlış açıkça ortaya konulmuştur” (el-Bakara 2/256). Dolayısıyla kişinin gönülden samimiyetle imana gelmesi için tebliğde bulunup düşünme fırsatı tanınmalıdır. Zorlamak nifaka yani münafıklığa sebebiyet verebilir. Bu durum kafir olmaktan daha kötüdür.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 11.06.2017 - 00:01 -98-
Bu sayfayı paylaşın :