27 Ramazan 1438

-A A +A

İSLÂM’DA TİCARET AHLÂKI

Media Folder: 

İslam dini, rızkın onda dokuzunun ticarette olduğunu haber vermiş ve meşru kazanç yollarına teşvik etmiştir. İnsanlar, ihtiyacı olan gıda maddelerini, giyim eşyasını ve günlük işlerinde kullanacağı aletleri, ticarethanelerden kolayca temin edebilmektedir. Tarlasından çıkardığı toprak mahsullerini ve fabrikasında ürettiği eşyayı ticaret borsalarında pazarlama imkanı bulmaktadır. Ticaret ihmal edilecek olursa arz ve talep dengesi bozulur, kişi ihtiyacı olan şeyleri bulamaz ve malını değeri ile satamaz. 
Ticaretin taşıdığı önem açık bir şekilde görülmektedir. Ama esas üzerinde durulması, bilinmesi ve riayet edilmesi gereken şey, “Ticaret ahlakı”dır. Bir işte başarılı olmanın sırrı; ahde vefa, sözleşmeye sadakat, kârda kanaat ve imalatta dürüstlük gibi ahlak ölçülerine bağlı hareket etmekte gizlenmiştir. Kâr uğrunda utanmayı, menfaat temin edeceğim diye merhameti, servet yolunda şeref ve haysiyeti feda etmemelidir. 

Alışveriş sırasında dikkat edilmesi gereken ölçülerden bazıları şunlardır: 
Satışa sunulan malın kusuru gizlenmemelidir. Bu durum, müşterinin aldanmasına ve zarara uğramasına sebep olur. Bu noktada, bizleri uyaran Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

“Kim ayıbı (bulunan bir malı) o (kusuru)nu açıklamadan satarsa, Allah’ın daimi gadabı içinde kalır ve melekler durmadan ona lanet eder.”(1
Asr-ı saadetten bir misal ile ticaret erbabını uyarmak isteriz. Sevgili Peygamberimiz, buğday satan bir kimsenin yanından geçiyordu. Elini yığının içine soktu ve bir avuç buğday çıkardı. Yığının üstü kuru olduğu halde avucunun içindeki taneler yaştı. Peygamber (s.a.v.) mal sahibine bunun sebebini sorduğunda, yağmurdan ıslandığını söyledi. Peygamberimiz, 

“İnsanların görebilmesi için onu açığa koymalı değil miydin?” buyurdu ve şöyle devam etti: “(Bizi) aldatan, bizden değildir.”(2) 
Mala sürüm sağlamak için yemin etmemelidir. 
Bir kimsenin müşterisine kendi malını satmaya kalkışmamalıdır. 
Müşteri, dükkanımızın kapısına veya sergimizin önüne gelmeden onu çağırmamalıdır. 
Dinimizin emrettiği çalışma, ne şekilde olursa olsun kazanç elde etme fikrine dayalı değildir. Kazancın helal olması ve ticaret ahlakının gerektirdiği bir dürüstlük içinde hareket edilmelidir. “Doğru, güven duyulan bir tacir, (kıyamet günü) peygamberlerle, sıdıklar ve şehitlerle beraber (haşr)olacaktır.”(3) 

Media Folder: 

Hayırlı bir ümmet olarak yaratılan bizler, insanların zararına sebep olacak davranışlardan son derece sakınmalı, alış veya satışımızda hayırhahlığı ve kibarlığı elden bırakmamalıyız. Çünkü “Allah, satışta kolaylığı ve nezaketi, satın almada kolaylığı ve nazik davranmayı, borç ödemede kolaylık ve kibarlığı sever.”(4) 
Konumuzu bir ayet-i kerime meali ile son vermek istiyoruz: 

Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”(5) 

(1) et-Tac, 2/196 (Pamuk Yayınları 1961), et-Terğib ve’t-Terhib, 3/361 (Beyrut 2003) 
(2) et-Tac, 2/196, et-Terğib ve’t-Terhib, 3/359 
(3) et-Tac, 2/197, et-Terğib ve’t-Terhib, 3/365 
(4) et-Terğib ve’t-Terhib, 3/354 
(5) Cum’a Süresi, 62/10 

(ALINTIDIR)

SÜNNETİN BAĞLAYICILIĞI

Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) bir “insan” olarak yaptığı davranışların bağlayıcı olup olmadığını ve müslümanlar için örneklik teşkil edip etmediğini tespit etmek zorunluluk arz eden bir meseledir. Zira tarihi süreç içerisinde, peygamberimizin gerek cibillî (yaratılıştan getirdiği) olarak gerek âdet ve gelenek olarak gerekse dünyevî konularda yapmış olduğu beşerî bazı davranışların bağlayıcı olup olmadığı konusu hep gündemde kalmıştır.

Hadislerin hüküm kaynağı olup olmadığı meselesi özellikle de fıkıh usûlü âlimleri arasında tartışma konusu edilmiştir. Yine, ulemânın sünnet anlayışları arasında görülen farklılıklar da peygamberimizin hangi davranışlarının sünnet sayılıp hangilerinin sayılmayacağı şeklindeki değerlendirmelerde etkili ve belirleyici olmuştur. Sünnet anlatılır ya da uygulanırken, onun bağlayıcı olan ve olmayan türleri bulunduğunu göz önünde bulundurmak ve bunları birbirinden ayırdetmek büyük bir önem taşımaktadır. Özellikle günümüzde birçok müslüman, bağlayıcılık açısından farklılıklar arz eden sünneti hiçbir ayırım yapmaksızın bir bütün olarak “bağlayıcı” kabul etmektedir. Bu anlayıştan hareketle de, bazıları tarafından Hz. Peygamber neyi nasıl yapmışsa onu aynen taklit etmenin sünnet olduğuna inanılmaktadır.

Sünnetin “bağlayıcı olup olmadığı” meselesinin tam açılımı, peygamberimizin yaptığı her davranışa uymanın zorunlu olup olmadığıdır. Bu da bizi, Hz. Peygamber’in neyi, niçin, kime, ne zaman, hangi amaçla ve hangi sıfatla söylediğini ya da yaptığını anlamaya götürecektir. Bu anlama çabası, ilk müslüman nesil olan sahâbeden itibaren bütün inanan kişilerin gündemini ve zihnini meşgul etmiştir. Her ne kadar sahâbenin genel anlayışı, peygamberimizin bütün davranışlarının “sünnet” olarak algılanması olsa da, bir kısmının zaman zaman bu anlayıştan uzaklaşarak, Rasûlullah’ın davranışlarının ve sözlerinin amaçlarına, bağlamlarına ve muhtevalarına dikkat çektiği görülmektedir. Söz konusu mesele hâlen güncelliğini korumaktadır ve bundan sonra da koruyacaktır.

Sünneti doğru anlayabilmek ve yanlışa düşmemek için hadisler arasında bağlayıcı olanla olmayanı; yerel, tarihsel ve evrensel olanı birbirinden ayırt etmek gerekir. Bu çaba bize, hangi tür sünnetlere uymamız gerektiği noktasında sağlıklı bilgiler verecektir. Yani; peygamberimizin emirleri, yasakları, yemesi, içmesi, oturması, kalkması, giyinmesi, kendine has bireysel tercihleri gibi işlerinin tamamına uymamızın gerekli olup olmadığını gösterecektir. Zira onun davranışlarının hepsini aynı kategoride değerlendirmek doğru değildir. Çünkü peygamberimizin bir “insan” olarak günlük yaptığı bazı işler, yaşadığı toplum ve coğrafya şartlarının gereği olarak yapmak zorunda olduğu tutum ve davranışlar vardır. Yine O’nun kendine has olan ve ümmetini bağlamayan özel bir takım durumları (hasâis) da vardır. İşte bundan dolayıdır ki âlimlerimiz, söz konusu ayrımı ortaya koymak için ellerinden gelen bütün çabayı göstermişlerdir.

Az önce sözünü ettiğimiz, peygamberimizin gerek cibillî olarak gerek âdet ve gelenek olarak gerekse dünyevî konulardaki davranışlarının bağlayıcılığı meselesini örneklendirerek konumuzu somutlaştıralım.

Cibillî davranışlardan maksat, peygamberimizin bir “insan” olarak yaratılışı gereği yapmış olduğu fiillerdir. Nitekim diğer insanların nasıl bedenî ve nefsî bir takım ihtiyaçları varsa, peygamberimizin de bu türden ihtiyaçlara sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Bu, O’nun beşer olmasının tabiî bir gereğidir. Oturması, kalkması, yürümesi, yemesi, içmesi, sevmesi, hoşlanması, kızması gibi davranışlar peygamberimizin cibillî fiillerine örnek olarak verilebilir. Yine “peygamberimiz soğuk ve tatlı içeceklerden hoşlanır”, “helva ve balı çok sever” diye, bu nimetlere karşı alerjisi olduğu için bunları yiyemeyen müslümanlara bunları “sünnet” diye dayatmanın hiçbir anlam ve mantığı da yoktur.

 Bu örneklerden ve açıklamalardan şu sonuca varabiliriz: Hz. Peygamber’in yaptığı davranışların maksadı, yani ibadetle ilgisinin olup olmadığı tespit edilmeli ve buna göre de sünnet olup olmayacağına karar verilmelidir. Doğru olan yaklaşım budur ve peygamberimizi örnek alarak “model” kabul etmek de bu olmalıdır. Fakat, örneğin Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre gibi bazı sahâbiler, Hz. Peygamber’in bir fiili yapmadaki maksad ve amacını tespit etme çabasını göstermemişlerdir. Onlar sadece peygamberimizin o davranışı yapmış olmasından ve O’na karşı olan muhabbetlerinden dolayı söz konusu o davranışı yapmışlardır. Hz. Ayşe, Hz. Ömer, Abdullah b. Mes’ud gibi sahâbiler ise, peygamberimizin o fiili hangi maksat ve sebeple yaptığını araştırmışlar, eğer ibadetle alakası yoksa, sünnet olarak kabul etmemişlerdir. İmam Ebû Hanife de tıpkı bu şekilde, yapılan davranışın gayesinin peşine düşmüş ve ilgili fiili iyice tahlil ederek vermek istediği mesajı anlamaya çalışmıştır. Bu bağlamda, eğer peygamberimiz onu ibadet kastıyla yapmışsa, bizim de onu ibadet maksadıyla yapmamız gerekir; bundan dolayı da o sünnet bağlayıcı olmaktadır. Eğer ibadetle ve hüküm koymakla herhangi bir ilgisi yoksa, o davranışın örf ve âdet türünden olduğu, bizim için de bağlayıcı olmayacağı anlaşılır.

“Sünnet”, Hz. Peygamber’in her dediğini, her yaptığını, meselelere getirdiği her çözümü, amaç ve ilkelere bakmaksızın tekrarlamak veya taklit etmek değildir. “Sünnete uymak” da Hz. Peygamber dönemine geri gitmek, o dönemin şartlarını ve yaşam tarzını aynen günümüze aktarmak değildir. Bu olsa olsa tembelce, sadece şekle bağlılıkla yetinip, onun altında yatan hikmet, gerekçe, amaç ve ilkeleri göz ardı etmek anlamına gelebilir. Çağın problemlerine bu tür bir sünnet anlayışının ışık tutmasını beklemek ise boşunadır. Bu açıdan bakıldığında, sünnetin hangilerinin bağlayıcı olup olmadığı ya da peygamberimizin hangi davranışına uyup hangisine uymak zorunda olmadığımız meselesi farklı boyutlarda ele alınabilir. Biz bunlardan en belirgin olan iki tanesini tercih ederek sünnetin bağlayıcılığı meselesini anlatacağız: Biri, hadisi anlamada lafızcı-sünneti anlamada şekilci yaklaşım; diğeri de peygamberimizin örnekliği ve taklidi meselesi.

KAZA

Kader, ezelde Allah’ın olacak şeyleri bilmesi ve takdir etmesi ise, bu bilgi ve takdirin yeri ve zamanı geldiğinde yaratılması ve duyu dünyamıza yansıması kazadır. Birinci kısım yani kader, insanın bilgisine kapalıdır. Ancak kaza haline intikal ettiğinde kader bilinen bir olgu veya olay olur. “Kader sırdır, kaza o sırrın açığa çıkmasıdır” sözü ile anlatılmak istenen de budur. Bu takdirde kader, Allah’ın ilim sıfatı ile bir olgu ve olayı zaman ve mekan kaydı olmaksızın bilmesidir. Kaza ise, Allah’ın irade, kudret ve tekvin sıfatları ile bu olgu ve olayı yeri ve zamanı geldiğinde yaratmasıdır. Zaten var olan her şey, Allah’ın yaratması iledir. Bizi, fiillerimizi ve amellerimizi yaratan Allah’tır (es-Saffât 37/96). Çünkü her bir fiil yoktan meydana gelmektedir. Bir şeyin yoktan meydana gelmesi de, Allah’ın yaratmasıyladır. Bu noktada şu soru aklımıza gelebilir: Fiillerimizi Allah yaratıyorsa, bizim bu fiile katkımız nedir? Böyle bir durumda ben, yaptığım fiilden sorumlu muyum? Bu soruların cevabını insanın fiilinin oluşumunda aramak lazımdır.

İnsanın fiileri iki türlüdür: Zorunlu (ızdırarî) fiiller ve iradeye bağlı (ihtiyarî) fiiller. Zorunlu fiiller, kalbin çalışması, vücutta kanın dolaşması, gözün görmesi, kulağın duyması gibi, bizim tercihimize bağlı olmayan fiillerdir. İhtiyarî fiiller ise oturmak, kalkmak, konuşmak, gitmek ve gelmek gibi tamamıyla bizim seçimimize bağlı olan fiillerdir. Birinci tür fiillerde, bizim bir sorumluluğumuz yoktur. Sorumluluk alanımıza giren ikinci tür fiiller yani irademiz ile gerçekleşenlerdir. Buradaki sorumluğumuz, fiilin bizim isteğimiz doğrultusunda yaratılmasındandır. Eğer biz, bir fiili işlemeye yönelik güçlü bir istek duyarsak, şartlar ve imkanlar çerçevesinde Allah o fiili yaratır. Dolayısıyla fiilin yaratılması tamamıyla bizim tercihimiz doğrultusunda gerçekleşmiş olur. Bizim fiilin gerçekleşmesine yönelik istek ve azmimiz, fiilin kesb edilmesi yani kazanılmasıdır. İşte bu kazanılma dolayısıyla bize sorumluluk doğar. İnsanın iradesine bağlı gerçekleşen fiilin oluşumunda üç unsur vardır: İnsanın istemesi (irade), insanın gücünün yeterli olması (istitaat) ve Allah’ın yaratması. (Matüridî, Te’vilât Ehli’s-Sunne, I, 241; II, 173).

İnsanın istemesi (irade), fiilin gerçekleşmesi yönünde bir niyet ve kastın ortaya konması demektir. Allah, insanın önüne küllî irade denilen seçenekler alanı yaratır. Nitekim “İşte bu dosdoğru yolumdur, ona tabi olun. Başka yollara gitmeyin.” (el-En’âm 6/153) mealindeki ayette insanın önünde birçok yolun yani seçeneklerin bulunduğu haber verilir. İnsan, kendisine ait olan cüz’î iradesiyle dışarıdan bir müdahale olmaksızın ve özgür bir şekilde, yaratılan bu seçenekler arasında bir tercihte bulunur. Bu tercihte bulunması niyet ve kastının ortaya konması demektir. Böylece fiilin oluşumu için gerekli olan birinci unsur gerçekleşmiş olur. Bu, aynı zamanda fiilin iyi veya kötü şeklinde niteliğini belirleyen belirleyici unsurdur.

İkinci unsur ise gücün yeterli olması (istıtaat kable’l-fiil) yani bir fiile niyet edildiğinde selametü’l-âlât ve’l-esbâb ve’l-cevârih denilen fiilin gerçekleşmesi için imkan ve şartların bulunmasıdır. Bunlardan biri bulunmazsa fiilin gerçekleşmesi söz konusu olamaz. Örneğin bir insan hacca gitmek istediğinde öncelikle imkanının olup-olmadığını gözetmesi gerekir. İmkan dediğimiz parasal bakımdan yeterli olması, sağlık bakımından da hac yolculuğuna uygun olması gibi hususlardır. Şartlar ise, yol emniyeti ve doğal durumlardır. Bu yüzdendir ki Allah(c.c)“istitaati bulunana yani hac yoluna güç yetirebilecek olan kişilere” (Âl-i İmrân 3/97) haccı emreder. Buradan hareketle bir insanın bir işi yapabilmesi için öncelikle güç yetirme imkanının (istitaat kable’l-fiil) bulunması gerekir. Diğer bir ifade ile bir işe niyet edildiğinde sebepler, imkanlar ve şartlar bulunmalıdır. Aksi takdirde istenilen ve amaçlanan işin gerçekleşmesi söz konusu olamaz. Bu unsur insandan sadır olan fiilin gerçekleşmesinin şartıdır. Aynı zamanda bu unsur insanın sorumluluğun da gerekçesini oluşturur. Anılan sebep ve şartların bulunmadığı bir durumda meydana gelen fiilden insan sorumlu tutulamaz. Bu durumda kader, Allah’ın imkanlar, şartlar ve sebepler düzeni içinde alemi ve bizi yaratmasıdır. Kaza ise, bu imkanlar, şartlar ve sebepler doğrultusunda kaderin gerçekleşmesidir.

İşte bu iki unsur olan istek ve yeterli güç unsurları bulunduğunda, Allah(c.c)kişinin isteği doğrultusunda fiilini yaratır. Bu fiilin yaratılmasını sağlayan güce fiille birlikte bulunan kudret anlamında istitaat maa’l-fiil denilir. Allah’ın yaratması insanın fiilinin gerçekleşmesi için gerekli olan üçüncü unsurdur. Bu unsur belirleyici değil, tamamlayıcı unsurdur. Fiilin iyi ya da kötü şeklinde niteliğini belirleyen ise yukarıda geçtiği gibi birinci unsurdur. Eğer kişinin isteği gerçekleşmiyorsa, ikinci unsur olan imkan, şart ve sebep noktasında bir eksiklik var demektir. Yani kişinin dönüp imkanlarını ve şartlarını gözden geçirmesi gerekir.

Verdiğimiz bu sıralama göz önüne alındığında, insanın fiilinin sorumluğunun kime ait olduğu açıkça görülür. Çünkü fiilin kime nispet edileceği, fiile nitelik kazandıran unsura göre belirlenir. Fiile nitelik kazandıran yukarıda belirtildiği gibi insanın isteği, niyeti ve kastıdır. Bu hususta da Yüce Allah insana hiçbir kısıtlama getirmemiştir. Yeter ki insan istek, niyet ve kastını imkan ve şartlara göre kullansın.

Öte yandan Yüce Allah, kişinin iradesini doğru ve hak yolda kullanması için peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle destek verir. Bu, Allah’ın insanları kısıtlaması veya sınırlandırması değil, onlara doğru yolu göstermesidir (hidayet). Onlara doğruluk ve samimiyet noktasında destek vermesidir. Nitekim Allah Teala Kur’an-ı Kerim’i yol gösterici anlamında ‘hidayet rehberi’ (Bakara 2/1) olarak tanımlamış ve bir çağrıda bulunmuştur: “İşte bu dosdoğru yolumdur, ona tabi olun. Başka yollara gitmeyin. O yollar sizi O’nun yolundan ayırır. (Başka yollardan) sakınmanız için Allah size işte bunları emretti” (el-En’âm 6/153). Bütün bunlardan sonra insan yanlış yola giderse yani tercihini Allah’ın emri hilafına kullanırsa, Allah onu serbest bırakır. “Biz insana doğru yolu gösterdik, dilerse şükredenlerden, dilerse nankörlük edenlerden olur” (elİnsân 76/3). “Dinde zorlama yoktur, çünkü doğru ile yanlış açıklanmıştır” (el-Bakara 2/256). “Biz, bu kitabı sana insanların faydası için hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse kendi yararınadır. Kim de saparsa kendi aleyhinedir. Sen (ey Peygamber) onların üzerine vekil değilsin” (ez-Zümer 39/41).

Tabi ki, insana tanınan bu imkanların ve özgürlüğün bir bedeli olacaktır. Nitekim dünyada aldığımız her kararın bir bedeli olmakta, iyi ya da kötü bir takım karşılıkları ile yüz yüze gelmekteyiz. Din ve imanla ilgili hususlarda aldığımız kararların karşılıklarını ise kısmen bu dünyada ama esas itibariyle öte dünyada görecek ve yaptıklarımız ile yüzleşeceğiz. Nitekim verilen nimetlerin değerini bilmeyenlerin, kendilerine tanınan özgürlüğü kötüye kullananların dünyada da ahirette de cezalarını çekeceklerini Yüce Allah bize bildiriyor. Ancak ahiretteki ceza dünyadaki cezanın üstünde olacaktır: “Allah dünya hayatında onlara rezillik tattırır. Ahiret azabı elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilebilselerdi” (ez-Zümer 39/26).

Aşağıda meali verilen ayet-i kerimelerde, bu dünyadaki yaşamlarına göre insanlara nasıl bir karşılık takdir olunacağı açıklanmaktadır.

“Kitap ehlinden ve müşriklerden inanmayanlar, kendilerine açık bir delil ve içinde en doğru hükümlerin yazılı olduğu temiz sayfaları okuyacak Allah’tan bir peygamber gelinceye kadar bulundukları halden ayrılacak değillerdi. Böyle iken kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düştüler. Oysa onlara sadece Allah’a karşı O’nun dininde ihlas ve samimiyet içinde, tek ve yegâne olan Rabbe inananlar olarak kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmişti. En doğru din de bu idi. Kitap ehlinden ve müşriklerden inkâr edenler, cehennem ateşindedirler, orada ebedî kalacaklardır. Onlar yaratılmışların en şerlileridir. İman eden ve sâlih amel işleyenler ise, yaratılmışların en hayırlılarıdır. Allah katında onlara verilecek mükâfat, alt taraflarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rablerinden sakınanlar içindir (Rablerinin emirlerine titizlikle riayet edenler içindir) (el-Beyyine 98/6-8).

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 22.06.2017 - 00:01 -130-
Bu sayfayı paylaşın :