29 Ramazan 1438

-A A +A

EN BÜYÜK BAYRAM

1.jpg

Media Folder: 

         Bayramınız mübarek olsun.

Efendimiz (a.s.) ne buyurmuştu?

Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar zamanı duyacağı sevinç, diğeri Rabbine kavuştuğu zaman duyacağı sevinç.”

Gerçekten çetin bir imtihan dünyasında meşakkatli bir hayat yaşayarak cenneti kazanmış müminlerin cennet sevincinden daha büyük bir sevinçleri vardır ki, o da Allahu zü’l Cemâl’i görmek.

Bu öyle bir görmedir ki cennet ehli, genişliği yerle gökler arası kadar olan ebedi saltanat makamlarını unuturlar da hayran ve sekran olarak Allah’ın cemalini seyre dalarlar. Ve o seyrin hiç bitmemesini isterler.

 Unutulmamalıdır ki bu görme,  rüyalarımızda olduğu gibi baş gözüyle olmayıp bedenin ve ruhun tüm zerreleriyle yön ve mekândan münezzeh olarak görmedir. En büyük bayram budur.

2.jpg

Media Folder: 

Kuran’da geçen ayetlerde Hz. İsa’nın havarileri, (Allahu a’lem) hem Hz. İsa’nın peygamberliğini test etmek amacıyla, hem de duydukları açlık üzerinden ondan bir mucize istemişlerdir. Kendilerini doyuracak bir sofrayı bayram olarak gördüklerinden de:
          " Ey Meryemoğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?" dediler. İsa da: "İnanıyorsanız Allah'tan korkun" dedi. (En’am, 112).

         “Havâriler: "İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalblerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bunu bizzat görenlerden olalım" dediler. (En’am,113)

        “Meryemoğlu İsa da: "Allah'ım! Rabbımız, bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki, bizim için, önce ve sonra gelenlerimiz için bir bayram ve senden bir mucize olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın!" dedi. (En’am,114)

Yanılmıyorsam Kuran-ı Kerim’de îyd=Bayram kelimesi yalnızca burada geçmektedir.

SEVİNÇ VE NEŞE GÜNÜ

Bayram, sevinç ve neşe günüdür. Başarılmış bir iş, kazanılmış bir zafer, milletçe sevinilecek bir mutlu günün kutlamasıdır bayram. İnsanlar, sevinçlerini dışa vurarak toplumsal bir ihtifal ve mutluluk sergilerler.

Bayram, kışın çetin şartlarında kurtulup güneşi, baharı ve çiçekleri gören kuşların mutluluk çığlıkları attıkları gibi insanların ruhunda coşan mutluluk şelaleleridir.

Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azâd” olan Ramazan’ın mübarek hararetinde pişerek olgunluğa ve doygunluğa ulaşmış müminlerin duydukları dünyevî ve uhrevî bir mutluluktur bayram.

3.jpg

Media Folder: 

 

Bu sevinci, en çok bizden sonra yerimizi alacak olan çocuklarımızla paylaşmalıyız.  Çünkü bu bayram bizim ve oların olduğu gibi  gelecek bayramlar da onların ve onların nesillerinindir.

Bize bayramı dünya ve ahiret müjdesi olarak veren Rabbimize karşı minnettarlık duygularımızı dargınları barıştırarak;  eş-dost, akraba  ziyaretleri yaparak; çocukları, fakirleri, hastaları sevindirerek;  günlük ibadetlerimizin daha çok zevkine vararak ortaya koymalıyız.

GÖNÜL COĞRAFYAMIZIN BAYRAMI NE ZAMAN?

Gönül coğrafyamızda yürekleri kan ağlayan;  kan içici zalimlerin ayakları altında yerini, yurdunu, canını, malını, ırzını ve namusunu, onurunu kaybetmiş çaresiz kardeşlerimize çare olmak için başlangıç olmalı bayram.

Yası, pası, zilleti ve illeti def etmek, kâfirleri kahretmek için bir başlangıç olmalı bayram.

5.png

Media Folder: 

Hayatınız, dünyamız ve ahiretimiz hep bayramlarla taçlansın.

Nice mutlu ve makbul bayramları Rabbu’l Âlemîn’den niyaz ediyorum.

Hz. Peygamber’in Örnekliği ve Taklidi Meselesi

Peygamberlik kervanının sonuncusu ve tamamlayıcısı olan Hz. Peygamber bütün insanlığa örnek olarak sunulmuştur. Kur’an’ın ifadesiyle, “andolsun ki, Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21). Dolayısıyla Kur’an, vahyin yanı sıra Hz. Peygamber’in örnekliğinden ve önderliğinden de söz etmektedir.

Burada akla gelebilecek bir soruya temas ederek konuyu işlemeye devam edelim: Vahye muhatap olan, her an ilâhî irşad ve yardıma mazhar bulunan bir şahsiyeti; bu özelliklere sahip olmayan bizler nasıl örnek alacağız? O’nun hem “peygamber” hem de “kulluk” vasıflarıyla yaşamaya ve yaşatmaya muvaffak olduğu hayatı biz nasıl yaşayacağız? Bu çerçevede O’nun sünnetinin bağlayıcılığını nasıl anlamamız gerekir? Bu soruya kısaca şöyle cevap verilebilir: Peygamberimizin “peygamberlik vasıfları”, vahyi almasıyla alakalıydı; yoksa vahyi hayata aktarmasıyla değil. Bizim için örneklik teşkil eden, O’nun sebepler, tedbirler ve beşerî imkanlar planındaki “kulluk” hayatıdır. Dolayısıyla bizler için bağlayıcı olan, yani uymamız gereken de işte bu hayattır. Zira peygamberimizin ortaya koyduğu hayat, normal insanın yaşaması mümkün olmayan beşer üstü bir hayat değil, yeterli idrâk ve irade disiplinine sahip herkesin anlayabileceği bir hayattır. Çünkü Kur’ân ve sünnetin buyrukları, normal insanı muhatap almaktadır. Nitekim “ilk örnek müslüman nesil” olan sahâbiler de, hem Kur’an’ın hem de peygamberimizin hassasiyetle üzerinde durduğu O’nun beşerî yönünü dikkate almışlardır.

Örnek alma veya örnek alınmayla karıştırılabilecek bir kavram vardır ki, o da taklit etme veya taklit edilmedir. Bu iki kavram arasındaki denge iyi kurulamaz ya da sınırlar gereği gibi çizilip belirlenemezse, “örnek alıyorum, sünnete uyuyorum” derken taklit etme pozisyonuna düşmüş olabiliriz.

Taklit kelimesi, devenin boynuna takılan yulardan alınmıştır; gerdanlık anlamına da gelmektedir. Yularını başkasının eline verip, güdülen bir varlık gibi onun peşinden giden, onun yaptığı şeyleri düşünmeden yapan kimseye “mukallid”, yani taklitçi denir. Bu bağlamda taklit de, başkasına ait söz ve hareketlerin doğruluğunun delilini, gerekçesini araştırmadan ve üzerinde hiç düşünmeden kabullenmek anlamına gelmektedir. Bu tanımlamalardan hareket ederek, Hz. Peygamber’i taklit etmeyi O’nu örnek almadan ayıran şu sonuca ulaşabiliriz: Taklitçilik; Hz. Peygamber’in yaptığı bir davranışı görüp gözetledikten ya da yaptığı bir şeyi duyduktan sonra, peygamberin bunu hangi niyet ve amaçla yaptığına bakmaksızın ve O’nun mesajını anlamaksızın, sadece O’nun yaptığını aynen tekrar etmektir. Bu tekrarda görüntü olarak bir benzerlik olsa da, aslında sünnete uyulmamıştır. Zira sünnete uymak, şeklen peygambere benzemek anlamına gelmemektedir. Hz. Peygamber’i örnek almak ise, O’nun yaptığını aynen O’nun yaptığı maksatla yapmak ve O’nu model almak demektir.

Temel kaynağımız olan Kur’ân’da “sen onlara Allah’ın rahmeti sebebiyle yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmrân, 3/159), “andolsun ki, içinizden size öyle bir elçi geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O size düşkündür; şefkatli ve merhametlidir” (Tevbe, 9/128), “sen büyük bir ahlak üzeresin” (Kalem, 68/4) gibi âyetler bulunmaktadır. Bu âyetlerde peygamberimizin ahlâkî özelliklerine yönelik açıklamalar bulunduğu halde, O’nun giyim-kuşam ve yeme-içme gibi fiziksel özelliklerine ilişkin hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Zira peygamberimizin giyim-kuşam ve yeme-içme gibi yönleri, ulemânın “zevâid sünnet” diye nitelendirip aynen örnek alınması gerekli olmayan, yani bizim için bağlayıcılığı olmayan birer unsur konumunda değerlendirilmiştir. Nitekim bunlar, peygamberimizin tamamen bir insan olmasından ve yaşadığı coğrafyanın kültürel yapısından kaynaklanan davranışlardır. Hz. Peygamber “benim namaz kılışımı gördüğünüz gibi namaz kılın”, “benim hac yapışımı gördüğünüz gibi hac yapın” demiş, fakat “aynen benim gibi giyinin” veya “aynen benim gibi yiyip için” dememiş; yani bireysel tercihlerini hiç kimseye dayatmamıştır. Bu bağlamda şunu yine tekrar etmekte fayda vardır ki, yapılan iş, şekil olarak Hz. Peygamber’in yaptığı gibi olsa bile, O’nun yapış amacına uygun olmadığı sürece örnek alınmış olmaz ve O’na uyulmuş olmaz.

Üzerinde durulması gereken asıl mesele, peygambere tâbi olma ya da uymanın ne demek olduğudur. Bazıları peygambere tâbi olmak ile O’nu taklit etmeyi, O’nu örnek alma ile de O’na benzemeyi birbirine karıştırmaktadır. Halbuki Allah’ın bizden istediği, O’nu taklit etmek veya şeklen O’na benzemek değil, O’nu rehber edinmek ve O’nu örnek almaktır. Ulemâ, bir davranışın delil olma yönü bilinmeden, ona uymanın ve onu tekrarlamaya kalkışmanın doğru olmadığını belirtmiştir. Aynı şekilde, bir fiilden, Hz. Peygamberin kasdının ne olduğu bilinmeden örnekliğin gerçekleşemeyeceğini ifade etmişlerdir. Buna göre, O’nun yediklerini yediği gibi yemek, taklittir. Ancak helal bir şeyi O’nun belirlediği edep kuralları çerçevesinde, israfa kaçmadan ve tıka basa doymadan yemek, O’na tâbi olmak, O’na uymaktır. O’nun kendi örf, iklim ve coğrafyasına uygun olarak giydiklerinin aynısını giymek, O’nu taklit etmektir. Ancak gösteriş ve israfa kaçmadan, edep yerlerini tesettür kurallarına uyarak örterek giyinmek, O’na tâbi olmak ve O’nu örnek almaktır. Dolayısıyla bir sünnetin bağlayıcılığı, ne sadece o sünneti nakleden lafızlardan ve ne de o sünnetin şeklinden anlaşılabilir. Bir sünnetin gerçek anlamda bağlayıcı olup olmadığı, peygamberimizin amaç ve maksadında, o sünneti işlemesindeki neden ve hikmette aranmalıdır.

Yukarıdan beri anlatılmaya çalışılan, gerek lafızcı ve şekilci hadis-sünnet anlayışını gerekse peygamberimizi örnek alma ve taklit etme tartışmalarını özetleyecek mahiyette olacak şekilde zekâtla ilgili bir örneklendirme yaparak sonuca doğru gidelim:

Hz. Peygamber’in tarla mahsülleriyle ilgili zekatın sadece buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden alınmasını emrettiğine dâir bir rivâyete bakarak, bazıları tarım ürünlerinde zekatın (öşürün) sadece bu dört sınıftan alınacağı görüşünü ileri sürmüşlerdir. Hiç şüphe yoktur ki, bu görüş sahipleri zekâta konu olan tarım ürünlerinin belirlenmesinde bu türden hadislerin zâhirine bağlanmışlar ve ilgili hadisin altında yatan ilkeyi gözden kaçırmışlardır. Zira zekattan maksat, üreticilerin elde ettikleri ürünlerin bir kısmını fakirlerle paylaşmalarıdır. Durum bu olunca, Hz. Peygamberin buğday ve arpa üreticilerine zekatı gerekli görüp te fındık, pirinç, nohut, mercimek, narenciye ve diğer tarımsal ürün üreticilerini zekattan muaf tutması asla düşünülemez. Peygamberimizin sadece bu dört tarımsal ürünü zikretmesi ise, o zamanda o bölgede bu ürünlerin başlıca üretim çeşitlerini teşkil ediyor olmalarıdır. Bu sebeple zekatı bu dört ürünle sınırlı tutmak, sünnete aykırı bir tutum olur. Sünnete uygun olan ise, her türlü tarımsal üründen zekat alınmasıdır ki, İmam-ı A’zam Ebû Hanife bu görüşü savunmuş ve bazı âlimler de Ebû Hanife’nin görüşünü desteklemişlerdir. Peygamberimizin mesajını isabetli okuyarak sünnetin güncelleştirilmesine ve yaygınlaşmasına imkân sağlayan da bu görüş olmuştur. Zira Ebû Hanife hadisin sadece zâhirine bağlı kalmamış, hadisin arka planında yatan ilkeyi yakalamaya çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Tıpkı az önce geçen Hz. Ömer’in fethedilen Irak toprakları uygulamasında olduğu gibi, bu mesele de şeklen hadise aykırı gibi görünse de, aslında sünnetin ruhuna tamamen uygun olanın bu görüş olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. İşte sünnetin bağlayıcılığındaki püf noktası, peygamberimizin ibadetler ve hükümler dışındaki fiillerinin neye delâlet ettiğini tespit ettikten sonra bunun gereğine uygun bir şekilde davranmakta yatmaktadır.

Bu bölümü, gerek lafızcılık-şekilcilik ve gerekse örnek alma-taklit etme hususlarıyla birebir örtüşen şu anekdotu paylaşarak bitirmek isterim.

Bir gün Mevlâna’ya birisi gelir ve ona “Hz. Peygamber’in kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu” sorar. Mevlâna: “Bunu bilip de ne yapacaksın, eline ne geçecek ki ? Hz. Peygamber kuşak kullanırdı ya da kullanmazdı, kuşağı vardı ya da yoktu ? Bunun sana ne faydası olacak ki ?” diye sorar.

Adam da şöyle cevap verir: “Sakalım peygamberin sakalı gibi oldu; sarığım da O’nun sarığına benzedi. Hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı bile var; Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum. Elbisem de O’nunkine benzedi. Geriye ‘acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu yoksa kullanmıyor muydu?’ meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim” der.

Bunun üzerine Mevlâna da o adama “sen bu kafayla benzesen benzesen, ancak Ebû Cehil’e benzersin” der ve sözlerine şöyle devam eder: “Dış görünüş ve kıyafet açısından peygamberimizle Ebû Cehil arasında hiçbir fark yoktur. Asıl fark, sûretlerde (dış görünüşde, şekilde) değil, sîretlerdedir (hâl ve gidişâttadır). Sende Hz. Peygamber’in şekil ve kıyafetinden nelerin olduğunu değil, Hz. Peygamber’in ahlâkından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var, ona bak! İşte peygamberimize ancak o zaman benzersin”.

PEYGAMBERLİĞİN ÖNEMİ

Semavî dinlerde tanrı, ahiret, melek, cin, şeytan gibi görünmeyen varlıklara inanmak kadar, insan ile muhatap olan Allah elçilerine de inanmak önemli bir yer tutar. Çünkü peygamberlik semavî dinler için temel ayırt edici özelliktir. Peygamberliği bu kadar önemli kılan, bu dinlerin ‘semavî bilgi’ye dayanması, diğer bir deyişle, dinin inanç esaslarının ancak peygamberlik kurumu vasıtasıyla bilinir olmasıdır. Araştırmacı Karen Amstrong, batılılara, eski önyargılarından vazgeçmeleri çağrısı yaptıktan sonra, İslâm’ın doğru anlaşılması için din içinde ‘Muhammed’ figüründen başlanması gerektiği görüşünü dile getirir (Amstrong, Muhammad a Biography of the Prophet, s. 266).

Ünlü İslam bilgini Şehristanî (ö. 548/1153) ise insanın düzen ve huzur içerisindeki bir toplumda yaşamaya muhtaç olmasına dikkat çeker. Ona göre bir toplum, yardımlaşma ve çatışma (ARAPÇASI) harmonisi içerisinde kurulur ve devam eder. Toplum içinde oluşan anılan yardımlaşma ve çatışmanın sınırlarının belirlenmesi ise ya toplumsal uzlaşma veya dışarıdan bir kanun ile mümkündür. Her insan tekinin ilahî vahiy alması veya kendi kendine kanun oluşturması adeten mümkün olamayacağından toplumsal düzeni ve huzuru sağlayacak peygamber aracılığı ile Yüce Allah’ın gönderdiği bir kanun düzenine ihtiyaç bulunduğu açıktır. (Şehristanî, Nihâyetü’l-ikdâm, s. 238).

Bütün bunlar ilahî mesajın insana ulaşmasında vasıta konumunda bulunan peygamberlik kurumunun önemine işaret etmektedir. Çünkü bu kurum, dinin temel esaslarının en güvenilir kaynağı olan vahyin bize ulaşmasına aracılık etmesi bakımından olağanüstü önemi haizdir. Peygamberlik yok sayıldığı takdirde din diye bir kurum ortada kalmaz. Bunun sebebi, ilahî dinin peygamberin getirdiği ‘haber’den ibaret olmasıdır. Dolayısıyla haberin varlığı ve güvenilirliği peygamberin varlığına ve güvenilirliğine bağlıdır. Bunlardan birinin eksik olması aynıyla habere yansır. Nitekim Kur’an’da mealen “Size bir fâsık bir haber getirirse onu araştırın” (el-Hucurât 49/6) buyrulmak suretiyle haber getirenin en az haber kadar önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu haber getiren, peygamber olduğunu iddia eden bir kimse olduğu takdirde önemi bir kat daha artar. Zira getirdiği haber dinin temel kaynağı olan vahiydir. Bu noktada Hz. Peygamber daha peygamberlik görevi verilmezden önce emîn lakabıyla anılacak kadar toplum içinde güvenilirliğini tesis etmiştir. İnsanlar getirdiği haberi kolaylıkla inkâr edememişler ve onun karşısında bocalamışlardır. Nitekim kendilerine dahi inandırıcı gelmeyen “mecnun”, “sihirbaz” (ez-Zâriyât 51/39, 52) ve “kâhin” (etTûr 52/29) gibi bir takım lakaplar takmışlar ve O’na yalancı demeye cesaret edemedikleri için öncelikle “beşer” (el-Mü’minûn 23/24) olmakla suçlayıp itibarını düşürme yoluna gitmişlerdir. Ardından da getirdiği haber için “beşer sözü” (el-Müddessir 74/25) ya da “öncekilerin efsanesi” (el-En’am 6/25) diye bir takım uygunsuz nitelemelerde bulunmuşlardır.

Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Bir dinin sağlam ve sahihliği, onu getiren elçinin (peygamber) güvenilir ve her türlü şaibeden uzak olmasına bağlıdır. Aksi takdirde elçi hakkında oluşabilecek bir kusur ya da şüphe, doğrudan dinin zarar görmesine neden olur. Nitekim İslâm’dan önce gelmiş olan hak dinlerdeki bozulma (tahrif) peygamberlik kurumunun tahribiyle başlamıştır. Hak peygamber öldükten sonra arkasından gelen ümmet “hayırlı ümmet” olma vasıflarını yitirince yani peygamberlik kurumunu olması gerektiği gibi muhafaza edemeyince, o kurumun temsilcisi olan peygamberin getirdiği haberi (vahyi) de bozmuşlar (tahrif) ve dinin ilahîlik özelliklerini yok etmişlerdir. Nitekim Kur’an’da bu durum şöyle dile getirilir: “Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızları ile geveledikleri sözlerdir. Sözlerini önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da haktan döndürülüyorlar. Yahudiler Allah’ı bırakıp bilginleri, Hıristiyanlar da rahipleri ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki hepsine de tek tanrıya kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. O’ndan başka tanrı yoktur, O, onların ortak koştuklarından uzaktır” (et-Tevbe 9/30-31). Görülüyor ki, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler peygamberlerin konumlarını değiştirerek dini tahrif etmişler, hatta peygamberlerden sonra gelen ve onların sünnetini takip etmesi gereken bilginlerini ve din adamlarını da yanlış yola yönlendirmişlerdir. İşlerine geldiği gibi bilginlerinin haramı helal, helali haram yapan kişiler olmalarına zemin hazırlamışlardır.

Zaten geçmişten günümüze İslâm’a yönelik düşmanca tavır içerisinde olan kimselerin öncelikle ve özellikle Hz. Peygamberi hedef seçmeleri ve onu yıpratmaya yönelik faaliyet içerisinde bulunmaları bu açıdan anlamlıdır. Zira onlar Hz. Peygamberi yıprattıkları oranda İslâm’a zarar vereceklerini ve hedeflerine bu şekilde kolay yoldan ulaşacaklarını biliyorlardı (Akseki, Hâtemü’l-Enbiyâ, s. 5). İddialarını bilimsel bir yöntem ve kalıp içerisinde sunan günümüzün bazı batılı oryantalist araştırmacıları da, niyet ve hedef açısından geçmişten farklı değildirler. (Hıdır, “Batı’da Hz. Muhammed İmajı”, s. 297-298).

 

 

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 24.06.2017 - 00:01 -128-
Bu sayfayı paylaşın :