+A A -A

18 Mart'tan 15 Temmuz'a: Anadolu Kuşatması

-A A +A

            AYDIN ŞIK

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın 
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.”

Necmettin Halil ONAN

Bir devrin battığı, kadim milletin küllerinden yeniden doğduğu yerdir ÇANAKKALE

15 Temmuz’u anlamak için Çanakkale’yi anlamak gerekir, Çanakkale’yi anlamak ise Birinci Dünya Savaşı’nı anlamaktan geçer. Tarih yapraklarına göre Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı olarak “Kara El” örgütü mensubu bir genç Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip’in bir yaz günü Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand ve eşi Sofia’yı suikast sonucu öldürmesi olarak geçer. Tüm dünyaya yayılacak olan bu kaosun sebebi sadece bir hükümdar bile olmayan veliahttın öldürülmesi miydi? Bir veliaht öldürmenin sonucu 10 milyon insanın ölümü, 15 milyondan fazla insanın sakat kalması mıydı? Hiç şüphe yok ki bu olay bir sebep değil, sonuçtur. Kaynayan uluslararası siyasette bardağı taşıran son damladır.

            Hassas dengeler üzerinde ilerleyen dönemin dünya siyasetinde bu suikast olayı akabinde devletler çok hızlı bir şekilde bloklaşmışlardı. Avusturya-Macaristan, Almanya’nın desteği ile Sırbistan’a savaş açmıştır. Almanya’yı gerekçe gösterip Rusya Sırbistan’ın yanında savaşa müdahil olmuştur. Sömürgecilik konusunda teknolojik gelişimini geç tamamlayan Almanya, İngiltere ve Fransa için tehdit olması hasebiyle bu ikilinin hangi safta yer alacağı da belirlenmiş oldu. Dünya’da dinamik dengeler sürekli değişmekteydi ve bunun neticesinde yeni gelişmeler ile dünyada iktidar yarışı tarihin her döneminde olduğu gibi yine tekrir etmişti. Dünya’da başat güç olma yarışında üzerinde güneş batmayan ülke İngiltere ve onun yakın müttefiki Fransa için Almanya çok büyük bir tehditti. Sömürgecilik yarışında Almanya’nın pazara ortak olmasını engellemek için bu büyük bir fırsattı.

            Osmanlı Devleti’ne bakacak olursak Sultan Abdülhamid Han’dan itibaren uygulanan denge siyasetiyle beraber, savaşın başında tarafsız kalmayı tercih etti. Madem savaş başlangıcını veliaht suikastıyla izah ettiysek, Osmanlı’nın savaşa katılımı ise Goeben ve Bresleu veya bizim verdiğimiz isimle Yavuz ve Midilli zırhlılarının Rus limanını bombalamasıdır. Osmanlı, Almanya’nın yanında savaşa girdiğini resmen ilan etmişti. İngiltere’nin emelinin Osmanlı toprakları olması, Osmanlı’ya İttifak ile İtilaf blokları arasında tercih şansı bırakmamıştı. Bununla beraber, Enver Paşa hükümetinin Alman sempatizanlığı, 500 bin vatan evladına ve 600 yıllık çınarın son bulmasına mal olacaktı.

            Osmanlı Devleti savaş başında tarafsızlığını ilan etmesine rağmen düzmece bir gerekçe ile savaşın merkezine çekilmesinin mutlaka arka planında haklı bir gerekçesi olmalıdır. İbn-i Haldun’un deyimiyle; “Coğrafya Kaderdir.” Jeopolitik okuma yapmadan Osmanlı’nın siyaseti ile ilgili konuşmak tarihi bir hata olacaktır. Jeolojik ve jeomorfolojik açıdan Osmanlı’nın sınırları, sanayi gelişimini tamamlamış sömürgeci emperyal devletler için biçilmiş kaftandı. Osmanlı’nın değeri hem geniş bir pazar olması hem de sömürgelere yakın olması ile sınırlı değildi.

            Buharlı makinelerin icadından sonra kitle üretim mekanizmalarında teknoloji hızla ilerlemiştir. İlk zamanlar enerji ihtiyacı kömür ile sübvanse edilmekteydi. Teknolojinin ilerlemesiyle enerji ihtiyacı için kullanılan hammadde de değişiklik oldu. Artık kömürün yerini “Kara Kan” yani “Petrol” almıştı. Petrol rezervlerine baktığımızda Osmanlı coğrafyası petrol konusunda tekel konumdaydı. Ondan dolayıdır ki Osmanlı’nın savaşa katılmasını en çok isteyen devletlerin başında İngiltere gelmekteydi.

            Birinci Dünya Savaşı’nın hazırlık sürecine baktığımızda Osmanlı üzerinde emeli olan devletler Osmanlı’yı çembere alacak şekilde kuşatmışlardı. Stratejilerini bu şekilde geliştirenlerin başında İngiltere gelmekteydi. Dönemin başat gücü İngiltere, bu minvalde Balkanlarda etnik milliyetçiliği işledi, kuzeyde ve Kafkaslarda Ruslarla, doğuda ve Hazar coğrafyasında Ermenilerle anlaştı. Güney coğrafyasında Arap halklar üzerinde Türkler sizi sömürüyor, bağımsız (!) Arap devletleri kurma vaadiyle bu coğrafya üzerinde ayrılıkçı tohumlar ekti.

            Bu çember Anadolu’yu kuşatma harekâtıydı. Günümüze geldiğimizde ise geçen yüzyılda değişenin sadece aktörler ve amaçlanan olmasının dışında uygulanan stratejinin aynı olduğu aşikârdır. Dönemin jandarması nasıl İngiltere ise şuanda da görünen jandarma ABD’dir. ABD’nin Anadolu bölgesinde uyguladığı politikalara bakacak olursak önceki strateji ile “paralel” olduğu düpedüz ortadadır.

Böl-parçala-yönet sistematiğiyle parçalı haldeki Balkanlarda söz sahibi olan ABD’nin, Anadolu’nun batısında Bulgaristan’da üssü bulunmaktadır, Yunanistan’a ise yeni üs kurmaktadır. Askeri müdahale ile Gürcistan’ı yani Kafkasları kontrol altına almıştır. Ermenistan yüzyıldır değişmeyen çizgisine Osmanlı bakiyesi Türkiye üzerinde de devam edip Türkiye aleyhine bir bölge olarak Türkiye’nin doğusunda durmaktadır. Güneyimizde önce Irak’ta daha sonra Suriye’deki ABD’nin konumu ortadadır. ABD, bu saydığımız bölgelerin tamamında üslere sahiptir. Çemberi bir kat daha genişlettiğimizde Güneydoğu’da Pakistan’a yerleşmiş, Arap coğrafyasında devlet yönetimlerini kontrol altına alarak Türkiye ile Gönül Coğrafyasındakileri ortak paydada buluşmalarını engellemektedir.

Anadolu coğrafyası, geçen yüzyıldan bugüne stratejik ve jeopolitik öneminden bir şey kaybetmediği gibi geçen zaman zarfında daha da artmıştır. Bu etkenlerin dışında yüzyıl önce petrol için gelinen bu coğrafyada bu sefer gelme nedenleri ise yine yeraltı kaynakları olan; “Bor, Toryum ve Uranyum” rezervleridir. Anadolu’nun topraklarının üstü olduğu gibi altı da son derece verimlidir.

Petrolün bilinen rezervleri ile ömrü yakın bir tarihte son bulacaktır. Dünya’da başat güç olmak isteyenler, mutlaka petrol sonrasının hazırlığını yapmak durumundadır. Bu netice ile gelecek stratejilerini bunun üzerine inşa etmeleri gerekmektedir. ABD’nin bekası için nerede neye ihtiyacı varsa, dünya üzerinde orada savaş, kaos, çıkmaz bulunmaktadır.  

Anadolu coğrafyasının imkânlarını kullanmak için iki ihtimal bulunmaktadır. Ya yönetimi kendi güdümlerinde kukla bir organizasyon kurmak ya da fiili bir operasyonla, savaşla bölgeyi ele geçirmektir. Yüzyıl öncesindeki tehlikenin farkında olan Sultan Abdülhamid Han, “Hasta Adam” Osmanlı’da uyguladığı politikalar ile iktidarda olduğu sürece İngiltere’ye bölgede imkân vermemiştir. Kâh ajanları vasıtasıyla İngiltere’nin Hindistan sömürgesinde ayaklanma organize ediyor, kâh IRA örgütünü büyüterek İrlanda’yı İngiltere’den kopartıyor, kâh da Teşkilat-ı Mahsusa’yı etkin kullanan Sultan, Kuzey Afrika’daki sömürgelerde de halkı organize edip kitlesel ayaklanmaları sağlıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı devamında da Türkiye petrol bölgelerinden çekilmeseydi savaş bitirilmeyecekti. Bu coğrafyada geleneğinden hareketle tarihin her döneminde çeşitli sıkıntılara sahne olmuştur. Günümüzde de durum pek farklı değildir. “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir.” Sözünden de anlaşılacağı üzere bu topraklara 1071’de geldiğimizden beri, birilerinin bu coğrafya ile hesaplaşması bitmemiştir.

Türkiye’ye farklı zamanlarda farklı erkleri kullanarak operasyon çekmeye kalkıştılar. Sistematik olarak Türkiye’ye sürekli operasyon çekilme nedeni budur. Anadolu coğrafyasına yapılan hiçbir olay tesadüf eseri meydana gelmemiştir. Çünkü artık bölgesinde seyirci değil aktör bir Türkiye mevcuttur. Bölgedeki diğer devletlerde alıştıkları gibi istediklerini kabul ettirecekleri kukla bir Türkiye istemektedirler. Türkiye uyguladığı politikalarla dış mihrakların bu taleplerinin aksi yönünde hareket etmektedir. Türkiye, bölgesindeki gelişmelere reaktif ve proaktif müdahaleler ile hem sahada hem masada olacağını deklere etmektedir.

 Son dönem operasyonlarına bakacak olursak “Türk Baharı” olarak da nitelendirilen dış destekli bir bahar kalkışması, başarısız “Gezi Park” eylemleri, 17-25 Aralık Yargı Darbe Girişimi, 7 Şubat MİT Operasyonu ve daha niceleri…

En son 15 Temmuz’da Türkiye’ye son darbeyi vurmaya geldiler. 15 Temmuz Darbe Kalkışması, sadece şerefli Türk Ordusunun içindeki akıllarını, cüzdanlarını bir yerlere kiraya vermiş bir avuç üniformalı hainin organizasyonu değildi. Daha önceden provası defaatle yapılmış çok uluslu operasyondu. 1980’de “Bizim çocuklar başardı.” İfadesini kullananların çocuklarının bu sefer başarısız olduğu bir kalkışmaydı.

1915’te Çanakkale nasıl bu coğrafyada “SON KALE” ise günümüzün Türkiye’si de aynı konumdadır. Nasıl ki Çanakkale’de “İmanın İmkanı Yendiği Yer” dedirtecek milli şuur ve inanç varsa 15 Temmuz gösterdi ki Türkler; bu bağımsızlık bilincinden, milli şuurundan, vatan savunma refleksinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Namık Kemal’in de dediği gibi “Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır...

Yüzyıl önce Havranlı SEYİT ONBAŞI, 215 okkalık mermiyi tek başına kaldırma kudretini nasıl bulduysa, birliğini ele geçirmeye gelen haini gözünü kırpmadan tereddüt etmeden vatan savunması için kendini feda etmeyi göze alıp şehadete koşan Niğdeli ÖMER HALİSDEMİR’in haleti ruhiyesinde ne fark var? İmkânsızlıklar içerinde düşmana aman vermeyen Akif’in deyimiyle “Bedrin Aslanlarına” atıfta bulunarak şereflendirilen Çanakkale’deki vatan evlatlarıyla, 15 Temmuz’da tankların karşısını sadece elinde Türk Bayraklarıyla çıkan bu aziz vatanın evlatlarının arasında “RUH” konusunda bir fark mı?

15 Temmuzda geldiler başaramadılar, yine gelecekler…

Başaramayacaklar,
Milletimizi bölemeyecekler,
Bayrağımızı indiremeyecekler,
Ezanlarımızı Susturamayacaklar,
Vatanımızı Parçalayamayacaklar,
Devletimizi Yıkamayacaklar…

Bu milletin azim ve kararlığı var. Bu milletin genlerinde vatan, bayrak, din savunması noktasında derin bir refleks ve inanç vardır. Sözlerime Mehmet Akif’in şu dizeleri ile son veriyorum: “Sahipsiz olan vatanın batması haktır, sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır...”

Saygılarımla

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 17.03.2018 - 16:14 -501-
Bu sayfayı paylaşın :