Ömrü hayatında baştan sona Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlamaya çalışmamış, Allah Resulü hakkında zerrece bilgi edinme zahmetine katlanmamış cahil cühelanın İslam’a ve İslam’ın kutsallarına saldırIlarının; güçleri ve yürekleri yetmediğinde ise Müslümanların hutbesine, vaazına, duasına, namazına, niyazına karışmaya; hatta kendi tanrılarını, açıktan veya gizliden dayatmaya kalkışmalarının bir endazesi kalmadı.
09.09.2019 09.47
1 yorum
913 okunma
SAMİRİ’NİN PUTU, TEVHİD ve TEKBİR
İdris Doğan
Ömrü hayatında baştan sona Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlamaya çalışmamış, Allah Resulü hakkında zerrece bilgi edinme zahmetine katlanmamış cahil cühelanın İslam’a ve İslam’ın kutsallarına saldırIlarının; güçleri ve yürekleri yetmediğinde ise Müslümanların hutbesine, vaazına, duasına, namazına, niyazına karışmaya; hatta kendi tanrılarını, açıktan veya gizliden dayatmaya kalkışmalarının bir endazesi kalmadı.
 
Samiri’yi bilirsiniz, önünde Hz. Musa, hemen yanı başında Hz. Harun gibi iki peygamber ile birlikte olmuş, onlarla iç içe yaşamış o nasipsizi… Hz. Musa’ya tabi olarak Mısır’dan çıkmış ve Firavun’un zulmünden kurtulmuştu. Ancak, zavallının bilinçaltı temizlenemeyecek kadar karmaşık ve berbattı. Aklını, gönlünü Allah’ın ortaksız ve tek olmasına asla yatıramamış ve yaptığı altından buzağı heykelini, yani putunu -Hz. Harun’un bütün karşı çıkışlarına rağmen- kavmine ilah diye yutturmaya kalkışmıştı. Sonuç, elbette kendisi ve akılsız taraftarları için eşi görülmedik horluk ve hüsrandır.
 
Günümüz Samirileri, inanın ona taş çıkartacak kadar ileri düzeyde. Allaha eş koşup yeni tanrılar türetmede, kabul etmek gerekir ki, Samiri ciddi bir bilgi, emek ve çaba sarf etmiş; sanatının bütün sınırlarını zorlamıştı. Günümüz Samirileri için iş çok kolay. Zira, Müslümanların kutsallarını, değerlerini hepsini yakıp yıkacak müthiş tanrıları, tanrıcıkları var. Bütün imkânlarını seferber ederek allayıp pulladıkları putlarını kendi tapınaklarının envanterine katıp gönüllerinin en müstesna yerinde sergileyerek sahipleniyorlar. Kiminin konumu, kiminin kurumu, kiminin kasası, kiminin kesesi, kiminin lideri, kiminin şeyhi, kiminin hocası, kiminin kocası, kimimin yapıtı, kiminin nesebi, kiminin mezhebi…
Samiri putunu yutturmaya kalkışmıştı, bunlarınki tam anlamıyla dayatma. Yakın ve uzak çevrenize dikkatle bakınız, yığınla sapkının envai çeşit tanrısını göreceksiniz. Bunu, açıktan ya da gizliden yapıyorlar, bir de sureti haktan görünen bir Müslüman kisvesiyle.
 
Putçuluk zehrinin bir tek panzehiri Kur’an-ı Kerim’in en temel tezi olan ‘tevhid’dir. Tevhidin başı ise ‘tekbir’… İslam öğretisinin ve vahyin vazgeçilmez temeli Allah’ın birliği, yani ‘tevhid’ inancıdır. Samiri Allah’a inanıyor, Hz. Musa’yı ve Harun’u peygamber olarak kabul ediyor, fakat Allah’ın tek oluşunu asla kabullenmiyor, Allah’ın bazı sıfatlarını yaptığı heykele vererek Allah’ın uluhiyetini parçalamaya kalkışıyordu. Kur’an, baştan sona ‘tevhid’i kökleştirmeye çalışır ve bunun parolası tekbir yani ‘Allah-u Ekber’ ifadesini ısrarla tekrar eder.
 
Tekbir üzerine kafa yormaya çalıştım. Mesele beni, bir günde tekrarladığımız tekbirlerin sayısına götürdü. Şöyle bir düşünüp saydım. Beş vakit ezan ve kamette altışar defa, namazların edası esnasında her rekâtında altı defa… Yani günde kamet, ezan, namazlar, buna salât-ı vitir de dâhil, ‘üç yüz bir’ defa ‘Allah-u Ekber’ diyoruz, üç yüz bir defa...
Denir ki, fikir insana hastır, aynen sabır ve şükür gibi; ne var ki zikir, varlıkların ortak özelliğidir ve bunu her şey kendi lisanı hal ile yapar. Evet, zikirlerin en güzeli, namaz sonrasındaki tesbihat ve onların arasında söylenen Allah-u Ekber lafzıdır.
 
Bu mübarek lafzın dışında günde bu kadar tekrarladığımız başka bir ifade var mıdır bilmiyorum? Israrla, tekrarla yapılan tekbirin elbette büyük bir önemi ve gerekçesi olmalı Müslüman için. Hem baksanıza, çok sevindiğimiz, çok üzüldüğümüz, çok hayret ettiğimiz zaman da Allah-u Ekber diyoruz.
 
Kul olma duygusu ile yaratılan, üstün bir güce tapma ihtiyacı içinde bulunan insanoğlu, geleceğine dair elindeki yetkiyi o gücün sahibine, bilerek isteyerek teslim eder ve tekbir bunun en önemli işaretidir. Bilindiği gibi, bütün kutsal kitaplara göre bu üstün güç, büyük otorite yalnız ve ancak Allah’tır. İslam’da Allah’ı ilah olarak görmenin yolu, öncelikle O’nu olduğu gibi kabulden geçer ki, bu kayıtsız şartsız tasdik ister.
 
Tekbir, tasdikin mührü; kıyamın, rükûnun, secdenin esasıdır. Tekbir, hayatın alâmet-i farikasıdır. Onun izi ve eseri bütün hayata yansır. Hayatımızın bütün alanlarında, ekonomik sorunların çözümünde, ticarette, bilimde, kültürde, sanatta en büyük Allah’ı kabul etmektir tekbir. Siyasi hayatın belirlenmesinde en büyük Allah! Aile düzenini kurulmasında; konu komşu, hısım akraba ilişkilerinde en büyük Allah! Sosyal ilişkilerde, en büyük Allah! Hukukta, kılık kıyafetin belirlenmesinde, eğitim süresinde ve sürecinde en büyük Allah!
 İşte mümin, imanının gereği bütün dünyaya ilan etmek üzere günde üç yüz bir kere tekbir getiriyor. Ne muazzam yineleme ve ne muhteşem yenilenmedir bu. Eğer, Müslüman yeryüzünde Allah'tan başka büyükler kabul edip onlara itaat etmeye kalkışıyorsa ve onları Allah makamına yükseltiyorsa, Allah dışında kendisine birtakım büyükler edinerek Allah’a yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışıyorsa; bilinmelidir ki, o kişi aslında ‘Allah-u Ekber’i ifade etmiyor ya da diliyle söylediği halde hayatında ve davranışlarında onu tekzip ediyor demektir. Bu hal, imanda sahteciliğin ta kendisidir. Hayata Allah'ı egemen kılmaya mani ne kadar nefsanî, şeytani sistem varsa onu reddederek Allah'ı tekbir kılmak, saf ve samimi bir müminlik alametidir.
 
Yeryüzünde kendisini tek yetkili, tek büyük gören sahte tanrıların, tanrıçaların korkulu rüyası, müminler tarafından Allah’ın en büyük kabul edilmesi ve adının sürekli anılmasıdır.
Allah'ın büyüklüğünü sürekli hatırda tutmak ve hayatın sonuna kadar, günde üç yüz bir kere tekbir getirerek O’nu yüceltmek aslında bir ahde vefadır ve sadakattir. Kendisine itaat, kulluk edilecek tek varlık Allah'tır; O’ndan başka İlah yoktur; O’ndan başka sözü dinlenecek, O'ndan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbadetin, duanın, niyazın sadece kendisine yapılacağı; imdadın, yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık O’dur.
 
Müslümanların ibadetine, duasına, niyazına, hutbesine, vaazına karışanlara küçük bir önerim olsun. Eğer samimi iseniz kendi tapınaklarınızda, kendi tapınma yöntemlerinizle, kendi tanrılarınızın adını yüceltmeye çalışın, ne olur…
 
İdris DOĞAN
idris-dogan@hotmail.com
 
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Allahu ekber ve ene asğar
Allahu Ekberin mefhumu muhalifi ene asğar bilincine varmaktır. Yani "Ben iseen küçük bir varlığım; zerreyim" demektir.Tekbirle beraber bu hatirlanırsa ziki yerini bulur inşaallah. Gönlünüze zihninize ruhunuza sağlık
Yorum Ekleyen: Mustafa Yıldız     15.9.2019 19:42:05
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya