ARnavutlar ne idiler ne oldular?

-A A +A

İsmail Aydın

                Değerli okurlarım, aşağıda okuyacağınız yazı, Meteorolojinin Sesi Radyosunda Kıssadan Hisseler programında yaptığım konuşmanın deşifre edilmesiyle elde edilmiştir. Umarım birileri kıssadan hisse alır.

                Sevgili dinleyenlerim, Sevgili gençler! Merhabalar! Bir Kıssadan Hisseler programında daha sizlerle birlikteyiz. Programın yayına hazırlanmasında teknik masada görev yapan Cemre Akbulut ve ben İsmail Aydın, hepinize güzel bir gün geçirmenizi diliyoruz.

                Sevgili dinleyenlerim, sevgili gençler! Geçen haftaki sohbetimde Arnavutların, Büyük Osmanlı Devletinde ulaştıkları yüksek mevki ve itibardan bahsetmiş, ayrılıkçı-bölücü “Başkımcı” cereyanına kapılarak kendi devletlerine silah çekmenin ve bunun neticesi olarak Osmanlı’dan kopuşun acı sonuçlarından bahsetmiştim. Gerçekten Arnavutlar, Gedik Ahmet Paşa’dan itibaren Büyük Osmanlı Devleti’ne 32 sadrazam ve sayısız vezir vermiş bir topluluktu. Arnavut olmak o kadar önemli idi ki, Balkanlarda yaşayan Türkler bile kendilerini Arnavut hissediyorlardı. Üsküp bir Türk şehri olduğu halde, balığın suyu idrak edemediği gibi Türklüğünü idrak edemiyor, kendini Arnavut zannediyordu.  Arnavutların ve Karadağlıların parasız yatılı okudukları idadilere Türkler parayla bile kabul edilmiyordu.  Kısaca, Arnavut olmak bu kadar önemliydi. Arnavutlar, Avrupalıların emperyal amaçlarla söyledikleri: “Arnavut, Asya’dan değil Avrupa’dandır, Turanlı değil Aryadır, Türkü Avrupa’da tutan Arnavuttur” yalanlarına kanmışlardı. “Başkımcı”lar,  Büyük Arnavutluk devleti hayal ediyordu. Sonuçta, Büyük Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla sözde bir bağımsız Arnavutluk devleti kurulmuştu. Ancak Arnavutların çoğu Sırp, Hırvat, Makedon, Kosova, Bosna-Hersek sınırları içinde kalmıştı. Arnavutlar perim perişandı. Ulaştıkları yüksek mevkiden, mahkûmiyet derekesine düşmüşlerdi.

                Sevgili dinleyenlerim! Geçen haftaki sohbetimizi bu şekilde bitirirken, önümüzdeki hafta bu konuyu bir de Âkif’den dinleyelim demiştim. Bu sohbetimizde sözü çoğunlukla Âkif’e bırakacağız.

                Merhum Âkif, az önce ifade ettiğim bu düşüşün sebeplerini “Üç Beyinsiz Kafa” şiiriyle açıklıyordu. Âkif’in mısraları, ırkçılığa, kavmiyetçiliğe ve bölücülüğe dün reddiye idi, bugün de reddiyedir. Yeni neslin bu şiiri ezberlemesini, hiç olmazsa belli bölümlerini ezberlemesini diliyorum.

                 Akif, şiirin başına bir Hadis-i Şerif koymuş. Zaten şiir, bu Hadis-i Şerif’in açıklaması mahiyetinde. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

                “Nizar oğulları: Yetişin ey Nizar oğulları!” Yemenliler de: “Yetişin ey Kahtan oğulları!” dedi mi, hemen tepelerine felaket iner; hemen Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar; hepsine birden de kılıç musallat olur.” (Hadis- i Şerif.)

                Evet! Üç beyinsiz kafa! Her toplumda, üç beyinsiz kafa her zaman bulunabilir. O sebeple Akif, şiirinde o zamanki üç beyinsiz kafanın ismini vermemiş. Şiirin tüm zamanlara hitabetmesini istemiş.

                Şöyle feryâd ediyor Akif:
               Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk
               Bak, nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

                Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş…
               Arnavudluk yanıyor… Hem bu sefer pek müthiş!

                Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu;
               Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.

                O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!
               O ne tufan ki: Yakıp yıktı bütün vâdiyi!

                Aşina çehre arandım… O meğer, hiç yokmuş…
               Yalnız bir kuru çöl var ki, ne sorsan hamuş!

                Şair feryâd eder, inim inim inler. Yaşayan bilir acıyı, yaşayan bilir vahşetin derecesini!
               Aşina çehre de yok, hiçbirinin yâdı da yok;

                Yakılan bunca hayatın, hani, ecsâdı da yok! (Ortada ceset de yok.)
               Yoklasan külleri, altından, eminim ancak,
               Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!

                Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın
               Olacak mıydı feda hırsına üç kaltabanın?

                Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti…
               Öyle bir gitti ki hem; bir daha gelmez ebedi!

                Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
               “MEŞHED”in beynine haç saplanacak mıydı, baba!

                Ne felâket: Dönüversin de mesacid ahıra
               Hırvat’ın askeri tepsin çıkıp üstüne hora!

               Bari bir hatıra kalsaydı şu toprakta diri…
               Yer yarılmış, yere geçmiş şüheda türbeleri!

                Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
              Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!

                Hani binlerce mefahirdi senin her adımın?
               Hani sinende yarıp geçtiği yol YILDIRIM’ın?

                Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah- Şehid?
               Ah o kurban-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?

                Akif burada, zafer kurbanı olarak nitelediği Sultan Murad Hüdavendigar’ı anar. Miloş isimli bir Sırp, padişahın elini öpeceğim, bağlılığımı bildireceğim diyerek hile yapmış, padişahı kucakladığı anda göğsünde sakladığı hançeriyle Sultan Murad’ı yaralamış ve padişah aldığı yaranın sonunda şehid olmuştur. İç organları şehid edildiği yerde defnedilerek naşı Bursa’ya getirilmiştir. İç organların defnedildiği yer şehidlik anlamında “Meşhed” olarak bilinir. Son zamanlarda Meşhed, Türkiye’mizin ilgisiyle bakım ve onarıma alınmış, çevre düzenlemesi yapılmıştır. Makedonya’ya gidecek bütün vatandaşlarımızın şehidliği mutlaka ziyaret etmeleri en halis temennimizdir. Yapacağımız seyahatler bu anlamda ibret almaya ve kahraman ecdadı hatırlamaya ve anmaya dönük ziyaretler olmalıdır. Adam bir yerlere gider de, orada şunu yedim, bunu giydim, şunları oradan aldım gibi laflar ederse, bunların laftan öteye bir değeri olmaz. Akif, bölücü “Başkımcı cereyanına” kapılanların isyanıyla elden çıkan vatan topraklarında Meşhed’in durumunu şöyle tasvir eder:

 

                Söyle, MEŞHED, öpeyim secde edip toprağını:
               Yok mudur sende MURAD’ın iki üç damla kanı?

                Ah MEŞHED! O ne? SÂHANDAKİ meyhane midir?
               Kandilin, görmüyorum, nerde? Şu peymane midir?  (Kadeh)

                Ya hariminde yatan şapkalı sarhoşlar kim?
               Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme beldim… Bildim!

                Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırp’ın çarığı
               Serilip yerlere binlerce şehidin sarığı

                Silecek miydi, en alçak neferin çizmesini?
               Dürtecek miydi geçen, leş gibi her limesini

                Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene
               Neye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne?

                Akif burada, kavm-i necip diye nitelediği, “Na mahreme ben söyleyemem kızlarımın, karımın ismini” diyerek nüfus sayımına karşı çıkan Arnavutların, kavmiyet hissiyle bu özelliklerini yitirdiklerini ve perişan hale gelişlerini şöyle tasvir eder:

                Hani, ey kavm-i esaret-zede muhtariyyet?
               Korkarım, şimdi nasibin mütemadi haybet!

                Hani, ey unsur-u bî-rabıta, istiklalin (Rabıtasız, bağlantısız unsur.)
               Ebediyyen sanırım, söndü bütün âmalin!

                Hani “Baçkım”cıların kurduğu yüksek hulya?
               Seni yıllarca avutmuştu da o mel’un rüya

                Uyumuştun… Ya uyansaydı eder miydi tebah (mahvolma)
               Mülkü, birdenbire âfaka çöken kanlı sabah?

                Karadağ haydudu, Sırp eşşeği, Bulgar yılanı
               Sonra Yunan iti, çepçevre kuşatsın vatanı…

                Tarumar eyleyiversin de bütün ordumuzu
               Bizi kovsun, elimizden alarak yurdumuzu…

                Kimsesiz ailelerden kimi gitsin bıçağa;
               Kimi bin türlü fecaatle çekilsin kucağa…

                Birinin ırzı heder, diğerinin hûnu helal…

                Artık Akif felaketin sebebini açıklar. Sebep açıktır… Sebep, kavmiyetçilik, ırkçılık, kabilecelik ve netice İslâm’a sırtını dönmek. İslâm ki birliği emreder. Sen-ben davası istemez. Hadisi şerifte geçen, Nizar oğulları ve Kahtan oğullarıyla ifade edilen sen-ben davasıdır, kavmiyetçiliktir, bugünkü adıyla ırkçılıktır. Bu bölünmedir, ayrılmadır. Artık böyleleri felâketi kendi elleriyle hazırlamıştır. Güçleri gitmiş, rüzgârları esmez olmuştur. Onları ayrı ayrı yakalayan düşman, hepsine birden kılıç sallar. Emperyalist güçlerin mezhepçiliği de ekleyerek bugün Irak’ta ve Suriye’de yaptıkları ile Türkiye’de yapmak istedikleri şey budur. Söze Akif devam etsin:

                İşte, ey unsuru isyan, bu elim izmihlal
               Seni tahrik eden üç beş alığın marifeti!
               Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?

                Hani, milliyetin İslam idi… Kavmiyyet ne!
               Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

                “Arnavutluk” ne demek? Var mı şeraitte yeri?
               Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,

                Arabın Türke, Lazın Çerkeze, yahut Kürd’e;
               Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!

                Müslümanlıkta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer!
               Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

                En büyük düşmanıdır Ruh-u Nebi tefrikanın
               Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!

                Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel
               Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

                Âkif bunları açıklıkla ifade ettikten sonra, yapılması gerekenlere işaret eder. Milletin uyanmasını ister, birlik olunmasını ister. Bu yapılmadığı takdirde sonuç felâket olacaktır. Zira, “medeniyet” adıyla ortaya çıkan Avrupa, önce parçalayıp sonra yutmak istemektedir. Âkif bunu ihtar eder. Mısralarının sonunda kendisinin Arnavut olduğunu açıklar ve bugün bunun bir işe yaramadığını ifade ederek, ırkçılık gailesiyle yola çıkmanın Arnavutları perişan ettiğini söyler. Âkif’in mısraları şöyledir:

                Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
               Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü çan?

                Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!
               Dinle Peygamber-i Zîşanın ilahi sözünü!

                Türk Arapsız yaşamaz. Kim ki yaşar der, delidir!
               Arabın Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

                Veriniz baş başa; zira sonu hüsran- mübin
               Ne hükümet kalıyor ortada, billahi ne de din!

                “Medeniyyet” size çoktan beridir diş biliyor;
               Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor.

                Arnavudlar size ibret olacakken hâlâ,
               Ne bu şûride siyaset, ne bu fasid dava?

                Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…
               Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

                Bunu bendin duyunuz, ben ki evet, Arnavud’um…
               Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..

                Evet! Sevgili dinleyenlerim! Sevgili gençler! Bu mısraların kalemden kağıda döküldüğü tarih 1913’tür. Yani bundan tamı tamına 104 yıl önce söylenmiş sözler. Yüz dör yıl sonra Müslümanlar hâlâ Arnavutların 104 yıl önce Arnavutluk davasıyla bayrak açıp devlete isyan ettiği gibi bugün hâlâ sen ben kavgası yapıyorsa, hâlâ mezhepçilik, ırkçılık ve kavmiyetçilik iddialarıyla ortaya çıkıyor ve birbirlerini öldürüyorsa, Müslümanlar hâlâ uyanmamış, Arnavutların perişan halinden ibret almamışlar demektir. İbret alınmayınca da bugün olduğu gibi yeni vahşetlerin yaşanmasına meydan verilmiş olur.

                Sevgili dinleyenlerim! Sevgili Gençler! Konunun öneminden dolayı sözü bir hayli uzattığımın farkındayım. Ama neylersiniz ki dert büyük! İslâm dünyasını emperyal amaçlarla hâkimiyetleri altına almaya çalışan Avrupa, Amerika, İsrail ve Rusya, dün olduğu gibi bugün de etnik temele dayalı… Yetmedi, mezhep farklılığına dayalı farklı topluluklar oluşturuyor ve bunları birbiriyle vuruşturuyor. Eskiler, “dosta düşmana fırsat verme” demişler. Hasım bir dünyanın tam ortasında oturduğumuzu unutmayalım ve düşmana fırsat vermeyelim. Sohbetimize burada son verirken, ne demeye çalıştığımızın anlaşıldığını umuyorum. Bâtıl davaları bırakalım, doğru yolda birlik olalım. Kafa ve gönül birliği yapalım. El ele verelim, omuz omuza çalışalım, müşterek vatanımızı birlikte yükseltelim. Vallahi biz birlik olur, kahraman ecdadımızın oluk oluk akıttığı kanın milyonda biri kadar birlikte ter dökerek çalışırsak bu vatan hepimizin ihtiyacını fazla fazla karşılayacak bir kapasiteye maliktir. Herkese iş, herkese aş ve herkese içinde oturacağı dam. Daha ne isteriz?

                Sevgili dinleyenlerim! Sevgili gençler! Yeni bir bahis açmadan, söze burada son noktayı koyuyor, yeni bir kıssadan hisseler programında buluşuncaya kadar hoşça kalınız diyorum.

                Yüreğinizden sevgi, yüzünüzden tebessüm eksik olmasın! 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.09.2017 - 11:10 -810-
Bu sayfayı paylaşın :