24 Ramazan 1438

-A A +A

İslam'da İlim

İslam’ın Eğitim ve Öğretime Verdiği Önem

1.jpg

Media Folder: 

İslam, bilgiye büyük önem verir. Kuran’da eğitim ve öğretimin önemini gösteren pek çok ayet vardır.

 “… Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? …” (Zümer suresi, 9. ayet.), “Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla oku. O, insanı alak’tan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazı yazmayı ve bilmediğini öğretendir.” (Alak suresi, 1–5. ayetler.)  gibi ayetler bunlardan bazılarıdır.

İslam dini ilim ve irfan dinidir. İslam öğrenmeye, öğretmeye, araştırmaya, karanlığı yenip aydınlığa çıkmayı tavsiye eden bir dindir.

         İslam’da ilk gelen emrin, ayetin "Oku" olması İslam’ın eğitime-bilgiye verdiği önemi ortaya koyan en büyük kanıttır. Söz konusu bu ayetin devamında öğrenirken de tarih boyunca en önemli bir ilim aracı olan kalemden bahsetmesi de eğitim ve ilme ne derece önem verdiğinin delilidir. İlmin ve bilginin zıddı da cehalettir. Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerim’de cehaletten yüz çevirmemizi istemiştir. Nitekim bu hususta Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Sakın cahillerden olma!”  “Cahillerden yüz çevir.”

Peygamberimiz de eğitim ve öğretime büyük önem vermiş, Mescid-i Nebi’nin yanına “suffe” denilen bir eğitim merkezi yaptırmıştır. Peygamberimizin hicretten sonra ilk işinin, mescit ile beraber bir okul açması ve Bedir Savaşı esirlerini, on okuma - yazma bilmeyen Müslüman’a okuma - yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakması dinimizin gerek eğitime gerekse eğitim hakkının kullanılmasına verdiği öneme işaret eder.

Peygamber efendimizin şu hadisleri İslam’ın eğitim ve ilme verdiği önemin delilleridir.

“İlim ve hikmet, Müslüman’ın yitiğidir. Nerede bulursa onu alır.” (Tirmizi, İlim, 19.)

“Kim bildiği bir şeyi, sorulduğunda gizlerse kıyamet günü Allah ona ateşten bir gem vurur.”  (Tirmizi, İlim, 3.)

“İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır. Allah, ilim öğrenmek amacıyla yola çıkan kimseye cennetin yolunu kolaylaştırır.” (İbni Mace, Mukaddime, 17.) a) İslam’da İlim (ve Bilim)

2.jpg

Media Folder: 

(alıntı ve kısaltmadır)

 

HADİS VE SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ (Devam)

B. Hz. Peygamber’in Görevleri

Birinci temel kaynağımızın Kur’an olduğu gerçeği, her türlü tartışma ve şüpheden uzaktır. Kutsal kitabımız olan Kur’an, bizim için her açıdan hayâtî bir öneme sahiptir. Fakat bununla birlikte Kur’an’da, özellikle de hikmeti tam olarak bilinemeyen sırf ibadetlerle ilgili taabbudî (Allah ile kul ilişkisi) konular başta olmak üzere bazı düzenlemelerin ve hatta sıkça sözü geçen namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetlere ilişkin ayrıntıların bulunmadığı da bilinen bir husustur. İşte yüce Allah, bu ve benzeri konular hakkında bizi bilgilendirmesi için peygamberimizi görevlendirmiştir. Dolayısıyla Kur’an, Hz. Peygamber’in sünneti ile birlikte değerlendirildiği zaman bizim için eksiksiz bir hayat kitabı olacaktır. Zira bu sünnet, ifrat ve tefrite kaçmaksızın Kur’an’ın belirli bir düzeyde anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu da sünnetin, Kur’an’ı sâbit bir noktada tuttuğu anlamına gelmektedir. Sünnetin göz önünde bulundurulmamasının ortaya çıkaracağı en büyük sıkıntı ise, kişisel görüşlerin din olarak telakki edilmesi (kabulü) gibi bir riski doğuracaktır.

Peygamberimizin görevlerini genel olarak üç başlık altında toplayabiliriz. Bunlar; tebliğ, tebyin ve teşri’dir. Şimdi bunları örneklendirerek açıklamaya çalışalım.

1. Hz. Peygamber’in Tebliğ Görevi

Diğer peygamberlerde olduğu gibi Hz. Peygamber’in de asıl görevi, Allah’tan aldığı vahiy bilgilerini hiçbir ekleme ve çıkartma yapmadan olduğu gibi sorumlu tutuldukları insanlara noksansız olarak ulaştırmaktır. Peygamberimiz bir taraftan bir kul olarak “kulluk” görevini yerine getirirken, diğer taraftan da bir elçi olarak kendisine verilen “tebliğ” görevini yapıyordu. Hz. Peygamber’in tebliğ görevine işaret eden birçok âyet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Ey peygamber ! Rabbinden sana indirileni tebliğ et ! Eğer bunu yapmazsan, Allah’ın elçilik görevini yerine getirmemiş, mesajını duyurmamış olursun” (Mâide, 5/67).

Elçimizin görevi, mesajı apaçık duyurmaktır” (Mâide, 5/92; Nahl, 16/82; Nûr, 24/54)

Peygamberin görevi, sadece tebliğ etmektir” (Mâide, 5/99)

Senin görevin, sadece duyurmaktır” (Âl-i İmrân, 3/20)

Âyetlerin muhtevasından da anlaşıldığına göre, tebliğin “olmazsa olmaz” üç unsuru vardır. Bunlar; tebliğde bulunan görevli, kendisine tebliğ edilen insanlar ve tebliğ edilecek mesaj. Peygamberimiz, tebliğde bulunan görevlidir. Peygamberimizin yakın ve uzak çevresinde bulunan insanlar, tebliğin muhâtaplarıdır. Ve Allah’ın âyetleri de tebliğ edilecek mesajlardır.

Peygamberin görevi, sadece tebliğ etmektir, duyurmaktır” şeklindeki ifadelerden hareket ederek, peygamberimizin yapabileceği görevi sadece tebliğ ile sınırlandırmak, Kur’an’ın genel söylemine uygun olmamaktadır. Zira söz konusu âyetlerin bağlamına bakıldığında, bu ifadenin peygamberlere karşı çıkan kimselere yönelik ve peygamberleri tesellî etmek amacıyla kullanıldığı görülecektir. Yani peygamberler bir anlamda “biz sadece sizleri uyarıp bilgilendiriyoruz; artık uyup uymamak size kalmış. Eğer sözlerimizi dikkate alıp kendinize bir çeki düzen verirseniz, kazanırsınız; aksi takdirde acı gerçekle yüzleşecek olanlar sizlersiniz” demektedirler. Dolayısıyla bu türden uyarıları ciddiye almayan insanlar karşısında peygamberlerin yapabileceği tek şey, sadece tebliğ/bildirmek etmek olacaktır. Tebliğ çağrısına kulak verip kendilerine uyanlar açısından ise, peygamberin bir başka görevi daha vardır. O da, ulaştırılan tebliğin ayrıntısına ilişkin açıklamalarda bulunmak (tebyin) görevidir.

2. Hz. Peygamber’in Tebyin Görevi

İnanmayan insanlara karşı sadece tebliğ etmekle sorumlu olan Hz. Peygamber’in, kendisine inananlar karşısında ise bir de tebyin görevi vardır. Bu görev, onlara tebliğ ettiği Kur’an hükümleri hakkında, anlayabilecekleri ve uygulayabilecekleri bir şekilde açıklamalar yapmaktır. Zira çoğu zaman Kur’an, detaylı bilgiler vermeyip genel ifadeler kullanmakla yetinmektedir.

Hz. Peygamber’in gerekli açıklamalarda bulunması, bizzat Allah tarafından Kur’an’da peygamberimize yönelik olarak yapılmış bir görevlendirmedir. Bu husustaki bazı âyetler de şunlardır:

Kendilerine apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik” (İbrâhim, 14/4)

Ey Rasûlüm ! Kendilerine indirileni insanlara açıklaman için sana da Kur’an’ı verdik” (Nahl, 16/44)

Biz sana, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi açıklayasın diye Kitab’ı indirdik” (Nahl, 16/64)

Bu âyetlerde özellikle iki noktanın altı çizilmektedir: Birisi, tebliğ edilmesi istenilen vahyi açıklamanın, bütün peygamberlerin ortak görevi olduğu; ve diğeri de, Hz. Peygamber’in tebliğ görevinin yanı sıra bir de tebyin görevi olduğudur. Peygamberimiz bu tebyin görevini yerine getirirken, ya ilahî buyrukların nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini bizzat kendisi göstermiş, ya da konuyla ilgili sözlü açıklamalar yapmıştır. Gönderilen peygamberin, muhâtapları gibi “insan” cinsinden seçilmesinin temel esprisi ise tam da burada, yani dinin anlaşılabilir ve yaşanabilir olarak gösterilmesi imkânını sağlamakta yatmaktadır.

Önemli olan ve değinilmesi gereken bir başka husus da şudur. Kur’an’da “biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’âm, 6/38) ve “sana her şeyi açıklayan Kur’an’ı indirdik” (Nahl, 16/89) anlamına gelen âyetleri bağlamından kopararak, Kur’an’da her şeyin açık olduğunu ve dolayısıyla onun açıklanmaya ihtiyacı olmadığı iddiasıdır. Fakat Kur’an’da hemen hemen herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek âyetler bulunduğu gibi, peygamberimiz açıklamadıkça doğru ve yeterli olarak anlaşılamayacak âyetler de mevcuttur.

Ayrıca, “açıklama”nın “açıklanan” bir metinle ilgili ve onda bulunmayan bir takım ek bilgiler anlamına geldiği de söylenebilir. İster Türkçe’de, ister Arapça da dahil diğer dillerde olsun, “açıklama”nın sadece bir metni “okumak” ve “nakletmek” olduğunu söylemek, gerçek dışı bir iddia olur. Öyleyse, peygamberimizin Kur’an’ı açıklaması, O’nun Kur’an’da bulunmayan bir takım ek bilgiler ortaya koyması anlamına gelmektedir. Bu açıklamalar, bazı âyetlerin kelime anlamlarına yönelik olabileceği gibi, kelime anlamı açık olduğu halde, uygulama ve detay ile ilgili kapalı yönleri bulunan âyetlerle de ilgili olabilir. Bir başka ifadeyle; bu açıklamalar, emir niteliğinde gelen bazı âyetlerin farziyet mi, tavsiye mi yoksa mübahlık konumunda mı anlaşılacağı hususuna dâir olabilirken, bir takım emir ve yasakların nasıl uygulanacağını ve bu uygulamanın detaylarını belirleme şeklinde de olabilmektedir. İşte bütün bu açıklamaları yapmak, Hz. Peygamber’in görevidir.

Burada yeri gelmişken, konuyla ilgili kapalı herhangi bir noktanın kalmaması için “Kur’an’ın açıklanmaya ihtiyacı var mıdır?” şeklindeki sorunun da cevabını aramak gerekir. Kur’an kendisinin ya da âyetlerinin “son derece açık, anlamlı ve anlaşılır” olduğunu belirtirken (Yûsuf, 12/1; Hicr, 15/1; Şuarâ, 26/2; Neml, 27/1), Hz. Peygamber’in Kur’an’ı açıklama görevi üzerinde niçin bu kadar ısrarlı durulmaktadır? Aslında bu sorunun cevabını bizzat Kur’an’da bulabiliriz. Şöyle ki:

Kur’an’ın ele aldığı konuları iki gruba ayırmamız mümkündür. Birinci grup, geçmiş peygamberlerin ve toplumların başlarından geçen tarihî olaylar, Allah’ın insanlara olan lütufları, yerin ve göklerin yaratılışı, cennet nimetleri, cehennem azabı gibi karmaşık olmayan ve kolayca anlaşılabilen gerçeklerle ilgilidir. İkinci grup ise, dinin emir ve yasakları, İslam hukukunun temel hükümleri, inançla ilgili bazı konuların detayları gibi hususları içermektedir. Birinci gruptaki konuların anlaşılması o kadar kolaydır ki, konuyla ilgili eğitimi olmayan insanlar bile hiç kimseye müracaat etmeksizin bunlardan istifade edebilir. İbret almak ve ders çıkarmak için olan bu türden konuları “zikr” olarak nitelendiren Kur’an, “biz Kur’an’ı ders ve ibret alınması için kolaylaştırdık; yok mu ibret alan?” (Kamer, 54/22) âyetiyle de bu “kolaylık” ve “anlaşılır olmaya” işaret etmiştir. Fakat ikinci grubu oluşturan konuların ortak özelliğine baktığımızda, bunların pratiğe dönük olduklarını ve uygulanmaları için de bir örneğe ya da modele ihtiyaç duyulduğunu görmekteyiz. Bu ihtiyacı giderecek olan da peygamberimizdir. İşte burada, peygamberlerin “insan” cinsinden seçilmiş ve gönderilmiş olmalarının hikmetini bir kez daha düşünmek gerekir.

Ayrıca, eğer peygamberimizin kastetmiş olduğumuz bu anlamda bir tebyin (açıklama) görevi olmamış olsaydı ve görevi sadece vahyi insanlara ulaştırmaktan ibaret olsaydı, o zaman bir “postacı” olmaktan başka ne özelliği olabilirdi ki ! Bu anlamda düşündüğümüzde, Allah da “postacılık” görevini insana değil de meleğe verirdi; Kur’an’ı da zamana yayarak peyderpey değil de bir defada indirirdi. Ama bu sefer de biz insan türüne “melek” peygamberi örnek almamızı, hatta onun bizim için en güzel ve en mükemmel bir model olduğunu söylemesinin (Ahzâb, 33/21) hiçbir anlamı olamazdı. O halde Allah, peygamberimizi hem ilâhî mesajı insanlara ulaştırmakla görevlendirdi ve hem de bir “insan” olması açısından O’nun örnekliğinde insanların bir takım uygulamaları öğrenmesini sağladı.

Aşağıdaki âyetler Hz. Peygamber’in bu görevini açıklar mahiyettedir:

Nitekim biz size aranızdan âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti anlatan ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik” (Bakara, 2/151)

Andolsun ki Allah, aralarında âyetlerini okuyan, onları kötülüklerden arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle inananlara lutufta bulunmuştur” (Âl-i İmrân, 3/164)

Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi, bilmediğin şeyleri öğretti” (Nisâ, 4/113)

Bu âyetlerde peygamberimizin öğrettiği ifade edilen hikmetin, Kur’an’ın açıklaması mahiyetindeki “sünnet” olduğu belirtilmiştir.

 

ALLAH’IN İSİMLERİ VE SIFATLARI (Devam)

2. Sübûtî Sıfatlar

Hayat, ilim, irade, kudret, tekvin, kelâm, sem’, basar.

Sübûtî sıfatlar, Allah’ın ne olduğunu yani nasıl bir varlık olduğunu bize anlatan, O’nu olumlu niteliklerle niteleyen sıfatlardır. Bu sıfatların benzerleri insanda da bulunur. Ancak Allah’ta bulunan sıfatlar tam ve kusursuzdur; insanda bulunanlar ise, eksik ve sınırlıdır. Bu sıfatlarla inandığımız, rab olarak iman ettiğimiz Allah’ı tanırız ve tanıtırız. Çünkü Allah, duyu ve akıl ile idrak edemediğimiz bir varlık olduğundan O’nu tanımamız ancak bu sıfatları yoluyla olacaktır. Aynı zamanda diğer insanlara O’nu tanıtmamız da yine bu sıfatlarla mümkündür. Nitekim Hanefîlerin itikatta imam kabul ettikleri İmam Matüridî, “Allah’ın sıfatları, O’nu zihnimize yaklaştırmak ve idrak seviyemize uygun algılamak içindir” der (Kitâbü’t-tevhîd, s. 147). Ayrıca bu sıfatlarla biz, Allah karşısında nasıl bir tavır takınacağımızı öğreniriz. Çünkü hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir varlık karşısında nasıl bir tavır ve davranış ortaya koyacağımızı tespit etmek pek mümkün değildir. Bir varlığın sıfatlarını, özelliklerini ve fonksiyonlarını bildiğimiz takdirde ona karşı nasıl bir tavır belirleyeceğimizi düşünebiliriz.

Hayat sıfatı, Allah’ın diri olması demektir. “Her an diri olan ve ölmeyecek olan Allah’a dayan” (el-Furkân 25/58) mealindeki ayette bu sıfat açıkça ifade edilir. Yine ayet-i kerimede mealen “Allah her an yeni bir iştedir” (er-Rahmân 55/29) buyrulması da bunu destekler. Çünkü bu ayet Allah’ın her an faaliyet yürütecek bir dirilikte olduğunu dile getirir. Ayete’l-Kürsî’de ise, “O’nu ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Yeri ve göğü muhafaza etmek Allah’a ağır gelmez” (el-Bakara 2/255) ifadeleri ile Allah’ın ölüm, uyku, uyuklama ve gaflet gibi hayatı tamamen veya kısmen yok eden hususlardan uzak olduğu dile getirilir. Öte yandan ‘hayat’ sıfatı, diğer subûtî sıfatların varlık şartıdır, başka bir deyişle bu sıfat olmaksızın diğer sıfatların varlığından bahsedilemez.

İlim sıfatı, Allah’ın her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmesi anlamına gelir. Çünkü “Allah her şeyi bilendir” (el-Bakara 2/29). Allah’ın bilmesinin önünde insanda olduğu gibi zaman ve mekan engeli de yoktur. Bu yüzden Allah geleceği ve geçmişi şu an gibi bilir. Kur’an’da geçmişten ve gelecekten haber verilmesi, bunun en büyük delilidir. Allah için gizlilik de yoktur. O kalplerde olanı, zihinlerde tasarlananı, insanların önlerinde ve arkalarında bulunanı, gelecek ve geçmişlerini bilir ve dilerse haber verir. Çünkü Allah “gözlerin hainliklerini ve göğüslerin gizlediklerini bilir” (el-Mü’min 40/19) Zaten kıyamet koptuktan sonra mahşer yerinde toplanan insanlara yaptıklarını haber verecektir. Dolayısı ile insanın hiçbir düşüncesini, iyi veya kötü niyetini, yaptığı fiilleri O’ndan gizlemesi söz konusu değildir. Ayrıca Allah sadece görünen alemi değil, görünmeyen alemi de bilir. Diğer sıfatlara göre değerlendirildiğinde ilim sıfatı, hayat sıfatı dışındaki sıfatların varlık şartıdır; yani diğer sıfatların işlevi (taalluku), bu sıfata bağlı olarak gerçekleşir. Sözgelimi Allah bilir, bildiğini diler, dilediğine kâdirdir ve onu yaratır.

İrade sıfatı, Allah’ın dilemesi ve dilediğini yapması anlamına gelir. Allah’ın dilemesi için dışardan bir kayıt ve sınırlandırma söz konusu değildir. “O dilediğini yapandır” (el-Burûc 85/16), “Siz dileyemezsiniz ancak Allah diler” (el-İnsân 76/30) mealindeki ayetlerde, bu ifade edilmektedir. Bununla birlikte Allah vacib olanı yani zorunlu bir varlığı ve muhal olanı yani imkansızı dilemez. Bunun anlamı Yüce Allah kendisi gibi vacib sıfatına sahip başka bir tanrı olmasını dilemeyeceği gibi bir ortağının (şerîk) olmasını da dilemez. Bu, Allah’ın iradesi için bir sınırlandırma değildir. Çünkü vacib olan zorunlu olarak var olandır, muhal olan da zorunlu olarak varlığı imkansız olandır. Allah’ın bunlar hakkında bir iradede bulunması anlamlı ve gerekli değildir.

Öte yandan Allah’ın insanlar başta olmak üzere yaratılmış varlıklara yönelik iradesinin hikmet ve adalete uygun olduğu görüşü alimlerin çoğunluğunca benimsenir. Ancak yarattığı her şeydeki hikmet ve adaleti bizim kavramamız mümkün olmayabilir. Nitekim geçmişte anlamsız hatta gereksiz görülen birçok varlık ya da hâdisenin, ilim ve kültürün gelişmesine paralel olarak, birçok hikmetlerinin olduğu bugün görülmektedir. Allah’ın dilemesinin hikmet ve adalete bağlı olması, iradesinin sınırlılığının değil, kusursuzluğunun göstergesidir. Nitekim Allah Teala “Bizim sizi abes (boş uğraş) olarak yarattığımızı ve tekrar bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz?” (el-Mü’minûn 23/115) “Allah’ı ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmış halde zikredenler ile göklerin ve yerin yaratılışını düşünenler ‘ey Rabbimiz sen bunları boş ve geçersiz olarak yaratmadın, sen bundan münezzehsin’ derler” (Âl-i İmrân 3/91) mealindeki ayetlerde Allah’ın yarattığı her şeyde bir hikmet olduğu açıkça dile getirilir.

Kudret sıfatı, Allah’ın kâdir olması güç yetirmesi anlamlarına gelir. Allah bir şeyi dilemiş ise dilemesi doğrultusunda kudret sıfatı ile onun gerçekleşmesi kaçınılmazdır. “De ki: Allah’ım, Sen mülkün sahibisin, dilediğine bu mülkü verirsin, dilediğinden de alırsın. Dilediğini azîz kılarsın dilediğini de zelîl edersin. Hayır, senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin” (Âl-i İmrân 3/26). Allah’ın kudretinin niteliğini anlatmak için “Onun işi, bir şeyi irade ettiğinde ona ‘ol’ demektir ve o da hemen oluverir” (Yâsîn 36/82) ayeti yeterlidir. Allah’ın kudreti mümkün her şeyi kuşatmıştır ve beklenmedik hızda ve nitelikte gerçekleşir. Ancak şu da bir gerçek ki, kudret irade sıfatı doğrultusunda gerçekleşir. Nasıl ki, irade hikmet ve adalet çerçevesinde işliyorsa kudret sıfatı da bu doğrultuda gerçekleşir. Şu var ki, biz insanlar görüş alanımız ve tasavvurumuz zaman ve mekan ile sınırlı olduğundan bazen her nesnenin ve olayın hikmet ve adalet boyutunu tam olarak kavrayamıyoruz. Bundan dolayı yaratılmış olanlara, dikkatli ve ihtiyatlı yaklaşmamız gerekir. Bu, Allah’a göstermemiz gereken saygının bir gereğidir. Çünkü Allah hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır. Her yaratılanın bir hikmeti, görevi ve işlevi vardır. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim, Yaratandan ötürü” sözü bu anlamın hikmet sahibi bir şair tarafından dile getirilmesidir.

Tekvin sıfatı, kudret sıfatının fiile intikali olarak değerlendirilebilir. Eşari kelâm alimleri, yaratmayı bütünüyle kudret sıfatına bağlarken, Mâtürîdîler, Allah’ın yaratması, öldürmesi, diriltmesi, rızık vermesi gibi bütün ilahî fiilî sıfatları tekvin sıfatı ile ifade etmişlerdir. “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’ın azabından sakınasınız. O Allah ki, sizin için yeryüzünü adeta bir döşek, göğü de bir kubbe kıldı. Gökten yağmur yağdırdı, onunla size rızık olsun diye meyve ve sebzeler çıkardı. Bütün bunları bilerek Allah’a şirk koşmayın” (el-Bakara 2/21-22). Yaratmak yokluktan varlığa çıkarmak demektir. Bu özelliği ile tekvin sıfatı Allah’ın en özel sıfatıdır. Ayet-i kerimede de geçtiği gibi bu sıfatında Allah’ın ortağı olamaz. Canlı cansız alemdeki bütün varlıklar Allah’ın yaratması ile varlık kazanmışlardır.

Kelâm sıfatı Allah’ın konuşmasıdır. Ancak bu konuşmanın ne şekilde olduğunu bizim bilmemiz mümkün değildir. Bildiğimiz O’nun konuşmasının vahiy ve ilham yoluyla olduğudur. Kur’an’da Allah’ın konuşması şu şekilde anlatılır: “Allah insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur; yahut bir elçi gönderir, dilediği şey ona Allah’ın izni ile vahyedilir. O yücedir ve her şeyi bir hikmete göre yapandır” (eş-Şûrâ 42/51).

Allah’ın kelâm sıfatını iki boyutlu düşünmek gerekir: Allah katındaki kelâm ve yaratılmışlar yanındaki kelâm. Allah katındaki kelâm, Allah’ın kelâm sıfatıdır, ezelî ve ebedîdir. Bu tür kelâm sıfatına alimlerimiz kelâm-ı nefsî yani Allah’ın bizzat kendisine ait olan kelâm demişlerdir. Bu kelâm sıfatı yaratılmışlarda lafız şeklinde tezahür eder. Bundan dolayı yaratılmışlarda tezahür etmiş olan kelâma kelâm-ı lafzî denir. Bunun anlamı ses ve harflerden ibaret lafız şeklinde ortaya çıkmış kelâm demektir. Bu takdirde vahiy yaratılmış bir melek olan Cebrail’e intikal ettiği anda lafzî kelâm özelliğini alır. Peygamberlere gelen ve biz insanların okudukları, yazdıkları ve ezberledikleri Kur’an da lafzî kelâmdır. Bu haliyle bizde bulunan ve Allah’ın kelâmı dediğimiz Kur’an, Allah’ın kadîm olan kelâm sıfatına delâlet/işaret eden lafızlardır. Bu şu demektir: Allah’ın kelâm sıfatı kadîmdir. Bizim okuduğumuz, yazdığımız, ezberlediğimiz vahiy lafızları, yaratılmıştır. Sözgelimi, Allah Teala Hz. Peygambere vahyi onun zihninde lafızlar şeklinde yaratmış ve Hz. Peygamber de bu vahyi insanlara okumuştur. “O kendi arzusuna göre konuşmaz. O’nun söylediği vahiyden ibarettir” (en-Necm 53/3-4) mealindeki ayet gereği, peygamberin kendisine gelen vahye bir katkısı söz konusu değildir. Ayrıca “Kur’an’ı çabucak ezberlemek için dilini ağzında oynatma. Onu zihnine yerleştirmek ve okumanı güvenli bir şekilde sağlamak bize aittir. Onu okuduğumuz zaman onun okunuşuna tabi ol. Bundan Sonra kesinlikle onun açıklaması da bize aittir” (el-Kıyâme 75/16-19) mealindeki ayet-i kerimede de bu durum açıkça ifade edilmiştir.

Allah’ın peygamberlerle konuşması ses ve lafızlarla olmaktadır. Yani Allah celle celalihu bir peygambere vahiy gönderirken Cebrail vasıtasıyla veya vasıtasız, insanların anlayacağı şekilde sözlü bir hitapta bulunur. Zaten her peygambere Allah’ın o peygamberin konuştuğu dil ile vahiy göndermesi bunun en açık delilidir. “Biz her peygamberi kavimlerine açıklama yapsın diye ancak kendi lisanı ile göndeririz” (İbrâhîm 14/4). Peygambere söz olarak gelen bu vahiy, bazen önceki peygamberlere tabi olmalarını telkin eden öğütler şeklinde gelirken, bazen de şerî hükümleri bildiren kitap şeklinde olur. Nitekim Kur’an’da bazı peygamberlere sahife veya kitap verildiği bildirilir.

Sem’ ve Basar: Allah’ın işitmesi ve görmesi demektir. Yüce Allah’ın, alemi yarattıktan sonra onu kendi haline bırakmaması, sürekli gözetim ve denetim altında tutmasıdır. Çünkü hiçbir varlık yaratılıp kendi başına bırakılmamıştır. Allah kullarını uyararak mealen “Yoksa onlar gizlediklerini ve açıkladıklarını Allah’ın işitmediğini mi zannediyorlar” (ez-Zuhruf 43/80) buyurur. Hz. İbrahim’in (as) dili ile de “Ey babacığım, işitmeyen, görmeyen bir tanrıya niçin ibadet ediyorsun” (Meryem 19/42) şeklinde müşriklerin işitme ve görme özellikleri bulunmayan cansız putlara tapınmaları eleştirilir.

 

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.06.2017 - 00:01 -59-
Bu sayfayı paylaşın :