Anadolu'nun hayat müdafaasında gerçek cephe: Selefi akım - 4

-A A +A

IV- AŞIRILIKTA SINIR TANIMAYAN GÜNÜMÜZ SELEFİLERİ

Selefiye’ye günümüzü etkileyen siyasi kimliği kazandıran içtihat, bir bakıma Selefiliğin ikinci dirilişinin mimarı, döneminin siyasal sorunlarına bir çözüm olarak görülen ‘İbn-i Teymiye yaklaşımı’ oldu. 14. Asırda Moğol istilaları döneminde yaşayan İbn-i Teymiye, Müslüman olduğu halde ‘Şeriat kurallarını’ uygulamayıp geleneksel ‘Cengiz Yasaları’ ile hareket eden Moğollara karşı, tarihte “Tatar Fetvası” ya da “Mardin Fetvası” olarak anılan bir içtihat ortaya koyar. İşte bu İbn-i Teymiye içtihadı, halkı Müslüman olduğu halde ‘Şeriat’ ile yönetilmeyen ülkelerde, devlete karşı İslamcı silahlı mücadele yürütmenin tarihte ve bugün dayanak noktası olacaktır.

İbn-i Teymiye, gerçekten Moğollara karşı kendisi de bizzat silahlı mücadele vermiştir.

BUGÜNÜN BAŞLANGICI: TATAR VE TEVHİT FETVALARI

Yine Selefi dirilişin lideri Teymiye’nin İslam tarihindeki kritik bir siyasal etkisi de “Tevhide aykırı” inanışlar taşıyan Dürzilik, Nusayrilik gibi yaşadığı coğrafyadaki mezheplere karşı verdiği sert fetvalar ile olmuştur. Tarih boyu ve bugün de bu mezheplere Sünni devletlerin/güçlerin cezai müdahalelerinin meşruiyet kaynağı bu “Tevhit fetvası” olmuştur. “Tevhidi Cihat” söylemlerinin doğum yeri İbn-i Teymiye’nin Tevhit Fetvası olmuştur.

İşte Tatar ve Tevhit Fetvaları’nın siyasal tepkileri karşılayan içeriği, tarih boyu İslami dil arayan muhalif yaklaşımların cephaneliği gibi tüm radikal hareketlerin besleyicisi olmuştur.

BİZ ZAYIFLAYINCA GÜÇLENENLER

Öncesinde üç yüzyıl olduğu gibi Teymiye sonrası da Selefilik dört yüz yıl kadar uykuya yattı. Ta ki 18. Yy.da Muhammed Abdulvehhab ile tekrar canlanıncaya kadar. Bu, Selefi düşüncenin üçüncü ve son siyasal uyanışı oldu. Tarihsel olarak Sünni güçlü iktidarların İslam ülkelerinde olması ile ters orantılı olarak güçlendikleri izlenebilmektedir. Osmanlı da zayıfladıkça Selefiler güçlendi. Osmanlı’ya karşı bir siyasi mücadelenin de mimarı oldular.

Abdulvehhab, oluşturduğu Vehhabilik Hareketi ile, Hanbeli fıkhı üzere yürümüş, Teymiye’nin Tevhid Fetvası’nı iyice siyasi anlamlara bürüyerek bayraklaştırmış, az ve zor başvurulan ‘tekfir’ yolunu adeta müesseseleştirmiştir. Bu yönüyle Selefi alimlerin bile ‘aşırı gitmekle’ suçladığı Abdulvehhab, bu aleyhine olan atmosferi İbn-i Suud ile yaptığı 1744 tarihli “Dir’i Sözleşmesi” ile aştı. “Alim-Emir Anlaşması” olarak da anılan bu Sözleşmeye göre Abdulvehhab’ın dini daveti için İbn-i Suud askeri destek sağlayacaktı.

YÖNTEM: ALİM-EMİR ANLAŞMASI

“Alim-Emir Anlaşması”, Çağdaş Militarist Selefi Hareketlerin yöntemi de olacaktır. Bir alimin hareketi bir silahlı gücün desteği ile yayılacaktır.

Abdulvehhab ile Suud arasındaki bu dayanışma ilkin Necid Bölgesi’ni kontrol etmelerini, sonra da Yarımadayı kontrol ederek devletleşmelerini sağladı. İlginç bir şekilde Vehhabi Mücadele Şii hareketler gibi bugüne kadar hep Müslümanlara karşı sürdü. İngilizler başta olmak üzere hiçbir gayr-ı İslami güçle karşı karşıya gelmediler.

Vehhabilik devletleşince, Selefiliğin ruhundaki isyankarlığı itaatkarlığa çevirdi, Selefiliğin doğasındaki otantik kalma ilkesini terk edip modernleşme hamlelerine atıldı. Bu durum, diğer Selefi akımların Vehhabiliği de hedef almasına neden oldu.

SELEFİ AYRIŞMA: MESCİD-İ HAREM BASKINI

Belki bu ayrışmanın artık savaşa dönüştüğü vakit “1979 Mescid-i Harem Baskını” oldu. Harem Baskınının mimarı Selefi Cüheyman, Suud yönetimini “kafirlerle dost olmakla, Allah’ın ülkeye verdiği serveti kâfirlere peşkeş çekmekle, kutsal toprakları kâfirlerin asker ve yöneticilerine açmakla” itham ediyor, “kâfirlere karşı mücadeleye de engel olan bir işbirlikçi olmakla” suçluyordu. Hani, haksız da sayılmazdı.

Cüheyman’ın yolunu izleyen Üsame Bin Ladin döneminde artık bu mücadele küresel boyut kazanmıştı. Saflar netleşmişti: yaygın anlatımla, “Suudiye ve Cihadiye” diye iki kola ayrılmışlardı. Cihadiye (Militarist Selefilik) “küresel emperyalist kafirlerle bütün yeryüzü sathında mücadele” şiarıyla Suudiye Selefiliği ile köprüleri tamamen atmıştı artık. Bugün Suud ile barışık olmayan DAEŞ gibi sünni, tekfirci, militarist gruplar işte bu Selefi çizginin devamıdır.

SELEFİLİKTE ULAŞILAN AŞIRILIK AKLA ZARAR

Bugün geldiği noktada militarist selefiliğin, çıkış noktasındaki Ehl-i hadis’le ve ikinci ihyacısı İbn-i Teymiye ile bir alakası neredeyse kalmamıştır. Bu tarihsel değeri olan yaklaşımları da aşırı giden yorumlarıyla kabul edilemez uçlara taşıyan Selefilik için başlangıçta “Ehl-i Sünnet’in aşırıcı bir yorumudur” da denilebilirdi. Fakat özellikle Militarist Selefiler öyle bir uç noktaya varmıştır ki onlar için bu ifadeyi bile kullanmak zordur.

KADİM MUHALİFLERİN SON HESAPLAŞMASI

Selefi hareketin, göründüğü gibi kadim muhalifi itikatta Maturudilik ve fıkıhta bilhassa Hanefilik hareketini içeren Ehl-i Sünnet’tir. İslam topraklarında, iki yüzyıldır farklı türleriyle Selefi akımlar, ehl-i hadisin mirasçıları ehl-i sünneti mağlup etmiştir. Selefiliğin gelip dayandığı son kale, ehl-i sünnetin en kuvvetli burcu olan Anadolu’dur. Bu aşırıcı ve haksız davalarını ehl-i sünnet içinde doğan ve yaşayan bazı meşrep, tarikat ve cemaatlerin itikadi yanlışlıklarını, sanki ehl-i sünnetin yanlışlarıymış gibi göstererek yapmaktadırlar. Kadim muhalif bu iki anlayışın son tarihi hesaplaşması, Anadolu’da olmaktadır.

SELEFİ KÜLTÜR ETKİSİ ALTINDA KALMAYALIM

Maalesef, “dinin aslına dönmek” adı altında “Kur’an İslam’ı” söylemine kapılanlar arasında Kur’an’a aykırı olarak sünnet düşmanlığına varan uç fikirleri topluma dayatırken bu ‘Selefi kültür etkisi’ altında kalanlardır. Hakikatin samimi arayıcılarını bu yanlışa düşmeden yollarında yürümeleri için uyarmak isteriz. “İslam’ı yeniden keşfettim” diyen bir dünya Selefilik etkisi altında kalmış Mü’min, kendi kadim medeniyetinin temel dinamiği, İslam’ın en sade ve öz yaklaşımını ihtiva eden ehl-i sünneti imha telaşına düşmüş, Selefilik mücadelesinin gönüllü hizmetkarları olmuş durumdadır. Bu topraklar Maturudiliğin ve Hanefiliğin Selçuklu ve Osmanlı gibi devasa imzalarını atmışken, bu mihengi elimizden almalarına müsaade edemeyiz!

Aydın Müslümanların selefi kültür etkisinde kalarak Müslüman kitlelerden gönül ve fikir bağını koparması ayrı bir tehlikeye de işaret etmektedir.

YENİ HAŞHAŞİLER: MİLİTARİST SELEFİLER

Militarist Selefi Hareketler adem-i merkeziyetçi yapıları ve yeraltına inmiş network ağları ile tüm dünyada bugün de ses getirmekte, korku salmaktadırlar. Küçük gruplar halinde ama derinden irtibatlı şekilde yönlendirilen bu gruplar çıkardıkları kitap, dergi ve internet siteleri ile propagandalarına devam etmektedirler. Uzantıları, onlar için en zor coğrafya olan Anadolu’da dahi bir ağ gibi örülmüş durumdadır. Eğer biraz daha gevşek kalınırsa, FETÖ’nün yapamadığı iç savaşı Anadolu’da patlatacak yeni haşhaşi gruplar, onlar olacaktır!

Ortadoğu’ya, özellikle “İsrail’in göz diktiği topraklara yerleşerek O’nu engellemek” için mücadele edecekleri yönünde stratejik söylemleri varsa da biz bu antiemperyalist grupların, her nedense hep Asya, Afrika ve Ortadoğu’da emperyalizmin göz diktiği topraklarda zemin hazırlama anlamına gelen çalışmalarına şahit olduk son 40 yıldır. İş bittiğinde o topraklar kâfirlerin yönetimine giriyorsa, bu Selefiler kime hizmet ediyor olabilir? Bütün militarist selefi harekletlerin bir İngiliz projesi olduğunun sayısız belgesi ve örneği bulunmaktadır.

Aşırılıkta sınır tanımayan hale gelen/getirilen günümüz Militarist Selefilerini Ehl-i Hadis veya İbn-i Teymiye görse “Haricî bunlar!” diye kovalardı.

(Devam Edecek.4/5)

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 29.10.2017 - 09:50 -487-
Bu sayfayı paylaşın :