26 Ramazan 1438

-A A +A

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.S.) HAYATINDA ADALET

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber'in uyması gereken esaslardan bahsedilirken, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum" (Şûrâ, 15) buyrularak Hz. Peygamber'in adaleti tesis etmekle görevli olduğu bildirilmektedir.

Hz. Peygamber'in mübarek hayatını incelediğimiz zaman, O'nun hem içeride hem de dışarıda adaleti tesis etmeye çalıştığını görürüz. O, bir taraftan Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında kardeşlik ilan ederken diğer taraftan da Medine Sözleşmesi ile Müslüman, Yahudi ve müşrikler arasında adaleti sağlamaya çalışıyordu.(1) Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygamber'in bu yönüne dikkat çekilerek "Onlar Sana gelirlerse aralarında adaletle hükmet" (Maide, 42) buyrulmuş; Hz Peygamber'in evrensel bir ilke olan adaletten -gayrimüslimler için bile olsa- asla taviz vermemesi gerektiği bildirilmiştir.

Allah Rasûlü, hayatın her alanında daima adaleti, adil hüküm vermeyi esas almış, bizzat adaletin en güzel örneklerini sergilemiş; aile hayatında (Nisa, 3), insanlar arası münasebetlerde (En'am, 152), hâkim huzurunda, şahitlik esnasında (Nisa, 135) adalet esasını zihinlere yerleştirmiştir.

Nitekim şu olay, buna çok iyi bir misal teşkil eder: Bir gün Mahzunoğulları kabilesinden Fatıma adında asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. O kadının cezalandırmaması için ashabdan Hz. Üsame b. Zeyd'i Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma çok kızan ve üzülen Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah'ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyor. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah'a yemin ederim ki Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.”(2)

Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber, adalet konusunda aracı olmak isteyenleri çok yakını da olsa sert bir şekilde reddetmiş, suçluya layık olduğu cezasını vermekte en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Zira adalet ortadan kalkarsa, insan hayatına değer verecek bir şey kalmaz. "Allah, insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder" (Nisa, 58) ilahi emrinin hikmeti gayet açıktır.

Adaletin İslam toplumunda, yönetimde muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması zorunludur. Çünkü adalet mülkün temelidir. Adaletin olmadığı cemiyetlere zulüm, anarşi ve terör hâkim olur. Toplumsal isyanlar çıkar, mahkemelere, devlete hatta fertlerin birbirlerine olan güveni kaybolur. İnsanlar, kendilerini koruma ve haklarını elde etme peşine düşer hukuki otorite sarsılır. Bu hususta Peygamberimiz bizleri uyarmıştır: "Bir kavmin (devlet. Mahkeme, aile ve fertleri arasında) hak ve adaletten uzak hükümler verilirse. O kavimde mutlaka kan dökümü yaygınlaşır."(3)

Hz. Peygamber, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyametin yakıcı sıcağında, arşın ferahlatıcı gölgesinden istifade edecek yedi sınıf insandan bahsederken en başta adaletli davranan idarecileri saymış,(4) adil devlet başkanlarından ve yöneticilerinden övgüyle bahsetmiş,(5) ailesine ve emri altındakilere adaletle muamele edenlere Allah tarafından kıyamet gününde büyük mükâfatlar verileceğini bildirmiştir. (6)

Aşağıda vereceğimiz örnekte de görüldüğü gibi Allah Rasûlü, en yakınları bile olsa hep adaleti esas almış; hükümleri, kanunları herkese eşit olarak uygulamıştır.

Bedir savaşında alınan esirler arasında Peygamberimiz’in amcası Hz. Abbas da vardı. Hz. Abbas'ın elleri bağlanmıştı. Esirler, fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Hz. Abbas'ın Allah Rasûlü’nün amcası olduğunu öğrenince onun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasûlü: “Hayır, asla böyle bir şey olamaz Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz”(7) buyurdular. 

Huneyn Savaşı'na katılan bir sahabe anlatıyor: “Ben devemin üzerinde, Hz. Peygamber'in yanında ilerliyordum. Ayağımda sert pabuç vardı. Devem Peygamber'in devesini sıkıştırdığında pabucumun kenarı Rasûlullah'ın baldırına dokunarak O'nu rahatsız ediyordu. Bunun üzerine Rasûlullah ayağıma kamçı ile vurarak, ‘Canımı yakıyorsun, arkamdan yürü!’ dedi. Ben de O'nun yanından savuştum. Ertesi gün Rasûlullah beni yanına çağırttı. Kendi kendime ‘Beni dün ayağını incittiğim için aramıştır’ dedim. Yanına gittim. Peygamberimiz bana ‘sen dün benim ayağımı incitmiş, canımı yakmıştın, ben de senin ayağına kamçı ile vurmuştum. Bunun karşılığını ödemek için seni çağırdım’ dedi ve bana çeşitli hediyeler verdi.”(8) Bu örnekte de görüldüğü gibi Rasûlullah, adaletin sağlanmasına ve kul hakkının ödenmesine çok büyük önem verir; kendi üzerine geçen kul hakkını, her zaman ve her yerde, en sıkıntılı savaş zamanında bile ödemekten geri durmazdı.

İki Cihan Önderimiz’in yine bizler için güzel bir örnek olacak tavrını görüyoruz. Numan b. Beşir isimli genç bir sahabeye babası, malının bir kısmını hibe olarak vermiş, diğer çocuklarını bu mallardan mahrum etmişti. Çocukların annesi bu duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Peygamber Efendimiz’e göndermişti. Peygamber Efendimiz, malından diğer çocuklarına da hibe edip etmediğini sormuş, onlara vermediğini öğrenince de, “Allahtan korkun ve çocuklarınızın arasında adaletli olun”(9) buyurmuştur. 

Yine bir gün, Peygamberimiz’in küçük torunları Hasan ve Hüseyin aynı anda Peygamberimiz’den su istediler. Peygamberimiz önce Hasan'a sonra da Hüseyin'e su verdi. Bunun üzerine Hz. Fatıma, "Babacığım suyu neden önce Hasan'a verdin. Hasan'ı daha mı çok seviyorsun” diye sordu. Peygamberimiz: “Hayır, ilk önce suyu Hasan istedi" cevabını verdi. Sevgili Peygamberimiz torunlarını severken de adaletli seviyor, hak geçirmiyordu. “Bağış ve ihsanlarınızda çocuklarınıza adaletli davranınız. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım”(10) buyurmuştur. Sonuç olarak söylemek gerekir ise, Allah Rasûlü, hayatın her alanında daima adaleti, adil hüküm vermeyi esas almış, en yakınları bile olsa hükümleri/kanunları herkese eşit olarak uygulamıştır.

Allah Rasûlü mübarek hayatı boyunca, toplumda adaleti hâkim kılmak için mücadele etmiş, gerek Müslümanlar gerekse gayrimüslimler arasındaki muamele ve hükümlerde adaletin en güzel örneklerini vermiş, adaleti temel hakların ve özgürlüklerin korunması, toplumsal huzurun ve barışın sağlanmasının teminatı olarak görmüştür.

Dipnotlar:

  1. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, c.1, İrfan Yay., 5. basım, İstanbul 1990, s.202-210.
  2. Buharî, Enbiyâ, 54; Meâzî, 53; Hudûd, 11-12; Müslim, Hudûd, 8-9; Ebû Dâvûd, Hudûd, 4; Tirmizî, Hudûd, 6; Nesâî, Sârik, 6; İbni Mâce, Hudûd, 6.
  3. İmam Mâlik, Muvatta, Cihad, 26.
  4. Buharî, Ezân, 36; Zekât, 16; Rikak, 24; Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât, 2.
  5. Buharî, Edep, 36; Müslim, İmâre, 5, 18; Cennet, 63.
  6. Müslim, İmâre, 5, 18; Nesâî, Kudât, 1.
  7. Buharî, Megâzî, 53.
  8. Taberî, Tarih-i Taberî, c.3, çev. M. Faruk Gürtuna, Sağlam Yay., İstanbul 2007, s.106.
  9. Müslim, Vesaya 13.
  10. Ahmet bin Hanbel, Müsned, I/101.

 

Kur'ani Hayat, Mart-Nisan 2010

((ALINTIDIR)

Hz. Peygamber’in Teşri’ Görevi

Elçi olmasından dolayı Hz. Peygamber’e tebliğ ve tebyin görevlerinin verildiği bilinen bir husustur. Bunun sonucu olarak da günlük hayatla ilgili işleri düzenleyen bir lider ve vahyin açık bıraktığı alanda, pis şeyleri haram ve temiz şeyleri de helal kılan bir peygamber ortaya çıkmıştır. Böyle bir yetkinin verilmesi, peygamberimizin vahyin kontrolünde bulunması ve ismet (günahsız oluş) sıfatına sahip oluşuyla doğrudan ilişkilidir. Hz. Peygamber’in Kur’an’da bulunmayan hususlarda hükümler koyma görevine şu âyetler delil olarak gösterilmektedir:

İşte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder ve onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri de haram kılar” (A’râf, 7/157).

Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve elçisinin haram kıldığını haram saymayan …” (Tevbe, 9/29).

Peygamberimizin “Kur’an’da bulunmayan olaylar hakkında hü kümler koymak” görevine pek çok örnek verilmektedir. Biz bunlardan bazılarını sizlerle paylaşalım. Şöyle ki:

Bir kadının, halası, teyzesi, kızı ve kardeşinin kızı (yeğeni) üzerine nikahlanamayacağı Kur’an’da belirtilmemiş; böyle bir nikahın olamayacağını peygamberimiz belirlemiştir.

Köpek dişli yırtıcı hayvanlar ve pençeli kuşların etlerinin yenmeyeceği hususu Kur’an’da yoktur; bu çeşit etlerin yenmesini peygamberimiz yasaklamıştır.

Kur’an’da “sizi emziren süt analarınız ve süt kardeşleriniz size haram kılınmıştır” (Nisâ, 4/23) buyurularak, süt anne ve süt kardeşlerle evlilik yasaklanmıştır. Fakat âyette, diğer süt akrabalarla evlilik meselesine değinilmemiştir. Bu konudaki genel prensibi de “neseb açısından haram olanlar süt yönüyle de haramdır” demek sûretiyle peygamberimiz getirmiştir. Böylece, süt anne ve süt kardeşin yanı sıra, diğer süt akrabalarla evlilik de yasaklanmıştır. Süt baba, süt amca, süt dayı, süt hala ve süt teyze gibi.

“Fitre” dediğimiz fıtır sadakasına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi ve hüküm yoktur. Bu konudaki hükmü peygamberimiz vermiştir.

Kadınların hayızlı durumdayken namaz kılamayıp oruç tutamayacakları hükmü ve bilgisi de Kur’an’da belirtilmemiştir. Bu husustaki yasak da peygamberimiz tarafından getirilmiştir.

Bunlardan başka; erkeklerin altın takmalarının ve ipekten yapılmış kıyafet giymelerinin yasaklanması, vitir namazının vâcip oluşu, diyetlerle ilgili bir takım hükümlerin getirilmesi gibi bazı hususların tespitini de örnek olarak verebiliriz.

 İşte, peygamberimizin görevlerinden en belli başlı olan tebliğ, tebyin ve teşri’ (bildirme, açıklama ve hüküm koyma) görevlerini bu şekilde özetlememiz mümkündür. Netice itibariyle peygamber ler, evrensel değerlerin yolunu gösteren ve nübüvvetin başlangıcından itibaren Allah ile insan arasındaki irtibatı sağlayan elçilerdir. Peygamberimiz de bu hususa Kur’ân’daki ifadesiyle “ben peygamberlerin ilki değilim” (Ahkâf, 46/9) şeklinde açıklık getirerek, peygamberliği kendisinin ortaya çıkarmadığını ve kendisinden önce de peygamberler geldiğini belirtmiştir. Konu, Hz. Peygamber’e itaati emreden âyetlerle de doğrudan ilişkilidir. Zira bu âyetler, peygamberimize itaatin ihtiyârî (isteğe bağlı) değil, zorunlu olduğunu ortaya koymaktadırlar. Zaten bu itaat olmadan müslümanlığımızın gerçekleşmeyeceği, bir anlam ve değer taşımayacağı da açıktır. Çünkü Allah’ın dinini ve kitabını bize ulaştıran (tebliğ eden), gerekli noktaları açıklayan (tebyin eden) ve Allah’ın kontrolü dâhilinde bir kısım hükümler koyabilen tek kişi, peygamberimizdir. Vahyin doğrudan muhâtabı olan Rasûlullah’ı kaynak kabul etmemek, dini kendisinden öğrendiğimiz tek – doğrudan muhatap – beşeri kaynağı inkar etmek olacaktır. Böyle bir durum ise, hem iman açısından ve hem de mantık olarak çok tehlikeli sonuçlar doğurabilecektir.

Şimdi de hadis ve sünnete ilişkin konulardan olan bir başkasını ele alalım. O da, Hz. Peygamber’den gelen her şeyin, hiçbir ayrım yapılmaksızın aynı düzeyde görülüp görülmeyeceği, hepsine aynı şekilde uyulup uyulmayacağı, yani her birinin bağlayıcı olup olmadığı meselesidir.

KADER

Kader, Allah’ın sınırsız ilmi ile ezelden ebede var olan her şeyi bilmesi ve takdir etmesidir.

Çünkü Allah için zaman ve mekan yoktur. Bunların getirdiği sınırlamalar da söz konusu değildir. Dolayısıyla O, gelecek, geçmiş ve şimdiki zamanda olan her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir. O’nun bilmesinde zaman farkı söz konusu değildir. Çünkü O’nun ilmi engin ve sınırsızdır. Zaten kader konusu bütünüyle Allah’ın ilim sıfatı ile alakalı bir konudur. Şu ayet meallerinde Allah’ın ilminin engin ve sınırsızlığı anlatılır: “Allah göklerde ve yerde olanları bilir” (el-Hucurât 49/16), “Allah göklerin ve yerin bütün gizliliklerini bilir” (el-Hucurât 49/18), “Yaratan bilmez mi? O latîf ve habîrdir” (el-Mülk 67/14), “Allah onların önünde olanı ve arkasında olanı/ gelecekte olacağı ve geçmişte olanı bilir” (el-Bakara 2/255), “Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Size suret verdi ve suretlerinizi en güzel kıldı. Dönüşünüz O’nadır. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilir. Allah kalplerin özünü bilendir” (et-Tegâbün 64/3-4). Bu ayetlerden çıkarılan sonuç, Allah Teala için önce-sonra, gizli-açık farkı yoktur. Allah açık olanı bildiği gibi gizli olanı da aynı şekilde bilir. Öyleyse Allah bizim doğumdan ölüme kadar geleceğimizi, gelecekte nelerle karşılaşacağımızı, nerelere gideceğimizi ve ne gibi konumlarda bulunacağımızı bilir. Onun bilmesi, bizim yaptıklarımızı yönlendirmesi, irade ve aklımızın devre dışı bırakılması anlamına gelmez. Aslında Allah dilerse hayatımıza müdahale edebilir ama adaleti ve bize tanıdığı mühlet gereği müdahale etmez. Çünkü Allah Teala, Hz. Adem’in şahsında bütün insanlara yeryüzünü belirli bir süreliğine konaklama ve yaşama mekanı kıldığını bildirdi (el-Bakara 2/36). Diğer bir deyişle Allah insanı ömür denilen belli bir zaman içinde ve yaşama mekanı kılınan yeryüzünde yarattı. Demek ki, yeryüzü denilen mekanda

ve ömür denilen süre içerisinde insana özgürlük tanındı. Bir diğer deyişle zaman ve mekan insan için bir yaşama koridoru kılındı. Doğum ile insanoğlu bu koridora girer ölüm ile çıkar. Ne zaman bu koridora gireceği belli olmadığı gibi ne zaman çıkacağı da belli değildir. Bunun bilgisi sadece Allah katındadır. İnsan, Allah’ın dilediği ve belirlediği bir yerden bu koridora girer ve yine O’nun dilediği ve belirlediği bir yerden çıkar.

Zaman ve mekanın insan bakımından bir çok anlamı vardır. Öncelikle bu iki kavram insan zihninde sınırlılık fikrini oluşturur. Zaman bakımından insan şimdiki zaman ile sınırlıdır. Geçmiş ve gelecek ona kapalıdır. Ne geçmişe dönebilir ne de geleceği şimdiki zaman içinde yaşayabilir. Mekan bakımından da yine bulunduğu yer ile sınırlıdır. Bulunduğu yerin dışındaki mekanları ne bilebilir ne de oralara müdahale edebilir. Bir mekandan diğerine intikali ancak belli bir zaman içinde gerçekleşir. Tek bir zaman dilimi içinde birden fazla mekanda olamaz. Böylece insan, yaratıcısı olan Allah karşısında sınırlı ve aciz bir varlık olduğunun idrakine varır. “Kendisini bilen Rabbini bilir” sözü ile ifade edilmek istenen de bu olsa gerektir.

Aynı şekilde zaman ve mekan fikri, insanda düzenlilik bilincinin oluşmasını sağlar. Çünkü Allah Teala insanı bir karmaşa ve kaos içine değil, düzenli ve tertipli bir ortam olan yeryüzüne gönderdi. Bu düzen aslında Allah’ın insana sunduğu imkanlar ve şartlardır. Öyleyse biz belli imkanlar ve şartlarla belirlenmiş ve düzenlenmiş bir mekana yani dünyaya gönderiliyoruz. Zaten kaderin bir anlamı da budur. Kadere iman, insanın doğduğunda hazır bulduğu ortamın Allah tarafından tanzim ve tertip edildiğine inanmasıdır. Bununla da insan, olayların sebeplerini izah eder. Tesadüfe ve keyfîliğe yer olmadığına dair kesin inancı oluşur. Yapacağı eylemlere imkanlar, şartlar ve sebepler doğrultusunda karar verir. Böylelikle insan zihninde kendiliğinden bir düzen, ölçü ve adalet düşüncesi oluşur. Öte yandan sınırsız ve keyfî bir özgürlüğe sahip olmadığının da farkına varır (bk. Uludağ, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s. 70-71).

 

 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 21.06.2017 - 00:01 -105-
Bu sayfayı paylaşın :