22 Ramazan 1438

-A A +A

İslam'da Örf ve Kültüre Bir Bakış

İSLÂM MEDENİYETİNİN BAZI DEĞERLERİ

ADÂLET

Hakkı yerine getirmek.

Doğru olmak.

Birbirine eşit olmak.

İnsaf etmek, adaletle hükmetmek, haksızlıktan kaçınmak.

 Zıddı zulüm, haksızlık, taraf tutmak ve insafsızlıktır.

Bir adı da ‘Âdil’ olan Allah, bizden âdil olmamızı ister. Kur’an ve sünnette adalet kavramı önemli yer tutar. Bu kavram/anlayış Müslümanların her davranışlarına ve düşüncelerine sirayet etmiştir.

Bu anlayış Müslümanların müesseseleşmelerine de yansımış kadılık, kadıyı-l’kudatlık, kazaskerlik, ihtisap gibi kurumlar tesis etmişlerdir.

Adalet kavramı yönetimde de belirleyici rol oynamıştır. Adil yönetimlerin ömrü uzun olurken zalim yönetimlerin sonu çabuk gelmiştir. Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Osmanlı adalet anlayışlarıyla tarihe nam salmışlardır.

Kısaca Osmanlı’nın adalete verdiği önemi şu cümlelerle anlatabiliriz:

  • İmdi bu Devlet-i Aliye, adl ile kaimdir ve illa zulm ile memâlik viran olması mukarrerdir.
  • Kadıyan-ı fi’n-nar: Yıldırım Beyazıd döneminde adı yolsuzluklara karışan kadılar yakılarak cezalandırılmış.
  • Zulme rıza zulümdür.
  • Küfür ile payidar olunur, ama zulüm ile asla.

HOŞGÖRÜ

Görmezlikten gelme, bir kabahatlıya karşı şiddet göstermeyip geçivermek’ manalarına gelen müsamahayı  hoşgörü veya tolerans diye de tarif edebiliriz. Hoşgörü İslam’ın önemli prensiplerindendir.

  • Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleyi en güzel tarik hangisiyse onunla yap.
  • Dinde zorlama yoktur.

Gibi ayetler İslam’ın hoşgörüsünü yansıtmaktadır.

Hiçbir çağda zorla İslamlaştırma politikası uygulanmamış bilakis İslam, insanların kalplerini fethetmek suretiyle şehirlere girmiştir.

İslam’ın intişarı için gayr-i Müslim beldelere giden mürşitler ve akıncılar insanların kalplerin kazanmaya çalışmışlardır. Bu mürşitler aynı zamanda tabiptiler. Gittikleri beldelerde sağlık hizmetleri vererek insanlara hizmet vermişler ve irşat vazifelerini yapabilmek için, gittikleri yerleri fetihlere hazır hale getirmek için zemin hazırlamışlardır.

İslam sağlığa ve temizliğe önem veren bir dindir. Bu sebeple Müslümanlar birçok hastane kurmuşlar ve buralarda din, ırk ayrımı yapmaksızın insanlara hizmet vermişlerdir.

Müslüman hâkimiyeti altında diğer unsurlar kendi benliklerini korumuştur ve Müslümanlar da buna müdahale etmemişlerdir.

 Osmanlı hâkimiyeti altında birçok ırk ve din aynı anda barınmıştır:

 Hıristiyanlar, Katolikler, Ortodokslar, Nesturiler, Museviler, Sabiiler

1.jpg

Media Folder: 

Dini bakımdan, bu şekilde, ayrı ayrı din mensupları ve aynı dinin farklı mezhep mensupları bir bayrak altında, hoşgörü ve adalet anlayışı sayesinde, birleştirilmiştir. Bunun yanı sıra 22 ayrı millete adalet ve hoşgörü dağıtılmıştır.

Hıristiyanlara kendi dindaşlarının tanımadığı adaleti ve hoşgörüyü Osmanlı sunmuştur. 1204’te İstanbul Latinler tarafından işgal edilince patriklik İznik’e taşınmış; 1453’te Osmanlıdan kaçan patriğin yerine yenisi tayin edilerek patriklik ayakta tutulmuştur.

 Endülüs’te zulme uğrayan Yahudiler yine Osmanlı eliyle refaha kavuşmuştur.

Osmanlının bu hoşgörü politikası sadece dini alanda olmamıştır. Fethedilen bölgelerdeki eski feodal topraklar yerli ailelere tımar olarak bırakılmıştır.

Balkanlar Katolik tazyikine karşı Osmanlıyı kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

Gayr-ı Müslim din adamları vergilerden ve askerlikten muaf tutulmuş. Aynı şekilde gayr-i Müslim tabipler de vergilerden muaf tutulmuş. Bazı tabiplerin samur kalpak, sarı mest ve pabuç giymelerine, ata binmelerine de müdahale edilmemiş.

Osmanlıların takip ettiği siyaset, idaresi altında bulunan farklı din, mezhep ve ırklara mensup insanları sömürmek değil, aksine onlara hizmet etmekti.

R. V. C. Bodley, “ Rönesans’ı İslâmiyete borçluyuz”  demiştir.(Rukiye Mert)

Müslüman âlimler sadece bununla yetinmemiş  tercüme ederek tüm insanların hizmetine sundukları bu ilim mirasları ziyadeleştirerek sonraki kuşaklara tevarüsünü de temin etmişlerdir.

Batı ve Grek – Arap kültürleri arasındaki temaslar kaç asır buradan gerçekleşmiştir.

Savaşlar medeniyetler için alışveriş aracıdır.

Z. K., şunları söylüyor: “İslâm dünyasının, özellikle mânevî alandaki bu olağanüstü gelişmesi, İslâm inkılâbının gücü ile ruhundaki aksiyon kabiliyeti ve bunların yanı sıra bu medeniyetin öncülüğünü yapmış olan Arap ve Arap olmayan milletlerin parlak düşünce ve sanat yetenekleri ile birlikte, İslâm’ın ilme verdiği değer ile açıklanabilir. (…) Bununla beraber İslâm, maddî olduğu kadar mânevî alanda, başka bir ifade ile hayatın bütün safhalarında tatbik edilen bir sistem olduğundan, onun gayretini sadece ruhanî ve mânevî saha ile sınırlandırmak mümkün değildir. Bu gayret sayesindedir ki İslâm âleminde ilmin her sahasıyla uğraşılmıştır. Zira İslâmî anlayışa göre ilim ve ibadet birbirinden ayrılamayan iki unsurdur.”

 “Fikir sahasında, şayânı hayret faydalı çalışmanın, başlangıçtaki en kuvvetli âmili  yabancı kültürlerin fikir mahsullerini bilen halifelerin idare ve ihtirasları idi. Bütün ilim dallarını ihtiva eden sistematik ve tedrici tercüme faaliyeti, büyük ölçüde bu şekilde gelişti.”

2.jpg

Media Folder: 

Rahibelerin kıyafeti- İslam’ın tesettür anlayışı; Yahudilerin kipa kullanması- Müslüman erkeklerin takke takması

Bağdat, Kurtuba, Kahire, Gırnata, Tuleytula, Toledo gibi ilim ve ticaret merkezleri Müslümanların elindeydi.

(Alıntıdır)

HADİS VE SÜNNETİN VAHİYLE BAĞLANTISI

Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarının kaynağı hakkındaki tartışmalar, müstakil çalışmalara konu olmuş meselelerdir. Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarında, “bir insan olarak” söyledikleri ve yaptıklarıyla, peygamber sıfatıyla söyleyip yaptıkları arasında ayrım yapmak hususu, yüzyıllar boyunca ilim adamlarının zihnini meşgul etmiştir ve etmektedir de. Bu konuda bazı âlimlerimiz sünnetin sınıflandırılması yoluna giderken, bazı âlimlerimiz de söz, fiil ve takrirlerin tümünü “peygamberlik sıfatı ile gerçekleştirilen şeyler” olarak değerlendirmektedirler. Meselenin temelinde, peygamberin dinimizdeki gücü ve etkisi ile, sözlerinin ve davranışlarının hepsinin Allah katından olup olmaması; diğer bir deyişle, söylediklerinin ve yaptıklarının vahiyle olan ilişkisi yatmaktadır.

Burada akla gelebilecek bir soruya da değinmek isteriz: Vahye muhatap olan, her an ilâhî irşad ve yardıma mazhar bulunan bir şahsiyeti; bu özelliklere sahip olmayan bizler nasıl örnek alacağız? O’nun peygamberî ve mucizevî vasıflarla yaşamaya ve yaşatmaya muvaffak olduğu hayatı biz nasıl yaşayacağız? Bu soruya kısaca şu cevap verilebilir: O’nun peygamberî vasıfları, vahyi almasıyla alakalıydı; yoksa vahyi hayata ve topluma aktarmasıyla değil. Yani O’nun sebepler, tedbirler ve beşerî imkanlar planındaki hayatı bize örnektir. Kaldı ki, O çok yerde, ihtiyacı olmamasına rağmen sırf ümmetinin eğitim ve öğretimi için esbâba müracaata, yani sebeplere başvurmaya riâyet etmiştir. O’nun sünnetiyle ortaya koyduğu hayat, normal insanın yaşaması mümkün olmayan beşer üstü bir hayat değil, yeterli irade disiplinine sahip herkesin anlayabileceği bir hayattır. Çünkü Kur’ân ve sünnetin buyrukları, normal insanı muhatap almakta, onları yükümlü (mükellef) tutmaktadır.

Hadis alanında en çok tartışılan konuların başında hadis-vahiy bağlantısı gelmektedir. Bu konuyla ilgili olarak İslam âlimleri değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla bu konu, öneminden kaynaklanan bir takım hususiyetlerden ötürü güncelliğini korumaktadır. “Hadisler vahiy midir, değil midir?; yoksa bir kısmı mı ya da tamamı mı vahiydir, vahiy olmayan yönleri var mıdır?” gibi bazı hususlar bu konunun başlıca alt başlıklarındandır. Buradan hareketle, hadis ve sünnetin vahiyle bağlantısı noktasında iki temel görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri, hadis ve sünneti Kur’an gibi vahiy ürünü görmek; diğeri de hadis ve sünnetin, vahyin yanı sıra peygamberin içtihatlarının da ürünü olduğunu söylemek. Kur’ân’daki bazı âyetlere bakılacak olursa sünnetin tamamen vahiy ürünü olduğu iddiasının, peygamberin beşer olduğunu vurgulayan âyetler bağlamında doğru ve isâbetli olamayacağı görülecektir (Kehf, 18/110; Enbiyâ, 21/3; Fussılet, 41/6). Bunun için biz de hadis ve sünnetin vahiyle bağlantısı meselesini, daha isabetli olarak gördüğümüz “hadis ve sünnetin, vahyin yanı sıra peygamberin içtihatlarının da ürünü olduğu” görüşü çerçevesinde ele alacağız. En mantıklı ve gerçekçi bir yaklaşım olan bu görüş sahiplerini, “orta yolu tutan mu’tedil kesim” diye nitelendirmek de mümkündür. Bunlara göre, “hadislerde vahye ait bazı unsurlar olabileceği gibi, beşerî bir takım unsurlar da görülebilecektir”.

Bu konuyu anlatırken daha anlaşılır ve somut bir hâle getirmek için bazı örneklerden hareket edeceğiz. Şöyle ki:

Kur’an bazı konularda Hz. Peygamber’i yapmış olduğu hatalardan dolayı uyarmakta ve hatasını düzeltmesini istemektedir. Örneğin; müslümanlar Bedir Savaşı’nda düşmanlarını tamamen yenmeden onları esir alarak karşılığında fidye talep etmek görüşüne varmışlar ve Hz. Peygamber de bu hususta onlara karşı çıkmamıştır. Bunun üzerine “hiçbir peygambere, kâfirlere karşı yeryüzünde tam bir hâkimiyet sağlamadan esir almak yaraşmaz” (el-Enfâl, 8/67) âyeti gelmiştir. Bu âyetteki ifadeden de anlaşıldığına göre, ortada bir hata vardı ve bu hatadan dolayı da Hz. Peygamber uyarılmıştı. Şimdi, peygamberimizin söyleyip yaptıklarının tamamının vahyin bir sonucu olduğunu varsayacak olursak, O’nun yine vahiy olan “âyet” tarafından uyarılması açık bir çelişki olmayacak mıdır? İşte bizi bu çelişkiden kurtaracak olan nokta da, peygamberimizin her söylediği ve yaptığının vahyin bir sonucu olamayacağı; bir kısmı vahiyle ilişkili olsa bile, bir kısmının da peygamberimizin kendi içtihatlarının sonucu olacağı gerçeğidir.

Yine, Tebûk Savaşı’na katılmamak için Hz. Peygamber’den izin isteyenlere peygamberimiz izin vermiş ve bunun üzerine de “Allah seni affetsin, doğrularla yalancılar belli olmadan niçin onlara izin verdin?” (et-Tevbe, 9/43) âyeti inmiştir. Bu âyette görüleceği üzere Hz. Peygamber’in “doğru sözlülerle yalancılar belli olmadan” izin vermesinin hata olduğu açıkça belirtilmektedir. Burada da, eğer peygamberimizin verdiği izin vahiyle bildirilmiş olsaydı, hatanın -hâşâ- vahye yüklenmesi gerekirdi. Fakat bu da az önce ifade ettiğimiz gibi bir çelişkiyi gündeme getirecektir. Bunun yerine, söz konusu izni Rasûlullah’ın kendisinin vermiş olduğunu söylemek daha isâbetli görünmektedir.

Bu bağlamda şu örnekler de verilebilir:

Hz. Peygamber Bedir Savaşı’nda ordunun yerleşim düzeni hakkında bir yer belirlediğinde, sahâbilerden olan Hubâb b. Munzir şöyle demiştir: “Ey Allah’ın elçisi! Burası, Allah’ın karargah kurmanı emrettiği ve bizim açımızdan da değiştirilmesi imkansız olan bir yer midir? Yoksa burayı, kişisel görüşünüz sonucu bir harp taktiği olarak siz mi seçtiniz? Eğer burası vahiyle belirlenmiş bir yer ise, bir şey demem. Yok, sizin tercihinizse, burası savaş yeri ve pozisyonu için uygun bir yer değildir”. Hz. Peygamber de bu soruya şu şekilde bir cevap vermiştir: “Hayır! Ben kendi kişisel görüşüm sonucu burayı bir harp taktiği olarak tercih ettim”. Bu olaydan şu da anlaşılmaktadır: Bizzat sahâbe, peygamber efendimizin yaptığı bazı işlerin vahiyle bağlantılı olduğunu, bazılarının da kendi görüşü olduğunu bilmekteydi. Eğer bu bilgi sahâbede olmasaydı, Hubâb bu şekilde bir soru soramazdı.

Yine bir gün Rasûlullah hurma bahçelerinde çalışan sahâbilerinin yanına uğradı ve onlara, “ne yapıyorsunuz böyle ?” diye sordu. Onlar da “dişi çiçeği erkek çiçeğe aktarmak suretiyle aşılama yaptıklarını” söylediler. Bunun üzerine Rasûlullah “bunun bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum; siz böyle yapmasanız da netice yine aynı olacaktır belki de” buyurdular. Aşılamayla uğraşan bazı kişiler Rasûlullah’ın sözlerini duyunca, yapmakta oldukları işi terkettiler. Fakat ertesi yıl hurma verimi düştü. Bu durum peygamberimize bildirilince O da şöyle buyurdu: “Siz (tarıma yönelik) dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz. Ben bir insanım; size dininizle ilgili Allah’tan ne haber (vahiy) verirsem, onu alınız; eğer size kendi görüşümle (re’y) bir şey söylersem, şunu biliniz ki, ben de sizin gibi bir insanım, yani hata da edebilirim isabet te.”

Sünnetin vahye dayanmayan kısmı, Rasûlullah’ın görüş ve içtihatlarına bırakılmıştır. Bu yüzden Hz. Peygamber, değişik kişiler, durumlar ve şartları göz önünde bulundurarak farklı kararlar alabilmiştir. Örneğin; erkeklere ipek kullanmayı yasaklamışken, cilt hastalığı gibi bir mazeretinden dolayı Abdurrahman b. Avf’a ipekli giymesi hususunda özel izin vermiştir. Eğer ilk hüküm vahiyle belirlenmiş olsaydı, ikinci açıklamayı yapamazdı. Zira böyle bir şey, vahyin kendi yapısı içinde bir çelişkiyi doğururdu. Peygamberimizin her söylediği ya da yaptığı vahiy olsaydı, hata etmesinin imkânı yoktu. Fakat peygamberimiz hata da edebileceğini ve isabet te edebileceğini söylediğine göre, demek ki her konuştuğu ya da yaptığı vahiyle belirlenmiş değildi. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir başka rivâyette de şöyle buyurmuştur: “Hakkında vahiy gelmeyen konularda, ben kendi re’yim (kişisel görüşüm) ve içtihadımla hükmederim”. Bu rivâyetten de anlaşıldığına göre, peygamberimiz her zaman vahiyle hareket etmediğini, kimi zamanlarda kendi kişisel yaklaşımıyla da hareket ettiğini bizzat kendisi belirtmiştir. Bu bağlamda şunu da dile getirmek isteriz: Sahabe peygamberimizin verdiği emirlere, gerektiği zaman “bu ilâhî bir emir midir yoksa sizin kendi fikriniz mi?” şeklinde sorular sorabilmiş, eğer ilâhî bir emir ise bir itirazlarının olmadığını, yok eğer kendi düşünceleriyse, bu sefer de sahabe kendi fikirlerini söylemişlerdi. Öyle ki, kimi zamanlarda sahabenin görüşlerinin kabul edildiği meseleler de olmuştur.

Burada şu da belirtilmelidir: “De ki, ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘ben meleğim!’ de demiyorum. Ben ancak, bana vahyolunana uyuyorum” (el-En’âm, 6/50) ve “de ki, ben peygamberlerden ilk defa gelmiş biri değilim. Bana da size de ne yapılacağını bilmiyorum. Ve ben ancak, bana vahyolunana uyuyorum” (el-Ahkâf, 46/9) gibi benzeri âyetlerde (En’âm, 6/106; A’râf, 7/203; Yûnus, 10/15; Ahzâb, 33/2) Hz. Peygamber’in sadece kendisine vahyedilene uyduğunu bildirmesinden, O’nun her sünnetinin mutlaka vahiy kaynaklı olduğu anlaşılmamalıdır. Zira Kur’ân’da Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarını düzeltmeye yönelik âyetlerin olduğu da bilinen bir gerçektir (el-Enfâl, 8/67; et-Tevbe, 9/43; et-Tahrîm, 66/1; Abese, 80/1-2).

Sonuç olarak; Hz. Peygamber’in sünnetinin tamamının vahiy ürünü olması, Kur’an’ın bir takım âyetlerince reddedildiği gibi, Hz. Peygamber’in de bir beşer olduğunu vurgulayan âyetler de bu görüşün doğru olamayacağını göstermektedir. Zira her sözü, her davranışı, her kararı ve hükmü vahiyle belirlenen bir kimsenin, beşer olarak hiçbir inisiyatifinden söz edilemez. Nitekim böyle bir anlayış, Hz. Peygamber’i kendi tercih ve iradesiyle hareket edemeyen bir “robot” durumuna indirgemek ya da her adımını vahiyle atan insan üstü bir varlık konumuna yükseltmek anlamına gelecektir. Bu ise hiçbir açıdan tutarlılığı olmayan bir bakış açısıdır.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ VE SIFATLARI

İsim, bir varlığı, olguyu veya olayı ifade eden sözcüktür. Diğer bir deyişle bir şeyin kendisini veya kendisindeki bir özelliği bildiren veya ona işaret eden sözdür. Dolayısıyla isim, sözcük/lafız olarak tek başına anlamsız söz ve harflerden ibarettir. Yani bildirdiği veya işaret ettiği şey olmaksızın bir anlam ifade etmez (Nesefî, et-Temhîd, s. 14-15). “Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti” (el-Bakara 2/31) ayetinde öğretilen isimler, hiçbir şeye işaret etmeyen veya bir manaya gelmeyen anlamsız sözcükler değildir. Yukarıda belirtildiği gibi, bir isim, bildirdiği şeyin (müsemma) kendisi veya kendisindeki mana ile ancak bir anlam kazanır. Dolayısıyla ayetteki öğretme sadece isimleri değil, onların bildirdiği manaları da ifade etmektedir. Bu durumda isimler, bildirdikleri şeye göre değerlendirilirler (İsfehânî, el-Müfredât, “semâ” md.).

Allah’ın isimleri ise, bize Allah’ın zatını ve zatının özelliklerini bildiren manalardır. Ayrıca Allah’a ve Allah’ın sıfatlarına işaret etmesi yönüyle de biz kullar ile Allah arasında iletişim vasıtası olmaktadır. Bu itibarla Allah’ın her bir ismi, aynı zamanda O’nun bir sıfatıdır. Örneğin ‘alîm’, ‘habîr’, ‘latîf’ gibi isimler Allah’ın isimleri olmalarının yanında aynı zamanda O’nun her şeyi bilen, her şeyden haberdar ve lütfedici olduğunu ifade eden sıfatlarıdır. Bu yüzden Allah’ın isimleri insanların isimlerinden farklı olarak hem isim hem de sıfattırlar. Çünkü insanların isimlerinin sadece işaret etme fonksiyonları vardır. Sözgelimi, ‘güzel davranışlar sergileyen’ anlamına gelen ‘muhsin’ ismine sahip olan bir kimse, ismindeki anlamın tersine son derece kötü ahlaklı olabilir. Dolayısıyla o kişideki ‘muhsin’ ismi sadece şahsına işaret eden bir lafız olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bir farkı da, sınırsız ve sayıya gelmez oluşudur. Çünkü Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını sınırlandırmak O’nun vasıf ve özelliklerini sınırlandırmak olur ki, bu ezelî ve ebedî olan Allah’ı sınırlandırma anlamına gelir. Bundan dolayıdır ki, İslâm alimleri Allah’ın diğer varlıklardan farklılığını (tenzîhî sıfatlar) anlatan sıfatlar ile O’nun sahip olduğu özellikleri (sübûtî sıfatlar) anlatan sıfatları bir arada zikretmeye özen göstermişlerdir.

Burada “Hem Kur’an’da hem de hadislerde sınırlı sayıda isim ve sıfat geçmektedir. Bu durumda bizzat Allah’ın kendisi kendisini sınırlandırmış olmuyor mu?” gibi bir soru akla gelebilir. Kur’an Allah’ın kelâmı olmakla birlikte insanlara, onların özellikleri ve kapasiteleri dikkate alınarak gönderilmiş bir kitap olduğundan sınırlı sayıda isim ve sıfatın bildirilmiş olması tabiîdir. Kaldı ki, “Allah’ın isimleri şu kadardır” şeklinde, Kur’an’da bir sınırlandırma da yoktur. “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa (onların anlamlarına göre davranırsa) Cennete girer” (Buharî, “Da’avât”, 68; “Şürût”, 18; “Tevhîd”, 12; Müslim, “Zikir”, 2, Tirmizî, “Da’avât”, 83) şeklinde isimleri doksan dokuz ile sınırlandıran bir hadîs bulunmakla birlikte bu hadîste verilen sayı çokluğu ifade içindir. Diğer bir deyişle hadîsteki sayı sınırsızlığı ifade içindir. Allah, Kur’an ve sünnette insanın zihin kapasitesine göre hitap ettiğinden, Hz. Peygamber aracılığı ile verdiği bilgileri sınırlı tutmuştur.

 

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 17.06.2017 - 00:01 -45-
Bu sayfayı paylaşın :