28 Ramazan 1438

-A A +A

İSLAM’DA CİHAD KAVRAMI

“Kim (cihad bahanesiyle) bir evde darlık (ve sıkıntı) meydana getirir veya bir yolu keser ya da bir mü’mine eziyet verirse, onun yaptığı cihad değildir.” (Ebu Davud, Cihad, 89) 

Media Folder: 

Mekke döneminde Müslümanlar zayıf ve güçsüz oldukları için, Allah, onları müşriklerden gelen her türlü zulme, baskıya, işkenceye sabır göstermekle yükümlü tutmuştu. O dönemde müşrikleri tahrik edecek her türlü davranıştan, düşmana mukabeleden, meydan okumaktan Müslümanlar kaçınıyor, ibadetlerini müşriklere göstermeden gizli gizli yerine getiriyorlardı.

Müşriklerin baskısı iyice ağırlaşıp kan kaybı boyutlarına varınca, Allah bu baskıya dayanamayan Müslümanlara hicret kapısını açtı. O devirde en güvenli ülke olan Habeşistan’a, Mekke’deki baskıdan bunalan Müslümanlar 2 ayrı zamannda 2 ayrı hicret kafilesi halinde hicret ettiler.

Bu dönemde asıl olan Müslümanın dinini rahatça yaşaması, zulüm ve baskılar karşısında özgüvenini kaybetmeden dik durması, kendini inancından vazgeçirecek bir ümitsizlik içine düşmekten korunması idi.

Media Folder: 

Medine’ye hicret edildikten sonra, Müslümanlar sayıca hızla çoğaldılar. Güçlendiler. Organize oldular. Müşriklerden gelecek saldırı ve tecavüzlere karşı koyabilecek bir kuvvete ulaştılar. Bunun üzerine, Allah, Müslümanlara, cihad denen düşman saldırılarına karşı koymak, mukabele etmek iznini verdi. Bu izin, düşmanla savaşa girme demekti. Bu izin, İslâmın yaşanmasını tebliğinde ve yayılmasında artık kuvvetin kullanılabileceği anlamına geliyordu.

Müslümanlara verilen cihad izni ilk önceleri, sırf düşmanın Müslümanlara saldırılarını önlemek, İslâm toplumuna verecekleri zarar ve yıkımın önüne geçmek, Müslümanın inancını özgürce yaşamasının önündeki her türlü engeli bertaraf etmek içindi. Bu maksatla Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına girmişler, pek çok sayıda gazaya çıkmışlardı.

Müslümanlar daha da güçlenince, İslâmın cihad kavramına fetih gayesi de ilave edildi. Bu fetih, sadece toprak fethi değildi. Asıl olan gönüllerin fethiydi. İnsanlara İslâmın en güzel şekilde, sunumu ve anlatılması idi. İnsanlardan İslâm inancı ile buluşturulması gayreti idi. İslâmın tebliği önündeki her türlü engelin kaldırılması, artık cihadın kapsamı içine giriyordu.

Cihadın savunmadan fetih boyutuna geçmesindeki bir gaye de, Müslümanların ve İslâm devletinin güvenliğinin sağlanması idi.

Fetih amaçlı cihadlarda 2 gaye birlikte takip ediliyordu. Birincisi, insanların İslâm dinini tanımalarını sağlamak, İslâmın güzelliklerini onlara anlatmak ve fiilen yaşayarak da göstermekti.

İkincisi ise, İslâmı kabul etmeyen devlet ve ülkelere İslâm devletinin gücünü göstermek ve onları barışa zorlayarak, düşmanca saldırı ve tecavüzlerden caydırmaktı. Cihadın içinde savaş, en son alternatifti. Düşman İslâmı kabule yanaşmadığı gibi, İslâm devletinin otoritesine boyun eğerek barışa da razı olmazsa, onlara karşı kuvvet kullanımı kaçınılmaz hale geliyordu. Bu durumda savaş sonucu elde edilen ülkeler, İslâm topraklarına katılıyor, savaş sırasında düşmandan ele geçen eşya ve mallar da ganimet sayılıyordu.

Savaş demek can kaybı, ölüm demektir.

Ancak, İslâmın cihad anlayışında, savaştaki şiddete ve öfkeye büyük sınırlamalar getirildiği görülmektedir. İnsan kanı akıtmayı en asgari seviyeye düşürecek tedbirlere büyük yer verilmiştir.

Bu tedbirlerin başında; savaşta çocukların, kadınların, yaşlıların, din adamlarının kesinlikle öldürülmesinin yasaklanması gelir.

İslâm sadece savaşa katılan askerlerin öldürülmesine izin verir. Bir insanı esir almak mümkün iken, onun öldürülme cihetine gidilmesi de doğru bulunmaz.

Allah Resûlünün, savaşta insan kaybını iyice azaltmak için başvurduğu taktiklerden biri de üzerine yürünecek düşmanı, savaş hazırlığına girişmeden gafil yakalamaktı. Çünkü düşmanın savaş hazırlıklarını yapması demek, savaşın çok kanlı geçmesi, uzun sürmesi ve sonuçta pek çok insanın ölmesi demekti.

Allah Resûlünün bu taktiğinin ne derece işe yaradığını; Mekke’nin fethi gibi büyük bir savaşın, çok az sayıda insanın ölümüyle neticelenmesinde görmekteyiz.

O halde İslâmın cihad anlayışında, gayeye en az insan kaybı ile ulaşmanın esas alındığını belirtmemiz yanlış olmaz.

Zaten İslâmın ana hedefi, gönderiliş gayesi, insanları yok etmek, hayatları ve ocakları söndürmek değildir. İslâm, insanlara sonsuz bir hayatı ve ebedî mutluluğu kazandırmak için gelmiştir.

Allah Resûlünün, “ben insanlara rahmet için geldim, azap için değil” sözünden de bu manayı çıkarmak mümkündür.

Media Folder: 

Bugün, bazı Müslümanlar, ne yazık ki cihadı çok yanlış şekilde anlayıp uygulamaktadırlar. Cihad etmeyi; adam kesmek, insan doğramak, kelle uçurmak, yeryüzünde canlı tek bir kafir bırakmamak şeklinde uygulayan, inanları canlı bombalar haline getiren cihad anlayışları, İslâma en büyük zararı vermektedir.

İnsanların İslâmı tanımalarının önündeki engellerin kaldırmak demek olan cihad kavramı, ne yazık ki günümüzde insanların İslâmı kabul etmelerinin önündeki en büyük engel haline getirilmiştir.

Cihad, dahilde, yani bir İslâm ülkesinde, Müslümanlar arasında geçerli olmaz. Yani Müslüman Müslümana karşı cihad yapamaz. Dahildeki ayaklanmalara, insan öldürmelere, İslâm, cihad değil, bağy adını vermiştir.

Bâğyden, İslâm mücahidi olmaz. La ilahe illallah diyen bir mü’minin, Lailahe illallah diyen bir mü’mini kafasına göre kafir sayıp öldürmeye ve bu yaptığı caniliğe de cihad adını vermeye hakkı da yoktur, haddi de değildir.

Cihad, İslâm ülkesi dışındaki, Müslümanlar için tehdit oluşturan insanlara karşı verilen meşru bir mücadeledir. Gayesi Müslümanın can ve mal güvenliğini garantiye almak, dışarıdan gelebilecek her türlü tehdidi fiilayata geçmeden önlemektir.

EN BÜYÜK CİHAD, NEFİSLE YAPILAN CİHADDIR

Media Folder: 

Müslümanın İslâmı yaşaması önündeki en büyük engel, çoğu zaman dış düşman değildir. İnsanın kendi içindeki nefs-i emmare dediğimiz, gayr-i meşru arzu ve istekleridir. İnsan kendi nefsine söz geçiremezse, onu terbiye edip İslâmın emir ve yasaklarına boyun eğer hale getiremezse, onun dışarıda İslâmı yaşamasını engelleyen bir düşman aramasına gerek yoktur.

Nefsin kendisi, onun için en büyük engeldir. Bu sebepledir ki, İslâmda en büyük cihad kişinin nefsiyle giriştiği mücadeledir. Dış düşmanla yapılan savaş, nefisle yapılan savaşın yanında küçük kalır. Çünkü dış düşmanla yapılan savaşta, mü’min öldürülürse şehit olur. Hayatta kalırsa gazi sayılır. Ama nefisle girişilen savaşı kaybeden mü’min, her şeyini kaybeder. Manen müflis hale gelir.

Dış düşmanla yapılan savaşlar, belli bir yerde, belli bir zaman için söz konusudur. Ama nefisle yapılan cihadın yeri ve zamanı yoktur. 24 saat kesintisiz her yerde sürdürülen bir mücadeledir.

Son olarak şunu da söyleyebiliriz: Nefisle yapılan cihadı kazanamayan bir Müslümanın dış düşmanla yaptığı cihadı kazanacağı şüphelidir. Cephede mücahid sayılmak için, içteki nefisle savaşın mutlaka kazanılması şarttır. (ALINTIDIR)

Hadisi Anlamada Lafızcı-Sünneti Anlamada Şekilci Yaklaşım

Hz. Peygamber döneminden itibaren sahabe ve daha sonra gelenler, nasların (âyet ve hadislerin) lafızlarıyla maksatları arasında bir takım dengeler kurmaya çaba göstermişlerdir. Bu çerçevede, bazıları peygamberimizin söz ve davranışlarını anlamada lafza ve şekle ağırlık verip O’nun sözünün zâhiri neyi ifade ediyorsa sadece onu anlamış; bazıları da bu lafız ve şeklin arkasında yatan anlam ve ruha erişmeye çalışmış, bunlara öncelik vermişlerdir.

Bir kısım ulemâ, hadisleri lafızlarıyla mutlak olarak ele almış ve sözün söylenme maksadını hesaba katmaksızın katı bir lafzî yoruma meyletmişlerdir. Nassı sadece nassın kendinden hareketle değerlendirmişler, onunla ilgili hâricî (dış) faktörleri görmezden gelmişlerdir. Bu da ortaya, kimi zaman gerçekle ilgisi olmayan ve son derece ilginç yorumlar çıkarmıştır. Hadislerin zâhirine bağlanmayı hedefleyen bu yaklaşımın, dinde daha az yanlış yapılması ve daha güvenli bir yolun izlenebilmesi hassâsiyet ve kaygısının bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu durum, bazen Hz. Peygamber’in mesajlarının asıl hedefinden saptırılmasına ve sünnetin bağlayıcılığının buharlaşmasına yol açabilmektedir.

Hz. Peygamber’in emirlerinin zâhirî bir şekilde anlaşılıp o yönde amel edilmesi, zaman zaman çeşitli sıkıntılara yol açabilmiştir. Böylesi bir yaklaşım sergileyenlerin bu tutumlarında her ne kadar nebevî emirlerin zâhirine harfi harfine bir uyma olsa da, aslında onların lafzî ve şeklî anlayış uğruna sünnetin ruhunu ihmal ettikleri bir gerçektir. Şu bir gerçektir ki, yaşayan bir toplum için zararlı olan şekiller değil, fakat şekilciliktir. Az önce yukarıda geçen örnekte de görüldüğü üzere,  Hz. Ömer savaş ganimetleri konusunda peygamberimizin sünnetinin şeklini değiştirmiştir. Ancak Hz. Peygamber’in o sünneti, bu değişiklikten dolayı daha da verimli olmuştur.

Genel olarak sünnetin belli tarihî ve sosyal çevrede ortaya çıkan problemlere belli çözümler getirdiği doğrudur. Ancak hemen belirtilmelidir ki, bu durum, sünnetin tamamı için geçerli değildir. Sünnetin bugün de, “şeklen/aynen” devam ettirilmesinin mümkün, hatta gerekli olduğu konular bulunmaktadır. Özellikle ezan, namaz vakitleri, namazın kılınış şekli, haccın yapılışı ve bayram namazları gibi ibadetler alanı ve ahlâkî değerler bu konulara örnek olarak verilebilir. Bu ve bunlara benzer konularda sünnet şeklen ve aynen bizim için bağlayıcıdır. Ancak ticaret, eğitim, yönetim, ekonomi vb. toplumsal alanlarda sünnetin şeklen aynen uygulanması gereken bir ölçü ve standart olduğunu ileri sürmek zordur. Netice itibariyle, “hadis ve sünnette bağlayıcı olan lafız ve şekil midir, yoksa amaç, ilke ve prensipler bütünlüğü müdür?” sorusunun cevabı, dün olduğu gibi bugün ve yarın da sünneti anlama açısından oldukça önemlidir. Kanaatimiz odur ki, hadis ve sünnete uymanın, lafız ve şekilden daha çok, ilke ve değerleri esas almak olduğu düşüncesi, İslam’ın başlangıcından beri bilinen ve uygulanan bir yaklaşımdır. Ve aslolan, doğru olan da bu yaklaşımdır. Bunun en gözde savunucusu ve uygulayıcısı da, az önce ismini zikrettiğimiz Hz. Ömer gibi sahabilerdir.

Hadisleri anlamada lafızcı ve sünnetleri anlamada da şekilci bir yaklaşım sergileme, bizi bir başka noktaya götürecektir. O da, “Hz. Peygamber’i örnek mi alıyoruz, yoksa O’nu taklit mi ediyoruz” sorunudur.

PEYGAMBERLİĞİN ANLAM ÇERÇEVESİ

Peygamber Allah’tan insanlara ilahî mesaj getiren kişidir. Kur’an’da peygamber için haber getiren anlamında ‘nebi’, elçi anlamında ‘rasûl’ ifadeleri geçer. Türkçede ise Farsçadan alınma ve haber getiren anlamında ‘peygamber’ kelimesi tercih edilir. Son zamanlarda ‘rasûl’ kelimesinin Türkçesi olan ‘elçi’ lafzı da yazılı ve sözlü anlatımda kullanılmaktadır. Aslında Kur’an’da geçen ‘nebi’ ile ‘rasûl’ kelimeleri arasında ciddi bir farklılıktan bahsedilemez. Çünkü peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi (rasûl) olduğu gibi, elçilik sıfatı gereği aynı zamanda haber getiren (nebi) özelliğine de sahiptir. Ancak alimlerimiz, kendilerine kitap ve şeriat verilen peygamberler ile bir kitap verilmeyip önceki peygamberlere gelen şeriatı ihya etmek yani hayata geçirmekle yükümlü olan peygamberleri birbirinden ayırt etmek ihtiyacı hissetmişlerdir. Birinci gruptaki yani kendilerine kitap verilen peygamberlere resûl denilirken, kendilerine kitap verilmeyen peygamberlere nebi denilmiştir. Bununla birlikte her resûl nebidir. Nebilerin son bulması resullerin de son bulması anlamına gelir. Nitekim Peygamberimiz Hz. Muhammed için hem nebi hem de resûl sıfatı birlikte kullanılmıştır: “Muhammed sizin erkeklerinizden her hangi birisinin babası değildir. O Allah’ın resûlü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir” (el-Ahzâb 33/40).

Peygamberlerin sayısı konusunda kesin bir bilgiye sahip değiliz. Çünkü Allah (c.c) “Ant olsun ki, senden önce de biz peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının hikayesini sana anlattık bir kısmınınkini ise anlatmadık” (el-Mü’min 40/78) mealindeki ayette bütün peygamberleri bize bildirmediğini söyler. Bazı hadislerde 124 bin veya 224 bin peygamber gönderildiğinden bahsedilir. Kur’an’da sadece 25 peygamberin adı geçer. Bunların 18’i el-En’am suresi 6/8386. ayetlerinde, diğerleri ise çeşitli surelerde geçer (bk. Âl-i İmrân 3/33, el-A’râf 7/65, Hûd 11/61, 84, el-Enbiyâ 21/85; el-Ahzâb 33/40).

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 23.06.2017 - 00:01 -129-
Bu sayfayı paylaşın :