17 Ramazan 1438

-A A +A

Hac ve Umre Hakkında

Hac Nasıl Yapılır (Hacla İlgili Uygulama Özeti)  

1)    İhrama girmek: Mikat yerinde yıkandıktan veya abdest aldıktan sonra

Hacca veya umreye yahut her ikisine niyet edilir. Niyet şöyle olur:

 “Hacca (veya umreye) niyet ettim, ey Allah’ım, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul buyur. Ben Allah için ihrama girdim.” Başkasının yerine hac veya umre yapacak olan kimse ise; “falancanın yerine hacca (veya umreye) niyet ettim ve Allah için ihrama girdim” der.

İki rekât ihram namazından sonra telbiyede bulunur: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk...

2) Mekke’ye Kedâ’ denilen üst taraftan girilir ve Mescid-i Harâm’a Benî Şeybe kapısından dâhil olunur. Sonra Haceru’l-Esved köşesinden başlanarak Kudüm tavafı yapılır.

3) Tavaf: Kudüm, ziyâret (ifâda) ve vedâ (sader) tavafları yerine getirilir. Haccın rükünlerinden olan ziyâret tavafı, kurban bayramı sabahından itibaren bayram günlerinde; bu mümkün olmadığı takdirde ömür sonuna kadar yapılabilir. Hayız ve nifaslı kadın, haccın tavaf dışındaki bütün ibâdetlerini yapabilir.

 4) Sa’y: Kudüm veya ziyâret tavafından sonra Safâ ile Merve arasında, dört defa Safâ’dan Merve’ye, üç defa da Merve’den Safâ’ya gider gelir. Belirli bir bölgede (bugün için iki yeşil direk arasında) hızla koşar. Safâ ve Merve tepesine Kâbe görülünceye kadar çıkıp Beytullah’a yönelerek tekbir, tehlil ve salât u selâmda bulunur.

5) Yalnız hacca niyet eden kimse, sa’yden sonra Mekke’de yine ihramlı olarak kalır; dilediği zaman Beytullah’ı nâfile tavaf eder. Zilhicce’nin sekizinci günü Mina’ya gider, orada kalır.

 6) Arafat’ta kalış: Arafe günü, güneşin doğmasından sonra Mina’dan Arafat’a gider. Öğle ve ikindi namazlarını Nemire Mescidi’nde veya başka yerde imamla birlikte birleştirerek kılar. Haccın vakfe rüknünü yerine getirdikten sonra, güneşin batışını müteâkip Müzdelife’ye geçer.

7) Müzdelife’de gecelemek: Müzdelife, Mina ile Arafat arasındadır. Hacılar burada, bayram akşamı, akşamla yatsı namazını, şafak kaybolduktan sonra birleştirerek kılarlar. Sabah namazı da Meş’ar-i Haram’da kılınır. Tazarrû ve duâ için vakfe yapılır ve güneş doğmadan önce Mina’ya gidilir.

 8) Şeytan taşlama: Bayramın birinci günü, Akabe Cemresi’ne yedi tane küçük taş atılır. Bundan sonra, temettû veya kıran haccı yapanın kurban kesmesi vâcip olur. İfrad haccı yapanın kurban kesmesi ise isteğine bırakılmıştır.

9) Sonra saçlar tıraş edilir veya kısaltılır. Kökünden tıraş, daha fazîletlidir. İmam Şâfiî’ye göre, iki üç tel saç kesmek de yeterlidir. Bundan sonra normal elbiseler giyilir, eşiyle cinsel temas dışında tüm ihram yasakları sona erer. 

 10) Mümkün olursa, aynı gün ziyâret tavafı yapılır;  iki rekât tavaf namazı kılınır; zemzem suyu içilerek duâ edilir. Ziyâret tavafından sonra artık cinsel temas da serbest olur.

11) Bundan sonra Mina’ya gidilir. Acelesi olmayan hacılar orada üç gün daha kalarak, bayramın ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri ilk, orta ve büyük (Akabe) şeytana yedişer taş atarlar. Acele edenler, bayramın üçüncü günü yapılacak taşlama ile yetinerek, o gün güneş batmazdan önce Mina’dan ayrılabilirler. Taşlamalar, güneşin zevâli ile batışı arasında yapılır. Ancak, dördüncü gün taşlaması, zevâlden önce de yapılabilir.

 12) Vedâ tavafı: Taşlamalar bittikten sonra Mekke’ye dönülür; vedâ tavafı yapılarak iki rekât namaz kılınır. Kana kana zemzem içilir, bununla yüz ve baş yıkanır, zorluk olmazsa bedene dökülür. Zemzem içerken şöyle duâ edilir: “Allahumme innî es’eluke ilmen nâfiâ ve rızkan vâsiâ ve şifâen min küllî dâin.”

Mânâsı: “Allah’ım, ben Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalıktan şifâ dilerim.”

Artık tam bir edep ile tekbir ve tehlil getirerek, Haceru’l-Esved’le Kâbe kapısı arasında bulunan ve Mültezem denilen yere gelip, -imkân varsa- yüz  ve göğüs sürülür; Kâbe-i Muazzama örtüsüne yapışarak duâda bulunulur. Artık memleketine dönecek olan hacılar yüzünü Beytullah tarafından ayırmayarak hüzünlü bir şekilde arka arka çekilirler ve Harem-i Şeriften çıkarlar.

Yalnız umre yapmak isteyen kimse, mikatta; Mekkeli ise harem dışında, umre yapmaya niyet edip ihrama girer. Erkek, elbiselerini çıkarıp peştemala bürünür; telbiye getirir ve yol boyunca telbiyeye devam eder; ihram yasaklarından kaçınır. Mekke-i Mükerreme’ye girince umre için tavafta bulunur.

Hacerü’l-Esved’i her defasında selâmlar ve ilk üç dolaşımında sürat gösterir, tekbir ve tehlilde bulunur. Bundan sonra Safâ ile Merve arasında yedi defa sa’y yapar. Daha sonra saçlarını tıraş ettirmek veya kısaltmak sûretiyle umresini tamamlamış ve ihramdan çıkmış olur.

Artık Mekke’de kaldığı sürece Kâbe’yi nâfile olarak tavaf edebilir. Normal elbiselerini giyer ve kendisine daha önce helâl olan şeyler, yine helâl olmuş olur. Umrenin rüknü, tavaftır. Âyette; “Onlar o Beyt-i Atîk’ı tavaf etsinler” (22/Hacc, 29) buyrulur.

 Vâcipleri ise; Safâ ile Merve arasında sa’y yapmak, tıraş olmak veya saçları kısaltmaktan ibarettir.

Tavafın ilk dolanımında, Haceru’l-Esved selâmlandığı andan itibaren telbiye kesilir. Bu, umrenin sünnetidir.

Umre için belirli bir zaman yoktur. Yılın her mevsiminde yapılabilir. Ancak Hanefî mezhebine göre, yalnız Arafe günü ile kurban bayramının ilk dört gününde umre yapılması tahrîmen mekruhtur. Ramazan ayında yapılması ise menduptur. Şâfiîler, Arafe ve kurban bayramı günlerinde yapılacak umrenin daha az fazîletli olduğunu söylerler.[1]                      
 [1] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 254-267; Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

SÜNNET

RE’Y (Devam)

Gelecek nesiller için model davranışların geliştirildiği bir dönem olan Hz. Peygamber’in yaşadığı zaman dilimine göz atıldığında, genel olarak her sorun için sâbit ve kesin bir çözüm belirlenmediği görülecektir. Zira böyle bir belirleme, daha sonraki nesillerin ileride yapmaları gereken bazı düzenlemelere imkan vermeyecektir. Zaten peygamberimizin de toplumsal değişimi dikkate almaksızın, her zaman ve zemin için aynı şekilde geçerli olacak bir model ya da prototip oluşturmak gibi bir görevi de yoktu. Bunu, sadece yerel ve tarihsel uygulamaların baz (temel) alınarak dine ilişkin bir anlamlandırma yapmanın eksik ve sıkıntılı olacağı şeklinde ifade etmek de mümkündür. Bunu bir örnekle somutlaştırmak isteriz:

Hz. Peygamber Hayber’i fethettiği zaman araziyi gaziler arasında bölüştürmüştü. Hz. Ömer ise Irak bölgesini, fethettiğinde ganimetleri gaziler arasında dağıtmış, fakat devlet mülkü olarak araziyi yerli halkın elinde bırakarak vergi koymuştur. Gaziler Hz. Peygamber dönemindeki Hayber arazisi örneğini ileri sürerek, bölgenin savaşla fethedildiği için toprakların asker arasında taksim edilerek bölüştürülmesini ısrarla istiyorlardı. Ancak Hz. Ömer, Hayber’in gaziler arasında dağıtıldığı meselesine itiraz etmemekle birlikte, onların bu isteklerine olumlu cevap vermemiş, “eğer müslümanların gelecek nesilleri söz konusu olmamış olsaydı, fethettiğim her yeri peygamberimizin Hayber’i taksim ettiği gibi taksim ederdim” demiştir. Hz. Peygamber sağlığında, bu konudaki âyete (Enfâl, 8/41) göre hareket etmiştir. Hz. Ömer zamanında ise şartlar peygamber dönemi şartlarına göre oldukça değişime uğradığı için, Ömer değişen şartları da göz önünde bulundurarak farklı bir metot izlemiştir. Ve netice olarak fethedilen bazı arazilere devlet mülkü olarak muamelede bulunmuş, gazilere de belli miktarda maaş bağlatmıştır. Dolayısıyla Ömer’in adaleti, kamunun yararına olmak üzere fethedilen toprakların ordu içinde paylaşılmasına engel olmuştur. Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Ömer’in bazı uygulamalarının peygamberimizin uygulamalarından farklı gibi görünmesi durumuna şöyle bir açıklık getirmek mümkündür: Bu durum, ya Hz. Ömer’in tarihsel ve toplumsal bağlama yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır ya da onun zamanla toplumsal yapıdaki değişim gerçeğini dikkate aldığı şeklinde ifade edilebilir.

Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemin değişmez iki hukukî dayanağı vardı: Bunlardan birisi Kur’ân, diğeri de sünnettir. Fakat bazen, ihtiyaçların ve sorunların çözüm arayan esnekliği içinde bir takım aklî aktivitelerde bulunmak da kaçınılmaz oluyordu. İşte; “görüş, düşünce, kıyas, nasla düzenlenmemiş şer’î-amelî bir meselede ortaya konan kanaat” şeklinde nitelendirebileceğimiz bu aklî aktivitelerin tümü, islâmî düşünce içerisinde “re’y” şemsiye kavramıyla terimleşmiştir. Sahâbenin bizzat Hz. Peygamber tarafından hukûkî faaliyetlere alıştırılması açısından oldukça önemli olan bu re’y aktiviteleri, ancak peygamberimizin onayından geçtikten sonra yürürlüğe girebiliyordu.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra gerçekleşen fetih hareketleri sonucu İslam coğrafyasının sınırları genişleyince, farklı kültürel yapılarla karşılaşan İslam toplumu, daha önce gündemde olmayan bir takım yeni sorunlarla yüzleşmek durumunda kaldı. Diğer bir deyişle; hukûkî, ekonomik, politik ve toplumsal nitelikli sorunlar içinde İslam toplumu, medeniyet kurmanın temeli sayılan farklı kültürlerle yüzleşme-tartışma imkânı buldu. Böylece, bilgi inşâ etmenin en belirgin aracı olan “yeni sorunlar”, yeni tartışmaları ve hiç düşünülmemişi düşünmeyi de beraberinde getirdi. Hz. Peygamber vefat ettiğine göre, bu sorunları çözüme kavuşturmak artık sahâbeye kalmıştı. Ancak mevcut birikimin bu yeni sorunların çözümünde yeterli olmaması, sahâbeyi, daha önceleri “alıştırma” amaçlı olarak kullandıklarından dolayı çok da yabancı olmadıkları bir yola sevketti. Bu da re’y ile içtihatta bulunma yolu idi.

Sonuç olarak; sınırlı olan naslarla sınırsız olayları ya da problemleri çözüme kavuşturmanın zor, hatta imkansız olacağı bilinen bir husustur. Bundan dolayı hukuksal fonksiyonlara âlimlerin bir takım kararları bizzat kendi başlarına alabilme ve bazı gerçekleri hayata geçirebilme çabalarını, yani “aklî düşünme aktivitelerini” de dâhil etmesi bir zorunluluk olarak görünmektedir. İşte bu zorunlu işlev de, re’yin bizzat kendisidir. Bu anlamda ayrıca re’y, ilâhi boyutu olan islâmî hukuka beşerî bir çehre de kazandırmıştır. Görüldüğü gibi re’y, Kur’an ve sünnette yeni bir olay ve meselenin açık hükmü olmayınca, o olay ve mesele hakkında genel ilkeler ve dinin ruhundan da hareket edilerek varılan hüküm ve görüştür. Öyleyse; sınırlı olan hükümleri tamamlamak ve yeni olaylara uygulamak amacıyla, ihtiyaçlara cevap vermek için kullanılması gereken re’y, nass bulunsun ya da bulunmasın, bir konuda içtihat ve istidlal ile hükme ulaşmak demektir.

V. İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR (Devam)

C. Münafık

Münafık, nifak içinde olan yani inanmış görünüp, gerçekte inkâr eden, gizli gizli Müslümanlara düşmanlık besleyen, İslâm dininin zarar görmesi için inkârcılarla işbirliği yapan kişidir. Münafığın temel özelliği, gizli inkârdır. Münafık aslında tam anlamıyla takiyye yapan kişidir. Gerçek inancını gizleyip, inanmadığı şeyi söyleyen veya yapandır. Bazı hadîslerde münafığın alametlerinden bahsedilir. Bu alametlerin bir mü’minde görülmesi, onun münafık olmasını gerektirmez. Çünkü münafıklık kalbî bir durumdur. Kişi kalbiyle inkâr ettiğinde münafık olur. Dış görünüşü itibariyle münafık alameti taşıması, kişiyi münafık kılmaz. Zaten kimin münafık olduğunu da insanların bilmesi söz konusu değildir. Nitekim Hz. Peygamber, ashabı içerisindeki münafıkları ancak Allah’ın bildirmesi ile bilebilmiştir.

Bakara suresinin başında bu üç tip insan şöyle tasvir edilir: “Elif Lâm Mîm. İşte bu, içinde şüphe olmayan ve muttakîlere yol gösteren bir kitaptır. O muttakîler ki, gayba inanırlar, namazı kılarlar, Allah’ın kendilerine verdiğinden infak ederler. Yine bu muttakîler, sana indirilene ve senden önceki peygamberlere indirilene inanırlar. Ahirete de kesin bir inançları vardır. İşte bunlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler. Ve bunlar kurtuluşa ermişlerdir.

İnkâr edenlere gelince, onları uyarman ve uyarmaman eşittir. Onlar iman etmezler. Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinde perde vardır. Onlar için büyük bir azap hazırlanmıştır.

İnsanlardan bazıları da var ki, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler ama onlar gerçekte inanmamışlardır. Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar. Halbuki onlar kendilerini aldatırlar da, fark edemezler. Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırsın! Yalan söyledikleri için onlara acıtıcı bir azap olacaktır. Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘biz ıslah edenleriz’ derler. Dikkat edin! Onlar kesinlikte fesatçıdırlar ama kendileri de bunun bilincinde değildir. Normal insanlar gibi iman edin denildiğinde, ‘biz bu aklı kıt insanlar gibi mi inanacağız’ derler. Dikkat edin! Onlardır kesinlikle aklı kıt olanlar, fakat bunu dahi bilmezler. İnananlarla karşılaştıklarında ‘inandık’ derler. Şeytanları yani yandaşları ile baş başa kaldıklarında, ‘biz sizinle birlikteyiz, biz o inananlarla alay ediyoruz’ derler. Halbuki Allah onlarla alay ediyor, azgınlıklarında iyice batsınlar diye onlara mühlet veriyor.”

(el-Bakara 2/1-15)

VI. İMAN-AMEL MÜNASEBETİ

Amel, dinin pratik yönüdür. Başta ibadetler olmak üzere dinin bütün uygulamalarını içine alır. Bir çeşit imanın dışavurumu/tezahürü anlamına gelir. Bundan dolayı İman-amel arasında sıkı bir ilişki vardır. Kur’an’da birçok ayette imanın ardından ‘sâlih amel’in getirilmesi, amelin önemini göstermesi bakımından önemlidir. Her ne kadar amelin olmaması imanın olmamasını gerektirmezse de, imanın olgunlaşması ve sağlam bir yapıya kavuşması için amel son derece önemli ve gereklidir.

Amel bakımından da insanları dört gruba ayırmak mümkündür: Muttakî, muhsin, fâsık ve mürâî. Müttakî, el-Bakara suresinin yukarıda zikredilen ilk beş ayetinde belirtildiği gibi inanan ve inancının gerekleri olan amellerini yerine getiren kişidir. Bunlara takva sahibi/dindar mü’min denilir. Muhsin ise, Cibrîl hadisinde (bk. Müslim, “İman”, 1) belirtildiği gibi Allah’ın kendisini gördüğü bilinci içinde ibadet eden kişidir. Bu hal ibadette ihlâs ve titizliğin bir göstergesidir. Kur’an-ı Kerîm’de ihsan sahibi kişilere Allah’ın hidayeti yanında rahmetinin de verileceği belirtilir (Lukmân 31/1-2). Muhsin, ihsan sahibi yani dindarlığın en üst noktasında olan kişidir. Fâsık, büyük günah işleyen, günah işlemekte bilinçli olarak ısrar eden veya günah işlemeyi adet edinen kişidir. İnanan ama inancının gereği olan ibadetleri yerine getirmeyen, Allah’ın yasakladığı fiilleri işlemekten kaçınmayan; tavır ve davranışları ile toplumu kötülüğe yönlendiren kişidir. Ehl-i Sünnet itikadında fâsık daha çok büyük günah işleyen veya günahta ısrar eden kişiler hakkında kullanılır. Bu kişi dinen günahkârdır ve ahirette günahlarının cezasını çekecektir. Ancak tövbe edip, salih amel işlemeye yönelirse, Allah onun tövbesini kabul eder ve samimi niyeti dolayısıyla onu destekler, hayra sevk eder. Mürâî, gösteriş anlamına gelen riyâkârlık yapan kişidir. Böyle kişiler, amellerini Allah için değil de, insanlar görsün ve beğensin diye yaparlar. Her ne kadar böyle bir kişi kalben inandığı için mü’min ise de, amellerini ihlâs ve samimiyet içinde yapmadığından dolayı, yaptığı ameller kabul edilmez. Çünkü bu insan, Allah’a değil de insanlara kendisini beğendirmeye çalışmaktadır. Halbuki ahirette insanların beğenmesinin hiçbir faydası olmayacaktır.

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 12.06.2017 - 00:01 -248-
Bu sayfayı paylaşın :