19 Ramazan 1438

-A A +A

Şehitlik

Şehit Kimdir?

Allah yolunda canını feda eden bir Müslümana şehi denir.

Şehitlik, İslâm'da en büyük mertebedir. Şehitlerin Allah katında kadir ve kıymetleri pek yücedir. Âhirette en büyük rütbenin peygamberlikten sonra şehitlik olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki, şehitlerin bütün günah ve kusurları Allah tarafından affedilmektedir.

Müslümanları, düşmanlarına üstün kılan en mühim esaslardan biri "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi!.." inancıdır. Bu durum, ayette "iki güzelden biri" şeklinde ifade edilmiştir. (Tevbe, 9/52) Yani, mü´min için savaşta iki güzel neticeden biri vardır: Ya galip gelecek, ya şehit olacaktır. (İbnu Kesir, IV/102; Nesefi, II/130)

Halid b. Velid´in İran komutanına söylediği şu sözler, şehitlik kavramının Müslümanlara neler kazandırdığını gösteren güzel bir misaldir:

"Sizin, hayat ve şarabı sevdiğiniz kadar, ölümü seven bir orduyla size geldim." (Abdürabbih, s. 387)

Şüheda hayatı, ruhani bir hayat, daha doğrusu hakiki bir hayattır. (Yazır, I/547) Ölümün acısını hissetmeden, kendini daha güzel bir âlemde bulur.

Hz. Peygamber (a.s.), Uhud´da hayatını kaybeden yetmiş şehitle ilgili olarak şunu bildirmiştir:

"Kardeşleriniz Uhud´da şehit olunca, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların cevfine(içine) koydu. Cennetin nehirlerinden içerler, meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altından kandillerde yerleşirler. Yiyecek, içecek ve istirahatlarının güzelliğini görünce,

"Keşke, derler Cennette hayatta olup, rızıklandırıldığımızı biri dünyadaki kardeşlerimize haber verse. Ta ki, cihaddan geri kalmasınlar, savaş esnasında kaçmasınlar." Cenab-ı Hakk;

"Sizin bu halinizi onlara ulaştıracağım." der ve şu ayetlerle bildirir." (Ebu Davud, Cihad, 25)

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Allah´ın lütfundan kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde, Rableri katında rızıklandırılırlar. Arkalarından gelecek olanlara şunu müjdelemek isterler: Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmezler. Allah´tan bir nimeti ve lütfu ve Allah´ın mü´minlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” (Âl-i İmran, 3/169-171)

2. Şehîd-i Kâmil Kime Denir?

Hem dünya hem de âhiret itibariyle şehit sayılan kimselere, şehîd-i kâmil denir. Bunlar muharebede öldürülenler yahut asiler, eşkıyalar, anarşistler veya evinde hırsızlar tarafından gadren ve zulmen öldürülen kimselerdir.

Bir Müslüman’ın şehîd-i kâmil sayılabilmesi bazı şartlar vardır:

1. Müslüman olmak.

2. Akıllı olmak.

3. Bâliğ olmak.

4. Vurulmanın akabinde hemen ölmüş olmak. Vurulduktan sonra, ölmeden önce, yeyip içer, tedavi görürse, vurulduğu yerden başka tarafa taşınırsa veya üzerinden bir namaz vakti geçecek kadar yaşarsa, kâmil şehidlik kısmından çıkar. Uhrevî şehîd olur.

5. Öldürülmüş olmasından dolayı, öldüren kimseye kısas icab eder. Yani, kasden öldürülmüş olmak. Hatâen öldürülme durumlarında, katile kısas vâcib olmadığı için, maktûl şehîd-i kâmil kısmına girmez.

Şehîd-i kâmiller, yıkanmadan kanlı elbiseleri ile gömülürler. Hz. Ömer (ra) ile Hz. Ali (ra) de bu şartlardan biri bulunmadığı için yıkandılar; Hz. Osman (ra) ise, yıkanmadan gömüldü.

 Şehîd-i Uhrevî Kime Denir?

Dünya itibariyle şehid sayılmayan, yani, yıkanıp kefenlenmiş olarak gömülen, fakat âhirette şehid muamelesi gören kimselere şehîd-i uhrevî denir. Şehîd-i kâmil olmanın şartlarından birini kaybeden kimseler, bu kısma girerler.

Bundan başka şu kimseler de âhiret şehîdi sayılır:

* Suda boğulanlar.
* Ateşte yananlar. (İbnu Mace, Cihad, 17)
* Enkaz altında kalanlar.
* Veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler.
* Sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler.
* İlim yolunda ölenler.
* Ciğer hastalıklarından ölenler.
* Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar.
* Baş ağrısından ölenler.
* Karın ağrısından ölenler.
* Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler.
* Cuma gecesi ölenler.
* Gurbet ilde vefat edenler.
* Akrep, yılan sokması gibi sebeplerle vefat edenler...

(Savaş dışındaki şehîdler hakkında hadisler için bakınız: Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I/22, 23, II/323, 325).

Şehidlerle İlgili Bâzı Hadîs-i Şerîfler:

"Malını müdafaada öldürülen şehiddir, ırz ve nâmusunu müdafaa ederken öldürülen şehiddir, nefsini müdafaada öldürülen şehiddir..."

"Şehidleri kanları ile sarın. Zira Allah yolunda açılan bir yara kıyâmet günü mahşere geldikte, o yara, rengi kan rengi, kokusu misk kokusu olarak kanar..."

"Şehidler cennetin kapısında, nehrin parlak zinetinde, yeşil çadırdadır. Sabah - akşam rızıkları Cennetten onlara gelir."

"Ma'rûfu emr ve münkeri nehiyden dolayı katledilen şehiddir."

"Kim cuma günü vefat ederse şehiddir." 

"Kim hayvanından düşüp ölürse o kimse şehiddir."

"Suda boğulan şehiddir, ateşte yanarak ölen şehiddir, gurbette garip ölen şehiddir, zehirli hayvan sokmasından ölen şehiddir, karın ağrısından ölenler şehiddir, bina yıkılıp altında kalarak ölen şehiddir, evinin üstünden (damdan) düşerek boynu kırılıp ölen şehiddir, üzerine büyük taş düşüp ölen şehiddir..."

"Din kardeşini müdafaada katlolunan şehiddir, mâsum olan komşusunu savunurken öldürülen de şehiddir..."

"Şehidin borçtan başka bütün günahları mağfiret olunur."(Müslim)

“Bir Müslüman cuma günü veya gecesi ölürse Cenab-ı Hak onu kabir fitnesinden (sualinden ve azabından) kurtarır.”(Tirmizî, Cenâiz: 73; Müsned, II/176)

Bâzı âlimler denizde şehid olmanın, kul borcuna dahi kefaret olacağını ileri sürmüşlerdir.

"Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) yetmiş kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî).

"Kıyâmet gününde üç sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler..." (İbni Mace, Zühd 37)

Şehit olan insanların kul hakkı dışındaki bütün günahları affedilir. Şehit olmak, herkese nasip olmayan büyük bir şereftir ve müminler için mükemmel bir nimettir. Güzel bir şekilde yaşamak, ondan sonra Allah yolunda O'nun rızası için şehit olmak, her müminin hayal ettiği bir mutluluktur. İman sahibi olan insanın böyle bir şuur ve düşünce ile yaşaması, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) tarafından ne kadar güzel bir şekilde övülmüştür!

"Şehid olmayı Yüce Allah'tan samimi olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehidlerin derecesine eriştirir." (Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Davud, İstigfâr, 26; Neseî, Cihâd, 36; ibn Mâce, Cihâd, 15)

 

 

SÜNNET

IV. HADİS-SÜNNET-RE’Y BAĞLAMINDA HANEFÎLERİN DURUŞU (Devam)

Ortaya yeni bir şeyler koyan kimselerin bir takım eleştirilere uğramış olması, hanefilerin de ortak kaderi olmuştur. Bu yenilik, Ebû Hanife ve arkadaşlarının yaşamış oldukları çevrede karşılaştıkları problemleri çözüme kavuşturup, hakkında nas olmayan meseleleri re’yle hükme bağlamaktan başka bir şey değildi. İşte bu durum, onların hadislere aykırı davranmakla itham edilmeleri gibi, aynı şekilde re’y ile hüküm vermede de çok ileri gitmekle eleştirilmelerine sebep olmuştur. İmama yöneltilen en önemli eleştiri, onun, Hz. Peygamber’in hadislerini terkederek kendi re’yi ile amel etmiş olduğuna ilişkindi. Fakat meselenin hiç de öyle -zannedildiği gibi- olmadığını birkaç örnekle somutlaştırmak isteriz. Şöyle ki:

Peygamberimizin “alıcı ve satıcı birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler” dediği rivâyet edilmiştir. Hadisçilerin bir kısmı bu rivâyeti “yer değişikliği ve mekan farklılılığı” olarak anlamışlardır. Yani, alışverişin gerçekleşmesi için alıcı ve satıcının birbirlerinden ayrılmaları gerektiği şeklinde değerlendirmişler; fiziksel olarak birbirlerinden ayrılmadıkları müddetçe de alışverişin kesinleşmeyeceğini belirtmişlerdir. Ebû Hanife de onlara karşı “eğer iki taraf bir gemi içinde ya da hapiste tutuklu bulunuyorlarsa nasıl ayrılacaklar?” diye cevap vermiştir. İmama göre, “ey iman edenler, mallarınızı aranızda bâtıl yollarla yemeyiniz. Karşılıklı rıza ile olan ticaret ise bunun dışındadır” (Nisâ, 4/29) âyeti ile, iki tarafın îcab (talepte bulunma, istek) ve kabulü ile alışveriş tamam olmuş olur. Ebû Hanife hadisteki “ayrılma” kelimesinden, “söz” ile ayrılmanın kasdedilmiş olduğunu, yani müşteriden “kabul beyanı” çıkmadan satıcının vazgeçebileceğini ifade etmiştir. Buna delil olarak da “ehl-i kitap kendilerine apaçık hüccet geldikten sonra ayrıldılar” (Beyyine, 98/4) ve “hepiniz Allah’ın ipine sıkıca tutunun ve ayrılmayın” (Âl-i İmrân, 3/103) âyetlerindeki ayrılmanın, bedenlerin ayrılması değil de sözle olan ayrılma olduğunu zikretmişlerdir.

Bir diğer örnek ise savaşa atlı olarak katılan (süvari) ile yaya katılanın ganimetten alacakları payın miktarıdır. Buradaki tartışma noktası da peygamberimizin “atlıya üç, yayaya bir pay verilir” hadisine karşılık, Ebû Hanife’nin kendi kriterlerine göre sahih kabul ettiği rivâyetlerden ve Hz. Ömer’in sözünden hareketle, atlıya iki ve yaya askere de bir pay verileceğidir. Ebû Hanife, rivâyetlerin atlıya üç hisse verilmesinde ittifak hâlinde olmadıklarını, buna mukâbil kendine ve atına birer hisse verilmesinde ittifak ettiklerini dikkate almıştır. Ve dolayısıyla “bir ata müslümanın payından fazlasını veremem” diyerek de kendi kanaatini belirtmiştir.

Son bir örnek de kurbanlık develere işaret koymakla ilgilidir. Hz. Peygamber ve arkadaşları kurbanlık develere, vücutlarını çizerek işaret koymuş oldukları halde, İmam Ebû Hanife “böyle yapmak işkencedir” demiştir. Hac ibadeti sırasında kesilecek kurbanlık hayvanların işaretlendiğine dair hadis, hadisçiler açısından doğru olabilir. Ancak daha sonrakilerin bazı hususlarda peygamberimizin yaptıklarını, sebep ve hikmetini düşünmeksizin abarttıkları, işaretlemeyi hayvanı yaralama derecesinde ileri götürdükleri görülmektedir. Bu açıdan, kurbanlık develere, peygamberimizin işaret koyması ile ondan sonra gelen kimselerin bunu yaparken hayvanların canını düşünmesi arasında bir fark bulunmaktadır. Zaten Ayşe annemiz bu durumu fark ederek bunu terketmiş ve İbn Abbas da bunu yapıp yapmamakta insanları muhayyer kılmış, yani serbest bırakmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı da Ebû Hanife, kendi zamanındaki insanların böyle bir şeyi yapmasını “işkence” olarak nitelendirmiş olmalıdır.

Bu anlatılanlardan hareketle şunu tekrar belirtmekte fayda vardır ki, o da fıkhın kaynağının Kur’an ve sünnet olduğudur. Fakat bu ikiliden hüküm çıkarabilmek için Kur’an ve hadis ilimlerinin iyi bilinmesi gerekir. Bu bağlamda İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin çok mânidâr olan şu benzetmesi nakledilir: “Fıkıh öğrenmeksizin hadis talep eden kimse, hangi hastalık için gerekli olduğunu bilmeden ilaç toplayan eczacıya benzemektedir. Nihayet doktor gelir de, hangi ilacın hangi hastalık için şifa olduğunu açıklar. Hadis öğrenen kimse de böyledir; fıkıhçının yardımı olmadan hadislerin hükmünün ne olduğunu bilemez”. Bunun içindir ki, Ebû Hanife’nin yapmış olduğu söz konusu uygulama hakkında şu kanaat ifade edilmiştir: “Buna ‘Ebû Hanife’nin re’yi’ demeyiniz, ‘onun hadis tefsiri’ deyiniz”.

VII. İSLÂM AKAİDİNİN KAYNAKLARI (Devam)

C. Akıl

Akıl, her ne kadar duyular yoluyla elde ettiği bir takım verileri doğru kullandığı takdirde duyusal alanda başarılı neticeler elde etse de, duyusal alanın dışında aynı başarıyı gösterdiği söylenemez. Zaten öyle olsaydı, peygamberlerin gelmesine ve vahye gerek kalmazdı. Bundan dolayıdır ki, İslâm uleması “aklın her şeyi kavrayamayacağı için Allah, insanlara doğru yolu göstersinler diye vahiy ile teçhiz ettiği elçilerini göndermiştir” (Teftazânî, Şerhu’l-Akâid. s. 207) görüşünde birleşmişlerdir. Burada İmam Matüridî din ve şeriat ayrımına dikkat çeker. Ona göre din dediği Allah’ın varlığı, birliği ve rablığını bilme noktasında aklı bulunan kişi sorumludur. Ancak ibadet ve şeriat söz konusu olduğunda bir peygamber gönderilmesi zorunluluğu vardır. Kişinin nasıl ibadet edeceğini ve hangi kural ve esaslara göre hareket edeceğini bilmesi ancak bir peygamber gelmesi ve şeriat getirmesine bağlıdır. (Te’vilâtü’l-Ehli’s-Sünne, I, 528).

“Şeriat geldiğinde aklın görevi ve sınırı nedir?” denildiğinde burada akıl için ancak vahyi kavrama ve yorumlama alanı mevcuttur. Bu yüzden geleneksel kelâm kitaplarında peygamberliğin gerekliliği büyük ölçüde, genelde insanın, özelde aklın bütün alanları kavrama yetersizliğinden hareketle temellendirilir. Buna göre aklın genel ilkeleri kavrama noktasında bir başarısından söz edilebilirse de, ayrıntılar hakkındaki hükümlerde önemli zorluklarla karşılaşacağı bir gerçektir. Sözgelimi Mâtürîdîler’e göre her ne kadar akıl, genelde güzellikleri ve çirkinlikleri veya zararlı ve faydalı hususları (husun-kubuh) kavrarsa da, tek tek hangi nesnenin ya da olayın güzel ve çirkin olduğunu kavraması söz konusu değildir. Bu konuda gönderilen peygamber insanlara yardımcı olur. Peygamber, Allah’ın insanlara talimatları konusunda ayrıntılı bir takım açıklamalarda bulunur. Çünkü, özellikle itikat ve ibadet hususundaki bazı ayrıntıları insanın aklı ile bilmesi ve uygulaması mümkün değildir. (Ebü’l-Muîn en-Nesefî, et-Temhîd fî usûli’d-dîn, s. 43-44)

Ancak akıl için dünyevî hususlarda ve onların uygulamasında geniş bir alanın bırakıldığı da inkâr edilemez. Bu alanda insan, aklını kullanarak yeterli ve yetkin olduğu alanlarda çeşitli düzenlemeler yapabilir. Çünkü akıl insana, başta peygamber aracılığı ile gönderilen vahiy olmak üzere, kendisini (enfüs) ve dış dünyayı (âfâk) anlaması için verilmiştir. Nitekim Hasan-ı Basrî, “Bu Kur’an çok mübarek bir kitaptır. Onu sana indirdik ki, düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar.” (Sâd 38/29) mealindeki ayeti şöyle izah eder: “Kur’an’ı düşünmek demek onu akıl ile anlamak demektir. Bu, onun lafızlarını ezberleyip anlamlarını (hudud) göz ardı etmek değildir. Bir kimse çıkıp da “Hiç bir harfini eksiltmeksizin Kur’an’ı okurum” dese, ama Kur’an onun ahlakında ve davranışlarında görülmezse, aslında o Kur’an’ın tamamını eksik bırakmış, göz ardı etmiş olur.”

(Muhâsibî, Fehmü’l-Kur’ân, s. 276)

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 14.06.2017 - 00:01 -54-
Bu sayfayı paylaşın :