18 Ramazan 1438

-A A +A

Zekat

Zekât nedir?

Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allâh rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir. 
         Malî ibadetlerden biri olan zekât, İslâm'ın beş temel esasından olup, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır.

Kuran-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin...” (Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20); “Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, arıtıp yücelteceğin bir sadaka al ve onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah işitendir, bilendir.”  (Tevbe, 9/103) buyrulmaktadır. 

Zekât kimlere farzdır?

Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için Müslüman, hür, akıllı, buluğ çağına erişmiş olması; borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla hakikatenya da hükmen artıcı, yani kazanç sağlayıcı nitelikte nisap miktarı mala sahip olması gerekir

Zekât vermenin belirli bir zamanı var mıdır?

Zekât vermenin belli bir zamanı olmayıp, farz olduğu andan itibaren verilmesi gerekir. Bunun için belli bir ayı veya Ramazanı beklemeye gerek yoktur. Ancak, zekât vermekle yükümlü olanların, yükümlü oldukları andan itibaren en kısa zamanda zekâtlarını vermeleri uygun olur. 

Zekât kimlere verilir?

Zekat ve fitrenin kimlere verilebileceği Kur'an-ı Kerim'de belirlenmiştir (Tevbe Sûresi, 60). Bunlar; fakirler, düşkünler, esaretten kurtulacaklar, borçlu düşenler, Allâh yolunda cihada koyulanlar, yolda kalmış olanlar, zekat toplamakla görevlendirilen memurlar ve müellefe-i kulûb adı verilen, kalpleri İslam'a ısındırılmak istenen yeni Müslüman olmuş kimselerdir

Zekât Kimlere Verilmez?

Zekât ve fitrenin, Tevbe sûresinin 60. ayetinde sayılanlar dışında kalan kişi ve kuruluşlara verilmesi caiz değildir. Ayrıca zekât verilecek kişi, bu şartları taşısa bile; 
1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalarına, 
2) Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklarına, 
3) Müslüman olmayanlara, 
4) Karı-koca birbirlerine, 
Zekât veremez. 


 

SÜNNET

IV. HADİS-SÜNNET-RE’Y BAĞLAMINDA HANEFÎLERİN DURUŞU

Hadis ve sünneti hukuka ilişkin bir kaynak olarak kabul etme açısından Ebû Hanife ve takipçilerinin diğer imamlardan hiçbir farkları yoktur. Hanefî mezhebinin genel ilkesi şudur: “Peygamberimizin üzerinde konuştuğu her şey, biz duyalım ya da duymayalım, başımız ve gözümüz üstünedir. Biz bunun, peygamberimizin söylediği gibi olduğuna inanırız. Şu da bilinmelidir ki, öğrendiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en faziletlisi sünnettir”.

İmam Ebû Hanife hadis alma kriterini şöyle belirler: “Peygamberimizden gelen hadislerin başımız üzerinde yeri vardır (yani, alıp kabul ederiz); sahâbeden gelenleri alıp almamakta muhayyeriz (yani, bir sahabiden gelen haberi bir başka sahabiden gelen habere tercih etme hakkımız vardır); tâbiûndan nakledilen haberlere gelince, onlar adamsa, biz de adamız (yani, onların içtihatta bulunduğu gibi biz de içtihatta bulunarak çözümler üretebiliriz)”. Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Ebû Hanife Kur’an ve sünnetten sonra sahâbilerin ortak görüşlerini bağlayıcı görmekte, fakat farklı düşündükleri hususlarda kendisine bunlar arasında bir tercih yapma hakkı tanımaktadır. Ebû Hanife bu tercih hakkını bazen sahâbiler arasında bazen de sahâbilerin naklettiği rivâyetler arasında kullanmaktadır. Nakledildiğine göre İmam-ı A’zam’a “eğer senin görüşün Ebû Bekir’in görüşüne ters düşerse ne yaparsın?” diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: “Ebû Bekir’in görüşünün lehine kendi görüşümden vazgeçerim. Hatta Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin görüşleri lehine de kendi görüşümden vazgeçerim”. Ebû Hanife’nin “ben de tâbiûn gibi içtihad ederim” ifadesinden anlaşıldığına göre, imam tâbiûnun söz ve uygulamalarını bağlayıcı görmemektedir. İsabetli gördüğü yerlerde onlara uymuş, zaman zaman da kendi hocaları bile olsa tâbiûndan bazılarının görüşlerine katılmamıştır. Öğrencileri de ona karşı tıpkı onun kendi hocalarına karşı göstermiş olduğu tavır ve yaklaşımı sergilemiştir.

Zaman zaman Ebû Hanife ve arkadaşları hadislere aykırı davranmakla itham edilmişler; onlar da bu ithamları bizzat kendileri reddetmişlerdir. Ebû Hanife bir meselede kendisine, hadise muhâlif davrandığı söylenince, hemen dayandığı hadisi zikrederek şöyle demiştir: “Allah, rasûlüne muhâlefet edene lanet etsin. Allah, rasûluyla bize ikramda bulundu ve bizi O’nunla kurtardı”. Yine imam şöyle bir savunmada da bulunmuştur: “Bizim, kıyası nassa (âyet ve hadis) öncelediğimizi söyleyenler, yalancıdırlar ve bize iftira atmaktadırlar. Âyet ve hadis bulunduktan sonra hiç kıyasa ihtiyaç kalır mı ?”. Bu bağlamda şu da rivâyet edilmiştir: “Ben önce Allah’ın kitabıyla, sonra da sünnetle amel ederim. Daha sonra ise sahâbenin üzerinde ittifak ettiği hükümleri, ihtilaf ettiği hükümlere takdim ederim (öncelerim). İşte ben ancak, bunları yaptıktan sonra kıyasa müracaat ederim”.

Bunların yanı sıra Ebû Hanife’den, sünnete uymayı teşvik eden bazı rivâyetler de nakledilmiştir. Örneğin; bir gün Ebû Hanife’nin de içinde bulunduğu hadis okunan bir ilim meclisine birisi gelir ve “bırakın şu hadisleri” der. İmam, adamı şiddetli bir şekilde azarlayarak “eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kur’an’ı anlayamazdık” diye karşılık verir. Yine onun “insanların arasında hadis talep eden kimseler bulunduğu sürece, bu insanlar iyi olmaya devam edeceklerdir; hadissiz ilim peşine düştükleri zaman ise bozulacaklardır” dediği nakledilmiştir. Ayrıca Ebû Hanife’nin, kendisinden sonra gelen hadis âlimleri tarafından zayıf sayılan bazı hadisleri bile kıyasa takdim ettiği (öncelediği) ve bazı kıyaslarından da vazgeçerek hadise döndüğü tespit edilmiştir.

Görüldüğü üzere İmam-ı A’zam, hakkında sahih hadis bulunan bir meseleyle karşılaştığında o hadise göre davranırdı. Eğer ilgili meselede güvenilir bir hadis bulamazsa, sahâbe ve tâbiûndan gelen rivâyetleri değerlendirir; en sonunda da kıyasa müracaat ederdi. Ona göre, Kur’an, sünnet ve sahâbenin icmâsı karşısında görüş (re’y) beyan edilemez. Fakat ashâbın ihtilaf ettiği noktalarda kitap ve sünnete en yakın bulunan bir görüş tercih edilebilir. Bunların dışında olan hususlarda ise içtihat edilir. İmam yaptığı bu uygulamayı da “bizim ilmimiz işte bu re’ydir ve hiç kimseyi bunu kabul edip itaat etmeye zorlamayız; elimizden gelenin en iyisi budur; kimin yanında bundan daha iyisi varsa, getirsin onu kabul edelim” ifadeleriyle dile getirmiştir. Ebû Hanife ve arkadaşlarının bu yönü diğer ulemâ tarafından da takdirle karşılanmıştır. Örneğin; hadisçilerden birisine bir mesele hakkında soru sorulunca, o hadisçi Ebû Hanife’nin bulunduğu ilim meclisini işaret ederek şöyle demiştir: “Sorunuzu şu mecliste bulunanlara sorunuz. Zira onlara bir mesele sorulduğu zaman, isabetli bir karara varıncaya kadar kendi aralarında bilgi ve fikir alışverişinde bulunurlar”.

Netice itibariyle İmam-ı A’zam Ebû Hanife, kendisinden öncekilerin metot ve uygulamalarını da göz önünde bulundurarak, çok planlı bir şekilde islâmî hukukun sistemleştirilmesi için elinden gelen bütün çabayı sarfetmiştir. Bu çerçevede oluşan hanefi mezhebinin temel dayanaklarını da dört noktada toplayabiliriz: Kur’an, sünnet, icmâ ve kıyas.

VII. İSLÂM AKAİDİNİN KAYNAKLARI

A. Vahiy: Kitap

Akaid dinin inanç esaslarıdır. Bunun da tek kaynağı vardır: Allah’ın peygamberine gönderdiği Vahiy. Vahyin, iki temel özelliği vardır:
1. Vahiy bir melek (er-Rûhu’l-Emîn) aracılığı ile peygambere ulaşır.
2. Sadece vahyi alan değil, tebliğe muhatap olan herkes vahyin getirdiği hükümlerle sorumlu tutulur, yani vahiy hüküm koyucudur.

Şemada görüldüğü gibi, vahiy, er-Rûhu’l-Emîn veya Cebrâil adı verilen güvenilir meleğin eli ile ilâhî alandan (lâhût) beşerî alana (nâsût) indirilmekte (inzâl), korunmuş (ma‘sum) bir peygamber aracılığı ile de mükellef olan insanlara ve cinlere ulaştırılmaktadır (tebliğ). Bundan dolayı Kur’an “İçinde hiç şüphe bulunmayan bir kitaptır” (el-Bakara 2/2). Bu da vahyin hem peygamberin algılaması hem de onu aktarması noktasında Allah’ın koruyuculuğu altında olduğunu gösterir. Nitekim Hz. Peygamber’e hitaben “Onu çarçabuk almak (ezberlemek) için dilini ağzında oynatma. Onu kalbine toplamak (kavratmak) ve okutmak (aktarmanın güvenliğini sağlamak) bize düşer” (el-Kıyame 75/16-17) buyrulmaktadır. Bir başka ayette ise “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” (el-Hicr 15/9) buyrularak korumanın hem inzâli hem de tebliğ ve sonrasını da kapsayacak genişlikte olduğuna işaret edilmektedir. Burada üzerinde durulması gereken en önemli husus, peygamberin korunmuşluk (ma‘sumiyet) sıfatıdır. Bu sıfat sadece Peygamberlere verilmiş olduğundan, onların dışında hiç kimsenin bilgisi “yakîn=kesinlik” niteliğine haiz değildir.

Buraya kadar bahsettiğimiz vahiyden maksat Kur’an’dır. Çünkü Hz. Peygamber’in vefatı ile vahiy artık kesilmiştir ve Kur’an tamamlanmıştır. Vahyin devamı söz konusu olmadığı gibi yeni bir Kur’an veya Kur’an’a yeni eklemeler den de bahsedilemez. Bundan dolayı bizim bakımımızdan vahiy, Hz. Peygamber’e indiği şekliyle gelen ve bugün elimizde bulunan Kur’an’dır. Kur’an’dır. Kur’an, günümüze gelinceye kadar her çağda yalan üzere birleşmeleri düşünülemeyecek topluluklar eliyle bize tevatür yoluyla sağlam bir şekilde ulaşmıştır.. Böylelikle Kur›an, hem lafzı hem muhtevası hem de bize kadar gelişi bakımından tam ve güvenilir bir kaynaktır.

B. Sünnet

İnanç esaslarının ikinci kaynağı peygamberdir. Peygamber söz, uygulama ve kabulleriyle (kavl, fiil ve takrir) vahyin birinci dereceden yorumcusudur ve bu yönüyle de önem arz etmektedir. Öte yandan peygamberin yorumu da yine ilahî gözetim altındadır. Bu aynı zamanda peygamberin masumluğunun da gereğidir. Nitekim “Sana Kur’an’ı okuduğumuzda onun okunuşunu takip et sonra onun açıklaması/yorumu (beyân) bize düşer” (el-Kıyâme 75/18-19) mealindeki ayette Kur’an’ın peygamber tarafından açıklanması ve uygulamasının da ilahî kontrol altında olduğu ifade edilir. Ayrıca “O kendinden bir şey söylemez ne söylüyorsa vahiydir” (en-Necm 53/3) mealindeki ayette özellikle peygamberin söz, fiil ve kabullerinin ilahî gözetim ve denetim altında olduğunu gösterir. Kur’an’da bazı peygamberlerin bir kısım fiil ve davranışlarından dolayı uyarılması peygamberlerin gözetim ve denetim altında olduklarının en büyük belgesidir. Ancak peygamberin yorumlarının akaid bakımından kesin delil (yakîn) olması için bize kadar tevatürle ulaşmış olması gerekir. Zira tek kişinin getirdiği haber (haber-i vâhid), bu haberi getiren (râvî) sahabe bile olsa ‘ma’sum yani korunmuş’ olmadığından, inanç konularında kesin delil kabul edilmesi uygun bulunmamıştır. (Râzî, Esâsü’t-takdîs, s. 189). Zaten içerik bakımından da peygamberin söz, fiil ve takrirleri Kur’an ayetlerine eşdeğer olacak şekilde vahiy kategorisine dahil edilmemiştir. Bu durumda bir hadîsin akaid konusunda kesin delil olabilmesi için, mütevâtir olması gerekir. Buna göre akaid alanında bir hadîsin delil olması, mütevatir olmasıyladır. Bunun anlamı eğer bir inanç esası, Bu iki şarttan yani mütevatir olarak ulaşma ve üzerine ihtilaf edilmeme şartlarını taşımıyorsa inkarı küfrü gerektirmez. Açmak gerekirse bir inanç esası halde Hz. Peygamber’den bize mütevatir yolla ulaşmamışsa veya böyle ulaştığı halde sahabe döneminden itibaren üzerinde ihtilaflar olduysa bu inanç esası zannî delile dayalı bir inanç esası kabul edilir ve inkarı küfrü gerektirmez. Çünkü mütevatir yolla ulaşmaması delili sübut bakımından, üzerinde ihtilaf edilmesi de delili delalet bakımından zannî duruma düşürür. Sübut ve delalet bakımından yani delilin gerçekliği ve muhtevası bakımından kesin olmayan bir delile inanma zorunluluğu bulunmadığı gibi, böyle bir delil ile bir hususa inanılması da sakınca oluşturmaz.

Bu yargı, ahad haberlerin akaid alanında hiç delil olmadığı veya şu ana kadar alimler tarafından delil kabul edilmediği anlamında alınmamalıdır. Aksine, ahad haber sübut bakımından zannî delil sayıldığı ve bu yüzden verdiği bilgi de kesinlik ifade etmediği için ona dayandırılan hüküm de zannî hüküm olacaktır yani mütevatir haber gibi bağlayıcılığı olmayacaktır. Bu tür zannî delillere dayalı itikadî hükümler, zannî hükümler olacağından, bunlara inanmak dinen sakıncalı olmadığı gibi inanmamak da, yine dinen sakıncalı değildir. Diğer bir deyişle ahad haberin zan ifade etmesi demek, onun itikat alanında kullanılmaması değil, ondan elde edilen hükmün iman-küfür gibi itikadî sonuç doğurmaması anlamına gelir. Daha açık ifade ile zannî delillere dayalı zannî bir itikat esasının inkârı, küfrü gerektirmez; inanılması da, dinî açıdan sakınca doğurmaz.

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 13.06.2017 - 10:29 -281-
Bu sayfayı paylaşın :