23 Ramazan 1438

-A A +A

İslam'da Ana-Baba Hakkı

Media Folder: 

Kul hakları içinde en mühim olanı ana-baba hakkıdır. Allah ve Rasûlüne itaatten sonra ana-babaya itaat gelir. Çünkü anne ve babalarımız varlık sebebimizdirler. Maddî ve manevi hayatımızı inşa eden müstesna fazilet abideleridir. Bir anne yüreği ve kucağı, çocuk terbiyesinin yapıldığı muhteşem bir dershanedir. Aile yuvası, çocuğun istikbalini şekillendiren ilk eğitim müessesesidir. Dolayısıyla anne ve babaların evlâtları üzerindeki hakları sayıya gelmeyecek kadar çoktur.

Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında ve ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan annelerimize gösterilecek sevgi ve saygıya ortak olabilecek başka bir varlık yaratılmamıştır. Ev tanzimi ve evlât terbiyesini omuzlarına alan anneler, cidden engin bir muhabbete, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre lâyıktırlar.

Bir anne ruhunda biriken o engin şefkatin sınırlarını tayin edebilecek bir ölçü var mıdır? Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, uyumamış uyutmuş… Hayatın fırtınalarında bizlere bir toz konmasın diye bütün varlığını seferber etmiş olan anne ve babaların haklarını ödeyebilmek mümkün müdür?

KURAN’DA ANNE-BABA HAKKI İLE İLGİLİ AYETLER

Cenâb-ı Hak, kendi haklarından sonra anne-babaya iyi ve güzel davranmayı ilk sırada zikrederek şöyle emreder:

“Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın…” (en-Nisâ, 36)

“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için:) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.”(Lokmân, 14)

ANNE-BABA HAKKI İLE İLGİLİ HADİSLER

Cenâb-ı Hak, kendi rızasını ana-babanın rızasına bağlamıştır. Bu hakikati Rasûlullah Efendimiz şöyle haber verirler:

“Allah Teâlâ’nın rızası, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek subretiyle celbedilir.”

Efendimizin şu duası bir mümin için ne büyük bir müjdedir:

“Ana-babasına iyilik edene ne mutlu! Allah Teâlâ onun ömrünü ziyadeleştirsin!”

Ebeveynin evlâtları üzerindeki hakları o kadar çoktur ki, bunları ödemek pek zor, hattâ imkânsızdır. Hadîs-i şerîfte buna şöyle bir benzetme ile dikkat çekilmektedir:

“Hiçbir evlât, babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, babalık hakkını (ancak o zaman) ödemiş olur.”

Bu sebeple, Allah rızası için herhangi bir hayır ve iyilik yapılacaksa, evvelâ ana-babanın düşünülmesi icap eder. Sonra da en yakından uzağa doğru diğer insanlar… Âyet-i kerimelerde şöyle buyrulur:

“…Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah, yapacağınız her hayrı bilir.”  “Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana-babaya iyilikte bulunmayı emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı «öf» bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle. Onlara rahmet ve tevazu kanatlarını ger ve; «Rabbim! Onlar beni küçükken (merhametle) yetiştirdikleri gibi Sen de onlara merhamet eyle!» de!” (el-İsrâ, 23-24)

ANNE-BABA CENNETE GİRMEYE EN BÜYÜK VESİLE

Nitekim Peygamber Efendimiz mühim bir ikaz ve ihtar mahiyetinde şöyle buyurmuştur:

“Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlılık günlerinde yetişip de cennete giremeyen kimse perişan olsun, perişan olsun, perişan olsun!”

Kendisine sayılamayacak kadar çok iyilik yapmış olan anne-babanın hakkına riayet etmeyen bir kimsenin, diğer insanların haklarını gözetmesi elbette düşünülemez. Dolayısıyla anne-babasına hayırlı bir evlât olamayan kişilerin, büyük bir ahlâkî zaaf taşıdıkları muhakkaktır.

Ana-babanın duası makbuldür. Onların hayır dualarını almaya gayret etmeli, beddualarından da sakınmalıdır. Rasûlullah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Makbûl olduğunda şüphe bulunmayan üç duâ vardır:

Babanın çocuğuna duası; misafirin duası; mazlumun duası.”

“Babanın oğluna duası, peygamberin ümmetine duâsı gibidir.”

Annenin duası ise babanınkinden daha tesirlidir.

ANNE-BABAYA İTAATSİZLİK BÜYÜK GÜNAHLARDANDIR

Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün:

«–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?» diye üç defâ sordu. Biz de:

«–Evet, yâ Rasûlallâh!» dedik. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

«–Allâh’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!» buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;

«İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şâhitlik yapmak!» buyurdu.

Peygamber Efendimiz: “…Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler…” buyurmuştur.

EFENDİMİZE ANNELİK YAPAN FATMA BİNT-İ ESED

Rasûlullah (s.a.) Efendimizin mübarek hayâtı, akrabâlarına ve diğer insanlara karşı nice vefakarlık numuneleriyle doludur:

Hazret-i Ali’nin annesi Fâtıma bint-i Esed, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber’e öz annesiymiş gibi hizmet etmişti. Bu sâlihâ kadın vefât ettiği zaman Rasûlullah, cenazenin yanına gelmiş, başucuna oturmuş ve onun fedakârca hizmetine Hak katında şahitlik ederek şöyle buyurmuştur:

“Ey annem! Allah sana rahmet eylesin. Sen, benim öz annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden mahrum bırakarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allah’ın rızasını ve âhiret yurdunu arzu ederdin.”

Sonra Rasûlullah, cenazenin üç kere yıkanmasını emir buyurdu. Sıra, içinde kâfûr denen güzel kokunun bulunduğu suya gelince, suyu onun üzerine kendi eliyle döktü. Sonra kendi gömleğini çıkarıp ona giydirdi. Cenaze bu gömlek üzerinden kefenlendi.

Kabir açılıp sıra cenazenin konulacağı lahdin (yâni mezarın dip kenarındaki oyuğun) hazırlanmasına gelince, Rasûlullah (a.s.) onu bizzat kendisi kazdı ve toprağını kendi elleriyle çıkardı. Bu işi bitirdikten sonra orada bir müddet yan üstü uzandı ve şöyle buyurdu:

“Dirilten ve öldüren, Allah’tır. O, hiç ölmeyen diridir. (Allâh’ım!) Annem Fâtıma bint-i Esed’e mağfiret eyle! Ona hüccetini (kelime-i tevhîd’i) telkin eyle ve girdiği yeri (kabrini) ona genişlet. Peygamber’inin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için (duâmı kabûl eyle). Şüphe yok ki Sen, merhametlilerin en merhametlisisin…”

ANNE-BABA ÖLDÜKTEN SONRA ONLAR ADINA İYİLİK

Mâlik bin Rebîa (r.a.) şöyle der: Bir adam:

“–Yâ  Rasûlallah! Anamla babam öldükten sonra onlara yapabileceğim bir iyilik var mı?” diye sordu. Şöyle buyurdu:

“–Evet, onlara dua ve istiğfarda bulunursun, vasiyetlerini yerine getirirsin, akrabasını koruyup gözetirsin, dostlarına da ikramda bulunursun.”

VELHÂSIL

Velhâsıl, insan üzerindeki anne-baba hakkı, ölçüye gelmeyecek derecede büyük ve ehemmiyetlidir. İmandan sonra yapılacak en mühim iş, anne-babanın hizmetini görerek onları memnun etmektir. Şirk koşmayı ve günah işlemeyi emretmedikleri müddetçe onlara itaat edip isyankâr olmamaktır.

Cennetin yolu anne-babanın rızasından geçer. Cenâb-ı Hak cenneti Saliha annelerin ayakları altına sermiş, babayı da cennetin orta kapısı kılmıştır. Artık dileyen onları memnun etsin, dileyen de kırıp incitsin!

( alıntı ve kısaltmadır)

 

HADİS VE SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ

Hem kendi zamanında hem de daha sonraki dönemlerde Hz. Peygamber’e gösterilen büyük saygı, çok doğal ve de kaçınılmaz bir duygu ve görev idi. Ashâbına kazandırdığı sevgi ve beşerî iletişim, çeşitli vasıtalarla nesilden nesile aktarılarak bugünlere kadar ulaşmış; her nesil de bunlardan payına düşen nasibi almıştır. Bu vasıtalardan en önemlisi, hiç şüphesiz ki hadis rivâyetidir. Hadisler, hem Kur’ân’da bulunan hukûka ve ahlâka ilişkin hükümleri açıklayarak tamamlayan yegâne kaynaktırlar; hem de peygamberimizin günlük hayat ve uygulamalarında ortaya koymuş olduğu örnek davranışları bize nakleden belgelerdir. Eğer peygamberimiz bir şeyi söylemiş, yapmış ya da bir davranışı onaylamışsa, benzer durumlarla karşılaştığımız zaman bize ne yapacağımızı gösteren “güvenilir” bir rehberimizin var olduğundan emin olabiliriz.

Rasûlullah’ın yasama (kanun yapma) gücünün önemini anlamak için öncelikle hukukun temel bir ilkesinin bilinmesi gereklidir. Buna göre; kanun yapıcı (şâri’) hukuk prensiplerini ortaya koyup, bu prensipler çerçevesinde yönetmelikler formüle ederek ayrıntıları belirleme yetkisini yasama organına bırakırsa, bu düzenlemeler temel hukuktan farklı olmadığı gibi ona zarar verici de değildir; aksine hukuku zenginleştirici olarak değerlendirilir. Allah da kulları için bu usûlü uygulayarak, kısa ve kapsamlı hükümler verip, râzı olup olmadıkları hususlarda temel kriterleri açıklarken, aynı zamanda bu teorik hukukun pratik hayata nasıl aktarılacağını göstermek için de peygamberini görevlendirmektedir. İşte “sana da, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın diye zikri (Kur’ân’ı) indirdik” (Nahl, 16/44) âyeti, bu yetkinin peygamberimize verildiğinin delilidir.

Artık bundan sonra Rasûlullah’ın söyleyip yaptıkları Kur’ân’dan ayrı düşünülmemeli ve bunlar Kur’ân’n bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Zira Kur’an ve peygamber ikilisi, âdeta birbirine et ile tırnak gibi bağlanmıştır. Bunları birbirinden ayırdığımız zaman, hem dinin gerçek anlamını kavrayamayız hem de dosdoğru yolu bulamayız. Kur’ân’ı peygamberimizden ayrı düşünürsek, çıkmaz sokakta dolanıp dururuz ve hiçbir yere de varamayız. Kitap, nebi olmadıktan sonra kürekçisi olmayan bir kayık gibidir. Bu kayıkla acemi yolcular, hayat denizinde ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, gitmek istedikleri yere varamazlar. Her zaman olduğu gibi bugün de insan, İslam’ın idrakine ancak, Kur’an’ı Hz. Peygamber ve Hz. Peygamber’i de Kur’an vasıtasıyla kavrayarak ulaşabilir.

Bu giriş cümlelerinden de anlaşılmaktadır ki, “Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri” şeklindeki böyle bir başlığın altında, insanların peygamberlere olan ihtiyacı ve peygamberimizin görevleri konularının ele alınması anlamlı olacaktır. Ayrıca bu hususlar, peygamberimizin söz ve uygulamalarını bize nakleden hadislerin önemini anlamak açısından da oldukça ehemmiyet arz etmektedir.

A. Peygamberliğin Gerekli Oluşu

Kur’an’da belirtildiği üzere insanlık tarihinin ve toplumun seçkin bireyleri olan peygamberler, kendi toplumlarına örnek olarak gönderilmişlerdir (Zuhruf, 43/59; Mümtehine, 60/4). Bu nübüvvet kervanının sonuncusu ve tamamlayıcısı olan Hz. Peygamber de, özel olarak kendi dönemindeki insanlara ve genel olarak da bütün insanlığa örnek olarak sunulmuştur. Kur’an’ın ifadesiyle, “andolsun ki, Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21). Dolayısıyla Kur’an, vahyin yanı sıra peygamberlerin önderliğinden ve örnekliğinden de söz etmektedir.

Bilinen bir gerçektir ki, bir insanı ya da toplumu değiştirmek için sadece “nazarî/teorik” eğitim yetmez. Bunun en doğal yolu, ortaya “pratik örnekler” koymaktır. Kişi, sırf kitaplardan okumakla âlim olamayacağı gibi, aynı zamanda alanında uzman bir sanatkâr tarafından öğretilmedikçe de bilim ve sanatta mükemmel bir hâle gelemez. Örneğin; güzel yemek pişirmek gibi basit bir isteği olan kimse bile, sadece aşçılığa ilişkin olarak kaleme alınmış kitapları okumak sûretiyle, kitaplarda bahsedilen yemekleri hazırlamak için istenilen bütün malzemeler hazır olmasına ve kitaplarda bu işin usûlü en ince ayrıntısına varıncaya kadar ortaya konulmasına rağmen mükemmel bir yemek yapamaz. Bir kısım ustalar vasıtasıyla o kişi uygulamalı olarak yetiştirilmedikçe, sadece yemek kitabının yardımıyla, kıvamında bir yemek yapmayı asla beceremez. Usta, insana pratik ve somut bir örnek sunar; kişi de bu örneği takip edip tedricî olarak yavaş yavaş iyi bir yemeğin nasıl hazırlanacağını öğrenir. Açıkça görülüyor ki, insanlar önemli meseleleri öğrenmek için “fiilî bir örneğe” ihtiyaç duymaktadırlar. Aynı durum din eğitimi ve öğretimi meselesinde de geçerlidir. Bunun için Allah sadece kutsal kitaplar göndermekle yetinmemiş, kitaplarla beraber bir de peygamberler göndermiştir. Zira insanlar, kendilerini eğitecek ve onlara örnek olacak “muallim” peygamberler olmadığı takdirde, kutsal kitaplardan tam olarak istifade edemezler. İşte peygamberimizin de, bütün insanların Allah’ın emir ve yasaklarını kendisini örnek alarak öğrenmeleri için gönderildiği apaçıktır.

Düşünce tarihine bakıldığında, peygamberliği inkâr edenlerin olduğu görülmektedir. Bu görüş sahiplerinin en önemli dayanakları, insan aklının peygamber ve peygamberliğe ihtiyaç duymayacak kadar yeterli olacağı iddiasıdır. Zira bunlara göre akıl, bilgileri elde etmede en yeterli ve en yetkin bir araçtır. Fakat şu bir gerçektir ki, peygamberler insan aklının tek başına idrak edemeyeceği konuları da bildirmişlerdir. Mesela; ibadetlerin yapılış şekli, rükunları, dünya ve âhiret hayatına ilişkin bazı bilgiler gibi. İnsanlar fizikî bakımdan, akıl ve irade yönünden diğer varlıklara göre üstün olmakla birlikte, buna rağmen yine de insanların bir takım eksiklikleri vardır. Her ne kadar akıl ve ergenlik sorumluluk için temel şart olsa da, tek başına yeterli değildir. Allah da “peygamber göndermedikçe azap etmeyeceğini” (İsrâ, 17/15) ve “her ümmete ‘Allah’a kulluk edin ve şeytana tapmaktan kaçının’ diye bir peygamber gönderdiğini” (Nahl, 16/36) açık bir şekilde ifade ederek, sorumluluğun vahiyle başladığına işaret etmiştir.

İnsanlar çalışıp gayret göstererek bir takım makam ve mevkilere gelebilirler; fakat asla “peygamber” olamazlar. Çünkü peygamberlik insanın kendi çabasıyla elde edilecek bir görev ve mertebe değildir; sadece Allah vergisidir. Bu husus Kur’ân’da “Allah peygamberliği kime vereceğini en iyi bilir” ( En’âm, 6/124 ) âyeti ile açıklığa kavuşturulmuştur. Yine bu âyetten anlaşıldığına göre peygamberler, Allah’ın insanlar arasından seçerek onlara iletmek istediği vahyini kendileriyle ulaştırdığı seçkin insanlardır. Peygamberler insanların doğru düşünebilmeleri için gerekli olan şaşmaz ilâhî ölçüleri getiren, böylece onlara dünyada ve âhirette mutlu olabilecekleri yolu gösteren rehberlerdir. Her ne kadar insanın yaratılıştan gelen akıl ve bilinç gibi çeşitli yetenekleri var olsa ve bu yetenekler aracılığıyla bazı bilgiler edinmiş olsa da, bütün bunlar belli bir oranda gerçekleşeceğinden dolayı insanlar bir yol gösterici olarak peygamberlere muhtaçtır. Diğer taraftan; insanlar kendi akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini anlayıp kavrayabilmelerine rağmen, Allah’a nasıl kulluk yapacaklarını ve O’nun emirlerini bilemezler. İşte insanların bu ihtiyaçlarını karşılamak için Allah tarafından peygamberler gönderilmiştir. Peygamberler insanlara bilmeleri gereken hususları öğretmiş ve onları dosdoğru yola (sırât-ı müstakîm) ulaştırmışlardır. İlk peygamber ve ilk insan Hz. Âdem ve son peygamber de Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizdir.

Peygamberler, gerçek anlamda Allah inancı olan tevhitten uzaklaşan, Allah’ın varlığını bilmekle beraber O’na şirk koşan, taş, heykel ve ağaç gibi putları Tanrı ibaret zanneden insanları uyarmak için gönderilmişlerdir. İnsanların bu yanlış inanış ve düşüncelerden uzaklaşmaları ve peygamberlerin onları tevhit çizgisine çekmeleri hiç kolay olmasa da, peygamberler almış oldukları görevi yerine getirmek için ellerinden gelen bütün çabayı göstermişlerdir. Hidâyet yolunu göstermek amacıyla gönderilmiş olan peygamberler, ahlâkî açıdan da insanlar için en güzel birer örnek olmuşlardır. İnsanlara Allah’ın emir ve yasaklarını bildiren, gerekli açıklamaları yapan, onlara örnek ve önder olan peygamberler, bu görevlerini yaptıkları zaman, hem Allah’a hem de insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar.

Eğer peygamberler gönderilmemiş olsaydı, insanlar iyi ve kötü, faydalı ve zararlı gibi değerleri ayırt etmede zorlanabilirler, kendi duygu ve düşüncelerinin etkisi altında kalarak, doğru bir karar veremeyebilirlerdi. Zira insan, vahiyden uzak kaldığı zamanlarda zaaflarının esiri olabilmekte ve bir takım yanlışlıklar, azgınlıklar yapabilmektedir. İnsanın dünyada mutluluğu yakalayabilmesi ve âhirette de kurtuluşa erebilmesi, ancak bu zaaflarından kurtulmasıyla mümkün olabilecektir. Şu da vardır ki, her insan yüce yaratıcıyla vahiyle muhâtap olabilecek ve vahyi alabilecek kapasitede değildir. İşte bu ve benzeri gerekçelerden dolayı Allah’ın rahmetinin bir göstergesi olarak peygamberler gönderilmiştir. Nitekim “biz seni ancak âlemlere rahmet olasın diye gönderdik” (Enbiyâ, 21/107) âyeti de bu hususa işaret etmektedir. Ayrıca, insanlara bazı sorumluluklar yüklenebilmesi ve dolayısıyla onların da âhirette “bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu; bize bir peygamber gönderilmesi gerekmez miydi?” şeklinde bir bahaneye sığınmamaları için bu çok önem-

liydi. Yine, “bütün bu elçileri güzel haberlerin müjdecileri ve uyarıcılar olarak gönderdik ki, onların gelişinden sonra insanların Allah karşısında bir mazeretleri kalmasın” (Nisâ, 4/165) âyeti de bu meseleyi çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Meseleye bir başka açıdan bakacak olursak; bütün peygamberlerin ortak bir misyonları ve özel bir görevleri vardır. O da en genel ifadesiyle “unutulan gerçeklerin hatırlatıcısı” olmalarıdır.

İlk dönemlere ait bir örnekle meseleyi somutlaştırarak daha net bir hâle getirelim.

Rivâyete göre, bir kimse sahâbilerden olan İmrân b. Husayn’a “bırakın şu hadisleri de bize Kur’an’dan bahsedin” deyince, İmrân o kimseye kızar ve aralarında şöyle bir konuşma geçer: “Sen Kur’an’ı okudun mu?”. “Evet, okudum”. “Peki, Kur’an’ın herhangi bir yerinde yatsı namazının farzının dört, akşamın üç, sabahın iki, öğle ve ikindinin farzlarının dört rek’at olduğuna rastladın mı?”. “Hayır!”. “Peki, bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasûlullah’tan öğrenmedik mi? Yine Kur’an’da kırk koyunda şu kadar koyun, şu kadar devede şu kadar deve, şu kadar dirheme de şu kadar dirhem zekat düştüğünü siz bizden, biz de Rasûlullah’tan öğrenmedik mi?”. İmrân bu şekilde örneklendirmeleri sıralar ve en son da “Rasûl size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının” (Haşr, 59/7) âyetini okur.

Anlaşılmaktadır ki, Kur’an ile sünnet birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe, birbirine bağlı, biri diğerini açıklayan ve her ikisi de beraber değerlendirilmesi gereken iki asıldır.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ VE SIFATLARI (Devam)

A. Allah’ın Sıfatları

Allah’ın özellikleri anlamına gelen ilahî sıfatlar, İslâm alimleri tarafından çeşitli tasniflere tabi tutulmuş ve bir sınırlandırmaya gidilmiştir. Tasnif ve sınırlandırmanın amacı, sıfatların öğrenilmesinin kolaylaştırılmasına yöneliktir. Yoksa sıfatların bazısını koruyup diğerlerini yok saymak gibi bir amaç güdülmemiştir. Bu tasnif ve sınırlandırma, anlam yakınlığı bulunan bazı sıfatların biri diğeri içerisinde sayılmak suretiyle yapılmıştır. Böylece aynı ya da yakın anlam taşıyan birden fazla sıfat, bir sıfat altında ifade edilmiştir. Örneğin, Allah’ın bilmesini ifade eden ‘alîm’, ‘habîr’, ‘hakîm’ gibi isim ve sıfatlar ‘ilim’ sıfatı altında ifade edilirken, Allah’ın güç yetirmesi, hâkim olması anlamlarına gelen ‘kâdir’, ‘fa’âl’, ‘kâhir’, ‘kahhâr’ gibi sıfatlar, ‘kudret’ sıfatı kapsamında ifade edilmiştir.

Müslüman alimler tarafından ilahî sıfatlar konusunda yapılan bu düzenlemenin nedeni birinci olarak Allah inancı konusunda derli toplu bir fikir vermek, ikinci olarak ise belli bir kapasiteye sahip bulunan insanın öğrenmesini kolaylaştırmak içindir. (Sabunî, el-Bidaye fi usuli’d-din, s. 25; Harputî, Tenkîhu’l-kelâm, s. 180) Çünkü insan kategorize edilen ve sınırları belirlenen şeyleri daha kolay ve hızlı kavrar. Bundan dolayı Sünnî mezheplerden biri olan Eş’arîlik subutî sıfatları yedi sıfat şeklinde tespit ederken Mâtürîdîlik ise, fiili sıfatları ifade eden ‘tekvin’ sıfatını da hesaba katarak sıfatların sayısını sekiz olarak belirler. Tenzîhî sıfatlar ise beş sıfat olarak tespit olunmuştur.

1. Tenzîhî Sıfatlar

Vücud, kıdem, bekâ, vahdaniyet, muhâlefetün li’l-havâdis. Kıyam bi-nefsihî

Bu sıfatlar Allah’ın yaratılmışlardan farkını anlatan; O’nu tenzih yani arındırma veya selb yani olumsuzluklardan uzak tutma yöntemi ile tanıtan sıfatlardır. Bir diğer deyişle bu sıfatlar, Allah’ı yaratılmışlara benzetecek olumsuz bir takım sıfatlardan tenzih etmeyi arındırmayı ifade ederler. Bu sıfatlarla biz, Yüce Yaratıcının diğer bütün varlıklardan farkını anlamış oluruz. Allah’ın dışındaki her hangi bir varlığın, tehzîhî sıfatlar konusunda Allah ile bir ortaklığının ve benzerliğinin bulunması söz konusu değildir. Çünkü Allah her türlü benzerliklerden ve noksanlıklardan uzaktır. Bu durum en güzel şekilde İhlâs Sûresi’nde ifade edilmiştir: “De ki: Allah birdir, hiçbir eksiği olmayan/hiçbir şeye muhtaç olmayandır, Ne doğurmuş ne doğrulmuştur; O’nun hiçbir dengi de yoktur”.

Öte yandan biz, zaman ve mekan içerisinde bulunduğumuzdan, düşüncelerimiz ve bir varlığı tasvirimiz de zaman ve mekan ile olabilmektedir. İşte öncelikle Allah’ın noksanlıklardan arındırılması, O’nun yaratılmışlara tahsis edilmiş olan zaman ve mekan içerisinde düşünülmemesidir. Çünkü zaman ve mekan içerisinde düşünmek Allah’ı sınırlandırmak anlamına gelir. Zaten tenzîhî sıfatlar, bu düşünceyi insan zihninden uzaklaştırmaya yönelik bir fonksiyon icra ederler.

Vücûd, Allah’ın varlık sıfatına sahip olması demektir. Yüce Allah, vücûd sıfatı ile bir başkasına muhtaç olmaksızın ve dışarıdan destek ve yardım almaksızın zorunlu olarak var olandır. Eski alimler bunu vâcibü’l-vücûd diye ifade etmişlerdir. Bunun anlamı varlığı zorunlu olan demektir. Allah’ın var olması için bir başka varlığa veya bir dayanağa ihtiyacı yoktur. Zaman ve mekan içerisinde bulunmaya da muhtaç değildir. Bu yüzden öncesizdir ve sonrasızdır. Zaman bakımından bir başlangıcından söz edilemez. Mekan olarak da bir yerinin ve yurdunun olduğu söylenemez. Onun varlığı bütün varlıklara dayanaktır, O hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Bu yönüyle vücûd sıfatı bütün ilahî sıfatların aslı ve dayanağıdır.

Kıdem, Allah’ın geçmişe doğru bir başlangıcının bulunmaması demektir. Aslında ifade darlığından kullandığımız ‘geçmiş’ ifadesi bile Allah için kullanılamaz. Allah için zamansal olarak bir geçmiş veya gelecek düşünülemez. Yukarıda ifade edildiği gibi an, zaman ve mekan Allah için geçerli değildir. Allah’ın, vacibü’l-vücûd sıfatı ile zorunlu ve vahdaniyet sıfatı ile yegâne olması dolayısıyla başlangıcından, öncesinden ve geçmişinden söz edilemez. Çünkü önce ve sonra, başlangıç ve sonuç, geçmiş ve gelecek, zaman ve mekan yaratılmış varlıklar içindir.

Bekâ, Allah için bir son ve sonucun olmaması demektir. Yukarıda kıdem sıfatı için ifade edilen hususlar bu sıfat için de geçerlidir. Alimlerimiz bir varlığın kıdemi, bekâsının delilidir demişlerdir. Bunun açıklaması, bir varlığın öncesiz olması, sonrasız olmasını gerektirir. Nitekim ayet-i kerimede mealen “Allah’ın zatı dışında her şey yok olacaktır” (el-Kasas 28/88) ifadesi, bunu en açık ve kesin olarak anlatır. Yok olmak, sonu olmak demektir. Allah’ın sonu yoktur öyleyse yok da olmayacaktır.

Vahdaniyet, Allah’ın bir ve yegâne olması demektir. Yukarıda İhlas suresinde ifade edilen, hiçbir şeye muhtaç olmaması; O’nun öncesinde bir yaratıcı ve anne babanın olmaması, sonrasında çocuğunun bulunmaması ve bir eşe-dosta ihtiyaç duymamasıdır. Bütün bunlar, O’nun bir ve yegâne olmasının gereklerindendir. Ayette mealen ifade edildiği gibi “Eğer yerde ve gökte iki ilah olsaydı, yerin ve göğün düzeni bozulurdu.” (el-Enbiyâ 21/22). Demek ki, evrende bulunan düzen ve intizam Allah’ın bir ve yegane tanrı olduğunun en açık ve kesin delilidir. Çünkü Allah’tan başka ilah olsaydı aralarında çatışma ve çekişme meydana gelirdi. Bu da âlemdeki düzenin bozulmasına sebep olurdu.

Muhâlefetün li’l-havâdis, Yaratılmışlara benzememek demektir. İfadedeki ‘havâdis’, sonradan olma, yaratılmış olan anlamına gelen ‘hâdis’ kelimesinin çoğuludur. Muhalefet ise Türkçemizde kullandığımız muhalefet, yani benzememe, farklı olma, ayrı olma anlamındadır. İfadenin bütününün anlamı, Allah’ın yaratılmışlardan farklı olması, onlara benzememesi, onlardan ayrı olmasıdır. Zaten vacibü’l-vücûd ve vahdaniyet sıfatlarının ifade ettiği zorunlu ve yegâne varlık olmak başkalarına benzememeyi de gerektirir. “Allah’ın hiçbir misli yoktur, o işitendir ve görendir” (eş-Şûrâ 42/11) mealindeki ayet bu anlamı ifade eder.

Kıyam bi-nefsihî, Allah’ın kendi kendine kaim olması demektir. Allah, hiçbir eksik ve gediğinin olmaması dolayısıyla bir başkasına muhtaç değildir. İhlâs suresinde Allah’ın kendisi için kullandığı ‘samed’ lafzı, O’nun bir başka varlığa ihtiyaç duyacak eksik ve gediğinin olmadığının ifadesidir. Çünkü varlığında bir başkasına ihtiyaç duymamak, eksiğinin olmaması, kendi kendine yeterli olması anlamına gelir. Bu da yine İhlâs suresinde ifade edildiği gibi, O, ne var olmak için bir anne babaya ne neslinin devamı için çocuklara ne de bir eşe ve dosta ihtiyaç duyar. Ayete’l-Kürsî’de geçen ‘hay’ ve ‘kayyûm’ kavramları (el-Bakara 2/255), O’nun diri ve kendi kendine yeten bir varlık olduğunu bildirir. Üstelik ‘kayyûm’ lafzı, yaratılmışlara varlık veren ve onların varlıklarını devam ettiren anlamını da içinde barındırır.

 

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 18.06.2017 - 00:01 -239-
Bu sayfayı paylaşın :