20 Ramazan 1438

-A A +A

Adalet, zulüm ve terör



Hayrettin Karaman

 

         Bugün yeryüzünde yaşayan insanların tamamı veya çoğu adaletten nasibini almış değildir. Adaletin zıttı olan zulüm insanları acıların ve ıztırabın içine gömmekte, dünyayı kendilerine zindan etmekte, bu yüzden insanlar tekâmüllerini tamamlama, insanlıklarının amacını gerçekleştirme yolunda ilerlemekten mahrum bulunmaktadırlar.

          Zulmün çeşitleri vardır; emeği ile hak ettiğini elde edememek, emeği söz konusu olmadan insan olduğu için hakkı olanı alamamak, elde ettiği ve kullanmakta olduğu hakkına başkalarının haksız olarak el koymaları ve kişiyi hakkından mahrum etmeleri zulmün en çok görülen şekilleri ve çeşitleridir.

Güçlünün, gücüne dayanarak –zekâ, beden veya sermayece– zayıf olanın zayıflığından yararlanarak hakkına tecavüz etmesi zulümdür; ferdin veya gurubun (mesela bir milletin) toprağını elinden almak, yurdunu yuvasını istiyla etmek zulümdür; bir kültür grubunun kültürünü yok etmek veya yozlaştırmak için çalışmak zulümdür; zayıf

ve geri kalmış toplulukların bu durumlarından yararlanarak emeklerini ve mallarını ucuza kapatmak ve onlara –tek satıcı olarak– kendindekini pahalı satmak zulümdür; muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak için yardım etmek yerine faizle ödünç para vererek borç ve ıztıraplarını arttırmak zulümdür; ayartılmış tüketicileri yaşatırken tüketici ve dolayısıyla ayartılabilir olamayacak kadar yoksul olanlara hayat hakkı tanımamak, onları insan saymamak zulümdür; topluluğunu olsa olsa israftan tasarrufa yöneltecek olan bir ekonomik krizi atlatabilmek için kemer sıkmaktan belleri incinmiş başka toplulukların ülkelerinde krizler icat etmek zulümdür; kendi toplum çıkarlarını arttırmak veya korumak için başka toplumların içine fitne, fesat, ihtilal, terör sokmak zulümdür...

            Adalet mülkün (devletin, bağımsızlık ve iktidarın) temelidir; zulüm ile abâd olunmaz ve devlet payidar olmaz; zalimin zulmü varsa mazlumun Allah'ı vardır;

“Zalimlere bir gün dedirir kudret-i mevlâ
Tallahi lekad âserakellâhu aleynâ” 

                                        (Ziya paşa)

Anlamı: Mevlâ’nın kudreti bir gün zâlimlere; “Yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur.” dedirir.  İkinci mısra Yûsuf Suresi 91. ayetten bir parçadır. Tamamı şöyle:

          “Kâlû ta(A)llâhi lekad âserakellâhu ‘aleynâ ve-in kunnâ leḣâti-în”

Kardeşleri de şöyle dediler: “Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik! ”


           Eşeğin canı acıyınca atı geçer.
           Kedi hayatından ümit kesince köpeğe saldırır (Şirazlı Sa'dî).
           Zulme uğrayanlar adaleti gerçekleştirmenin başka bir yolunu bulamazlarsa –normal şartlarda yanlış olan, yanlış sayılan– yollara da başvurarak, hukukun, ahlakın, geleneğin dışına çıkarak ihkak-ı hak etmeye, intikam veya sonuç almaya kalkışabilirler.
           Söz ve kanâatleri muteber olan fertlerin veya grupların "zulüm, haksızlık, adaletsizlik" olarak değerlendirdikleri işleri yapıp edenler; şikayetlere, uyarılara, öğütlere kulak vermeyenler bir gün başkalarının elinden bir felakete uğrarlarsa, hem onlar hem de felakete ağıt yakanlar bir de dönüp "sebep" üzerinde durmalı, sâikleri düşünmeli, tedbirleri bu yöne de kaydırmalıdırlar. Aksi halde zulüm zulme, şiddet şiddete kapı açabilir ve açıyor.

VİCDAN BULUR ÂSUDE TESELLİSİNİ DİN’DE

MES’UD EBEDİYET, BU HAYATIN ÖTESİNDE

3.jpg

Media Folder: 

          HÂŞÂ BİR ADALET GÜNÜ OLMASA İLERDE,

          İNSAN NEYE KATLANMALIDIR BİR SÜRÜ DERDE?”

                                                           (Ali Ulvi Kurucu)

(alıntı ve derlemedir)

 

I. HZ. PEYGAMBER’E İTAATİ EMREDEN ÂYETLER

Peygamberlere inanmak, iman esaslarımızdan birini oluşturmaktadır. İslam’ın temeli ve ilk şartı olan kelime-i şehâdetle de Hz. Peygamber’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu tasdik ederek kabullenmiş oluruz. Hiç şüphesiz ki, bu iman ve kabulleniş, peygamberimizin sadece mücerred varlığına iman etmekten daha öte bir anlam ifade etmektedir. Yani bu imanla söz konusu olan, O’nun Allah’tan alıp bize bildirdiklerine, bu bağlamda dile getirmiş olduğu emir, nehiy, haber, tavsiye ve açıklamaların doğruluğuna inanmaktır. İşte bu iman, Hz. Peygamber’e itaatin de ilk adımını teşkil etmektedir.

Biz de “Hadis ve Sünnete İlişkin Konular” başlığı altında işlenecek olan hadis ve sünnetin vahiyle bağlantısı, hadis ve sünnetin dindeki yeri, sünnetin bağlayıcılığı gibi konulardan önce, “Hz. Peygamber’e İtaati Emreden Âyetler” şeklinde bir başlık atmak ihtiyacı duyduk. Çünkü zikri geçen bu konular, doğrudan ya da dolaylı olarak Hz. Peygamber’e itaat etmeyi, O’na karşı çıkmamayı, O’nun hükümlerine boyun eğmeyi emreden âyetlerle bir bütünlük ve bağlantı içerisindedir. Diğer bir deyişle; birazdan üzerinde duracağımız ilgili konular, genellikle Hz. Peygamber’e itaati ya da O’na karşı çıkmamayı emreden âyetler çerçevesinde ele alınarak, bu eksende çizilen bir yol haritası bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu konuda Kur’an’da açık ve kesin ölçüler veren pek çok âyet vardır. Bu âyetlerden bazılarını burada paylaşmak istiyoruz:

De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır ve esirgeyendir” (Âl-i İmrân, 3/31).

De ki: Allah’a ve elçiye itaat edin! Eğer bundan yüz çevirirlerse, muhakkak ki Allah kafirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/32).

 

Allah’a ve elçiye itaat edin ki, size merhamet edilsin” (Âl-i İmrân, 3/132).

Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük başarı ve kazanç budur. Kim de Allah’a ve elçisine karşı gelir, O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu sürekli kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır” (Nisâ, 4/13-14).

Ey inananlar! Allah’a itaat edin; elçiye ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, – eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız – onu Allah’a ve elçiye götürün. Bu, hem iyidir ve hem de sonuç bakımından daha güzeldir” (Nisâ, 4/59).

Biz hiçbir elçiyi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik” (Nisâ, 4/64).

Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar” (Nisâ, 4/65).

Kim elçiye itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de itaatten yüz çevirirse, aldırma! Zaten biz seni onların üzerine bekçi göndermedik” (Nisâ, 4/80).

Kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra elçiye karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).

Allah’a itaat edin ve elçiye itaat edin, (kötü şeylerden) sakının! Eğer (kabul etmez) dönerseniz, bilin ki, elçimize düşen sadece açıkça duyurmaktır” (Mâide, 5/92).

VII. İSLÂM AKAİDİNİN KAYNAKLARI (Devam)

D. Bağlayıcı Olmayan Deliller

1. Keşif ve İlham

Keşif, genel kabule göre Allah’ın bazı sevgili kullarına ilham yoluyla çeşitli konularda bilgiler vermesidir. Diğer bir deyişle ilahî rızaya yönelişini hal ve hareketlerine yansıtan, bu yolla seven ve sevilen kul mertebesine erişen müminlere Allah’ın kendinden bir lütuf olarak bazı perdeleri açması ve kulunu bilgilendirmesidir. Bu mertebeye ulaşan kişiye de, Allah dostu anlamında ‘veli’ denilir.

Ancak önde gelen sufî düşünürlerin verdiği bilgiye göre, velî konumunda bulunan kişi, keşfi, kendi yetenek ve kapasitesine göre kavrar, dilinin döndüğünce aktarmaya çalışır. Bu yüzden algılama ve aktarma esnasında yapılabilecek bir yanlışlık veya meydana gelebilecek bir eksiklikten kulun kendisi sorumludur. Çünkü peygamber dışındaki kişilere ilahî bilgiyi alma ve aktarma noktasında bir garanti sağlanmış değildir. Onun için İbn ‘Arabî toplumda karışıklığa yol açacak bir keşfin açıklanmasını sakıncalı bulur. (Fütûhât, (OY), VII, 95-96) İmam Rabbânî, (ö. 1034/1624) keşfin doğruluk ve yanlışlık açısından içtihat gibi değerlendirilmesi ve müçtehidin içtihadındaki hata ihtimalinin, velinin keşfi için de söz konusu olması gerektiğine dikkat çeker (el-Mektûbât, I. 346). Bundan dolayı da, İslâm alimleri, itikadî ve amelî konularda hüküm verirken keşif ve ilhama hep ihtiyat ile yaklaşmışlar ve her ne kadar bilgi olmak bakımından bir değer ifade etse bile, kişinin kendisi veya başkası için bir hüküm oluşturma noktasında kesinlikle bağlayıcı olamayacağı sonucuna varmışlardır. Çünkü keşif veya ilham ile elde edilen bilgi kapalı, ispatı imkansız ve kişinin vicdanı ile sınırlıdır. Bu yüzden sufîlerin de içinde bulunduğu büyük çoğunluk, keşif veya ilhamın inanç alanında delil olmasını uygun bulmamıştır.

2. Rüya

Rüya, uyku halinde bazı harici etkenler sonucunda ruhi ve zihinsel dünyamızda ortaya çıkan sübjektif görüntülerdir. Bundan dolayı, rüyaların bağlayıcılığı söz konusu değildir. Rüyalardan Kur’an ve Sünnete aykırı olanların hiçbir değeri olmadığı gibi, aykırı olmayanların da bağlayıcı bir değeri bulunmamaktadır. Avf b. Malik’ten gelen rivayete göre “Hz. Peygamber rüyaların üç tür olabileceğini dile getirmiştir. Bunlar şeytanın vesvesesi ile insanın içine korku salan rüyalar, uyanıkken önem verilen hususların rüyada görülmesi ve peygamberliğin kırk altıda biri olarak nitelenen rüyalardır.” Ancak görülen bir rüyanın hangi kategoriye girdiğini tespit etmek çok kolay değildir. Bu yüzden Hz. Peygamber, kötü rüyaların kesinlikle anlatılmaması ve gören kişinin Allah’a sığınarak bunu zihninden atmasını buyurmuştur.

İyi bir rüyanın da her zaman ve zeminde anlatılması doğru değildir. Nitekim Hz. Yakub, oğlu Yusuf’a hitaben “Yavrucuğum, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma. Sana bir tuzak kurabilirler. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır” (Yusuf 12/5) ayetinin tefsirinde Kurtubi rüyaların gizli tutulması gerektiği yönünde kanaatini ortaya koyar ve ardından Hz. Peygamber’den: “Görülen bir rüya, kişi onu anlatmadıkça bir kuşun ayağında asılı gibidir. Anlattığı zaman düşer ve kaybolur. Bu yüzden şefkat sahibi, samimi, aklı başında ve iyiye yoracak bir kişi bulmadan kimse rüyasını anlatmasın” sözünü nakleder. İmam Malik de hayra yoracak birini bulmadan rüyanın herkese anlatılmamasını, rüya yorumlayan kişinin de ya hayır konuşması ya da susmasını tavsiye etmiştir. Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a hitaben söylediği söz dikkate alındığında en doğrusunun rüyaların gizli tutulması gerektiğidir. Nitekim Hz. Peygamber’in “Her güzel nimete karşı insanların içinde haset oluşabileceği” yönündeki tespiti de bu doğrultudadır. Zaten kötü ve çirkin rüyalar asla anlatılmamalı, Allah’a sığınmak suretiyle unutulmaya terkedilmelidir. Kurtubî’nin naklettiği bütün bu bilgiler gösteriyor ki, rüya kişinin hayatında belirleyici bir rol oynamamalıdır. Zaten İslam uleması rüya ile amel edilemeyeceği konusunda neredeyse ittifak halindedir. Yukarıdaki ayet ve Hz. Peygamber’in sözleri de bu ittifak için en büyük kaynak ve dayanaktır.

Kişinin görmediği bir rüyayı anlatması ise Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Yalanların en büyüğü kişinin görmediği rüyayı gördüm diye anlatmasıdır.” (Buhari, Tabir, 45; Müsned 2/96, 119) sözü kapsamına girer.

İlim geleneğimizde tercih edilen görüşe göre Hz. Peygamber rüyada ancak aslî şemâili yani kendi gerçek dış görünüş ve özellikleriyle görülebilir. Çünkü şeytanın onun bu aslî şekline bürünüp görünmesi söz konusu değildir. (bk. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XV, 25; İmâm Rabbânî, el-Mektûbât I,112 (107. Mektup). Ancak asli suretini görmemiş bir kimsenin gördüğüne de itibar edilmez. Nitekim rüyasında Allah Resûlünü gördüğünü iddia eden bir kimseye İbn Abbas, gördüğü şahsın özelliklerini sorma gereği hissetmiş, rüya gören kişinin tasvirinin Hz. Peygamber’in dış görünümüne uygun olduğunu anlayınca “Doğru, sen gerçekten Allah Rasülünü (s.a.v.)’i görmüşsün” diye onay vermiştir (bk. Hâkim, Müstedrek, IV, 393). İmam Buharî de kendi hocalarının “Peygamber’i rüyada görmek, kişinin onu ancak hayatında kendine özgü sureti üzere gördüğü zaman gerçekleşir.» görüşünü benimsediklerini nakleder (Buhārî, Ta‘bir, 10). Dolayısıyla Hz. Peygamber’i gerçek hayatta görmemiş ve O’nun suret ve şemailini bilmeyen kişinin rüyada Hz. Peygamber’i gördüğünü iddia etmesi bir gerçeğe tekabül etmez.

Sonuç olarak Keşif, Keramet, rüya ve benzeri kesin olmayan delillerin bir bağlayıcılığı söz konusu değildir ve bunlarla kesin bir hüküm ortaya konulamaz. Diğer bir deyişle bunun ne kişisel ne de toplumsal bazda bir bağlayıcılığının olması söz konusu değildir. (bk.) (bk. Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 22-24; Kurtubî, el-Cami’ li ahkâmi’l-Kur’ân, nşr. M.İ. el-Hafnavî-M.H. Osman, Dâru’l-Hadîs, Kahire 1423/2002, V, 113-118; İbn Arabî, Futûhât, (O.Y.), IX, 131-132, 282-283; Teftâzânî, Şerhu’l-akâid, s. 72-74; İbn Haldûn, Şifâü’s-sâil, s. 61-69 Yazır, Hak Dini, VI, 4259-4260).

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 15.06.2017 - 00:01 -55-
Bu sayfayı paylaşın :