+A A -A

Anadolu’da Hanefilik Kan Kaybediyor

-A A +A

Mezhep İmamlarından İmamı Malik hicri 93’de doğup 179’da,  İmamı Şafi Hicri 150’de doğup 204’de; Ahmed B. Hanbel ise Hicri 164’de doğup 241’de öldü. İmamı Buhari ise, hicri 194’de doğup 256’de vefat etmiştir. Ebu Hanife ise Hicri 80’de doğdu ve 150’de vefat etti. Peygamber Efendimiz’den hemen sonraki birinci nesle yetişti. Sahabenin Fukahası kabul edilen, İbnMes’ud, Hz. Ömer ve Hz. Ali ve İbn Abbas silsilesinin devamı olan Tabiun’un büyüklerinden ders aldı. Bu açıdan İslam Mezhepleri içinde Ebu Hanife Hz. Peygamber’e ve Sahabeye en yakın Selef alimidir. Onun fikirlerini, düşüncelerini takip etmek bizi Hz. Peygamber nesline ve onun alim, fukaha sahabesine bağlar.

Ebu Hanife Küfe rey ekolünün üstadı kabul edilen Hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’ın vefatı üzerine hicri 120 (738) yılında kırk yaşlarında iken arkadaşları ve öğrencilerin ısrarları üzerine hocasının yerine geçerek ders okutmaya başlamıştır. Yetiştirdiği talebeleri Abbasi devletinin hemen hemen tüm şehirlerinde baş kadı görevine getirilmiştir. 10. Yüzyılda Ünlü Coğrafyacı Makdisi gezdiği İslam ülkelerinde Orta Asya, İran, Irak, Suriye, Mısır, Filistin bölgelerinde her yerde Hanefiliğin en güçlü mezhep olduğunu haber verir.

Ebu Hanife yalnızca fıkıh alimi değildir. Aslında o aynı zamanda itikadi alanda da takip edilen bir imam olmuştur. Hatta itikad/inanç alanında ki fıkha da en Büyük Fıkıh adı altında Fıkhu’l-Ekber İsmi verilmiştir.  Öğrencileri tarafından itikadi konularda el-Fıkhü’l-ekber, el-Fıkhü’l-ebsat, er-Risâle, el-Âlim ve’l-müteallim ve el-Vasiyye olmak üzere beş risale rivayet edilmiştir. Ebu Hanife’nin itikadi alandaki belirlediği ilkeler 10. yüzyılda da merkeze taşınmıştır. Rivayete göre geleneksel olarak Hanefi ulemayı destekleyen Samaniler’in emiri İsmail b. Ahmed (275-295/892-907) Semerkant, Buhara ve diğer Maveraünnehir kasabalarındaki alimleri toplayarak onlardan sapıklığın yayılma tehlikesine karşı Sünni inancı açıklamalarını istemiştir. Bu alimler de Sünni amentünün prensiplerinin tespiti ve yorumu görevini Matüridi'nin akranı olan Hanefi alim Ebü'l-Kasım İshak b. Muhammed el-Hakim es-Semerkandi’ye (ö. 342/953) vermişlerdir. Şeyh de es-Sevadü'l-a'zam ismiyle meşhur olan eserini kaleme almış ve bu eser Samaniler döneminin resmi ilmihali olmuştur. İşte bu ilmihalde ki tüm ilkeler Ebu Hanife’nin yukarıda geçen beş risalesinin bir özetidir.

11. yüzyılda Türklerle birlikte İslam dünyasında siyasi hayatta Şiiliğe karşı siyasal bir üstünlük sağlanmış Şiiliğin iki devleti Büveyhiler ve daha sonra da Fatımilerin egemenliğine son verilmiştir. 11. yüzyıl İslam dünyasının hem siyasi hem de ilmi anlamda merkezileşmeye başladığı bir çağ olmuştur. Sultan Alparslan’ın  veziri Nizam-ül Mülk tarafından 1064–1066 tarihlerinde Bağdad’da kurulan Nizamiyye Medresesi ve yine aynı tarihlerde Bağdad’ınAzamiyye mahallesinde kurulan Ebu Hanife Medresesi ve külliyesi İslam dünyasında eğitimin bir sistem dahilinde yürütülmesini sağlamıştır. Her ne kadar bu eğitim kurumları devlete hukukçu (Kadı-Müfti-İmam) yetiştirmek üzerine kurulmuş ise de daha sonraki yüzyıllarda hızla yaygınlaşarak öğrenciler için ders materyali niteliğinde kısa risalelerin yazılmasına yol açacaktır.

12. Yüzyıldan sonra İslam dünyasında Şiiliğin siyasi bir devlet tarafından temsil edilme imkanı ortadan kalkacaktır. Bunun yerine İslam dünyasında Selçuklular’la yeni bir dönem başlayacaktır. Bu yeni siyaset biçimi dini alanda özellikle Hanefiliğin Ehl-i Sünnet ile daha çok anılmasına yol açacaktır. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren Ebu Hanife’nin Müslümanları ortak bir aidiyet içinde tutma çabasını yansıtan ve el-Hakim es-Semerkandi tarafından İslam’ı evrenselleştiren formülasyon olarak görülebilecek olan es-Sevadü'l-a'zam’da yer alan bir çok görüş Eş’arilerce de paylaşılmaya başlanmıştır. “İman kalb ile tasdik dil ile ikrardır”, “İman amelden bir cüz değildir”, “iman artmaz ve eksilmez”, “imanda istisna caiz değildir” “Ehl-i kıble tekfir edilmez” gibi ilkeler İmamu’l-Haremeyn el-Cüveyni (ö.478/1085)’den itibaren paylaşılan genel kabullere dönüşmüştür. Bu yüzyıldan sonra yazılan Eş’ari ve Matüridi akaid metinlerinin adeta ortak bir itikadi kimliği vardır: Bu kimlik Ebu Hanife’nin fikirleri etrafında inşa edilen Ehl-i Sünnettir.

12. yüzyıldan sonra Türkler için Ebu Hanife adeta onların asli İmamı haline gelecektir. Yaklaşık 19. Yüzyıla kadar tüm İslam coğrafyası hem hukuk hem de inanç alanında Ebu Hanife’nin görüşleri etrafında oluşturulan yüksek din eğitimini uygulamıştır. Râvendî Selçuk tarihine dair yazdığı Râhatu's-sudûr isimli eserinde yer verdiği menkıbe Türkler ile Ebu Hanife arasındaki bağı çok güzel açıklamaktadır: İmam-ı Azam veda haccını yaparak Mekke’de Allah’a karşı niyazda bulunurken “Ey Tanrım, benim ictihadım doğru ve mezhebim hak ise yardım et; çünkü ben senin için Muhammed’in (sav) şeriatını takrir ettim” demiş; gâibten gelen bir ses ona “Sen doğruyu söyledin, kılıç Türklerin elinde bulundukça senin mezhebine zevâl yoktur” cevabını vermiştir. Bunun senedini kaydettikten sonra Râvendî şöyle devam eder: “Tanrı’ya hamdolsun ki İslâm’ın arkası kuvvetli, Hanefî mezhebi mensupları mesutturlar; Arap, Acem, Rum ve Rus diyarında kılıç Türkler’in elindedir. Selçuk sultanları Hanefî alimlerini o kadar korumuşlardır ki onların sevgisi ihtiyar ve gençlerin kalbinde bâkîdir.”

14. Yüzyılda Memluk Sultanlarına Hanefi mezhebinin üstünlüğünü kabul etmesini ve devlet yönetiminde daha etkin bir şekilde bu mezhebin uygulanmasının gerekliliği çağrısında bulunan Babertien-Nüketü’z-Zarîfe fî Tercîhi Mezhebi EbîHanîfe adlı eserinde söyle sesleniyordu: “Ey Sultan! (…) şeriatın usül ve fürüunda kendisine uyulan, dünya bilginleri ve sultanlarının büyük bir kısmı; Hind, Sind (Pakistan), Horasan, Türkistan, Irak, Deşt-i Kıpçak (Kıpçak stepleri), Yunan bölgesi, Azerbaycan, şimdi, geçmişte ve gelecekte Türklerin hakimiyeti döneminde Mısır diyarının yöneticilerinin pek çoğunun mensup olduğu böyle bir mezhebin taklid edilmesi gerekli midir, değil midir? Eğer bunu gerekli görmezsen onun diğerlerinden üstün olduğunu kabul etmezsen ben bu yaklaşımı üstün akıl ve doğru düşünceden saymam.”

Sultanların neden Ebu Hanife mezhebini tercih etmesi gerektiği konusunda verdiği ilk örneğin iman ve inançla ilgili olması da Ebu Hanife’nin yalnızca Fıkıh mezhebi imamı olmadığı tezimizi desteklemektedir. Ona göre Ebü Hanife ve mezhebi olmasaydı namaz, oruç vb. amellerden herhangi birini terk eden kimsenin kendisi kafir; eşi boş, cinsel ilişkileri zina, haccı ve cihadı da batıl olurdu. Bu durumun Müslüman toplumda yol açacağı kaosu Suriye’ye bakınca daha iyi anlıyorsunuzdur. Yine Baberti şunu söyler: Ebu Hanife’ye göre sultan büyük bir günah işlediğinde veya küçük bir günahta ısrar ettiğinde azledilmez. Şafii’ye göre ise azledilir. Günahsız birini bulmanın zorluğunu düşündüğümüzde çıkacak anarşiyi varın siz düşünün.

Baberti’nin Hanefi mezhebinin taklit edilmesi gerektiğini iddia ettiği başlıklardan biri de Ebu Hanife’nin at, katır ve eşek gibi hayvanların tezekleriyle fırında pişen ekmeği yemenin caiz olmasıyla ilgilidir. Şafii’ye göre ise caiz değildir. Bu da bölgesel olarak ciddi sorun oluşturacaktır. Bu başlıkları uzatmak mümkündür ama İslam dünyasında Şii devletler hariç Sünni devletlerin tarihte Hanefiliği tercih etmeleri başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

13. Yüzyıldan sonra Hanefiliğin inanç ve kelam alanındaki görüşleri Matüridilik mezhebiyle birlikte anılmaya başlanmıştır. Böylece Hanefi/Matüridilik İslam dünyasının zirvesini teşkil eden Osmanlı’nın İslam medeniyet tasavvurunun merkezini temsil etmiştir. Bu İslam Medeniyet tasavvurunun dört saç ayağı vardır. Bunlardan birincisi Allah ile insan arasındaki ilişkiyi kuracak akidedir. Her medeniyet tasavvuru bir akideye/inanca aidiyetle inşa edilir. Bu aynı zamanda Tanrı ve kainat arasındaki ilişkiyi de kuracak olan metafiziğin temelini oluşturur. İkincisi birey, toplum ve devlet ilişkilerini düzenleyecek olan hukuk düzendir. Üçüncüsü bireyin kemal-i nef edip kanun yanında vicdani bir kemale de erişeceği irfani/tasavvufi gelenektir. Dördüncüsü de, ekonomik istihdam ve yaratıcı zekayı teşvik edecek olan akli tekamüldür. Hanefi/Matüridi gelenek bu dört saç ayağının da kurucu unsuru olmuştur. İslam medeniyeti fikri temelleri, Türklerle birlikte Hanefi/Matüridiliğin sütunları üzerinde yükselmiştir. Osmanlı’nın yıkılmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyetinde de uzun yıllar bu sevgi ve fikri bağlılık devam etmiştir. Bunun en güzel örneği Yeniden Milli Mücadele Hareketinin  fikri temellerinde aranabilir. Fakat özellikle küreselleşme rüzgarlarının Türkiye’de iyice hissedildiği 1990’dan sonra İslam düşüncesinde ve din anlayışımızda müthiş bir dejenerasyon yaşanmaya başlanmıştır. Elbette bu dejenerasyonun 20. Yüzyıldan itibaren başlayan bir sürecin sonucu olduğu da söylenebilir. Fakat benim şahsi çalışma ve tespitlerim Anadolu’nun Hanefi/Matüridilikle bağlarını özellikle 90’san sonrası çok daha hızlı biçimde gevşetmeye başladığıdır. Yaklaşık on yıldır Türkiye’de ve Ortadoğu’da radikalleşme üzerine çalışıyorum. Hanefi/Matüridiliği hem teorik hem de alan çalışmaları ile izlemeye gayret ediyorum. Son zamanlarda akademik düzeyde Hanefi ve Matüridilik üzerine çalışmalar artmış olsa da hem yaygın hem de örgün din eğitiminde Hanefi/Matüridiliğin ciddi kan kaybına uğradığını gözlemliyorum. İslami basın yayını ise hiç sormayın tamamen Hanefi/Matüridilikten uzak bir din yorumunu tercih ediyor.

Yaptığım çalışmalardan iki örnek sanırım durumun vahametini özetleyecektir. İlahiyat Fakültesinde 3. Sınıfta derslerimi tercih eden öğrencilerime ilk derste kısa bir test uyguluyorum. Sorduğum sorularla Hanefi/Matüridilik itikadı konusunda ne biliyorlar, Ehl-i Sünnet ile nasıl bir bağları var bunu ölçüyorum. En sondan başlayım İlahiyat Fakültesi üçüncü sınıfa gelmiş ve dersimi seçen 97 öğrencinin 86’sına Ebu Hanife’nin itikadi eserlerinden her hangi birini okuyup okumadıklarını sordum. 86 Öğrencinin ikisi okuduğunu söyledi. Merak etmeyin önceki senelerde yaptığım anket çalışmaları da bundan farklı değildi. İkinci örnek İmam ve Müezzinlerle ilgilidir. Değişik bölgelerde İmam ve Vaizlerin Hanefi/Matüridilik bilgisini ölçen anket çalışmaları yaptırıyorum. Diyanet İşleri Başkanlığının yapması gerekeni ben yapıyorum. Bazı nedenlerle bölge ismi vermeyeceğim. Yaptığımız çalışmalarda 50 yaş üstü İmam ve Müezzinlerin yarısı Ebu Hanife’nin Akaide dair Fıkhu’l-Ekber risalesinin ismini veriyor, okuyup okumadıklarını test ettiğimizde okuyan sayısı 3’te bire düşüyor. 20-35 yaş arasında bu sayı 4’de biree düşüyor. Kuşkusuz bu durumu okurlar kendileri de test edebilirler. Seyyid Kutup’u, Mevdudi’yi okuyan bu gençler Ebu Hanife’ye yabancı yetiştiriliyorlar. Anlayacağınız İmam Hatipler, İlahiyatlar ve Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi/Matüridiliği unutmuş gibi. Çevrelerindeki on kişiye yukarıda adı geçen Ebu Hanife’nin eserlerinden birini okuyup okumadığını sorabilirler. Çıkan sonuç eminim sizleri ikna edecektir.

Türkiye’de dini inanç alanında hızla Hanefi/Matüridi gelenekten kopuş yaşanıyor. Elbette bu Ehl-i Sünnetin’de zayıfladığı anlamına geliyor. Onun yerini de maalesef özellikle gittikçe alan bulan radikal inançlar ve Selefilik dolduruyor. Bu ilerde başımızı ciddi anlamda ağrıtacak gibi. Neler yapmalıyız, nasıl yapmalıyız üzerinde düşünmeliyiz, tabii derdi olanlarla…

Prof. Dr. Hilmi Demir 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 15.10.2015 - 12:02 -1,179-
Bu sayfayı paylaşın :