Türk-İslam devlet yönetim anlayışında merkezi bir öneme sahip olan ve Türklerin farklı dönemlerde, farklı coğrafyada, farklı isimlerle kurduğu devletlerin yönetim anlayışına hâkim olan Daireyi Adalet (Adalet Dairesi) isimli formül, Kutadgu Bilig’de yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir.
Av. Necati Kırış
Devletin Beka Sorunu ve 'Adalet Dairesi' Formülü
16.03.2019 21.21
2 yorum
1.390 okunma

* Memleket tutmak için çok asker ve ordu lazımdır,

* Askeri beslemek için çok mal ve servete ihtiyaç vardır,

* Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerekir.

* Halkın zengin olması için de doğru/adil kanunlar konulmalıdır.

Bunlardan biri ihmal edilirse dördü de kalır.

Dördü birden ihmal edilirse beylik (devlet) çözülmeye yüz tutar.[1]

 

     Türk-İslam devlet yönetim anlayışında merkezi bir öneme sahip olan ve Türklerin farklı dönemlerde, farklı coğrafyada, farklı isimlerle kurduğu devletlerin yönetim anlayışına hâkim olan Daireyi Adalet (Adalet Dairesi) isimli formül, Kutadgu Bilig’de yukarıdaki şekilde ifade edilmiştir. Buna göre, hükümdarın/devletin bekası; askeri güce, askeri güç; hazineye, hazine; halkın ödediği çok vergiye, vergilerin çok olması; adaletli kanunlara bağlıdır. Bu nedenle akıllı devlet yöneticileri, devletin bekası için halka adaletli davranmalı, zulümden kaçınmalıdırlar.[2]    

     Yaklaşık 10 asır önce Kutadgu Bilig’de, devletin günümüzde de geçerli olan hukuk, güvenlik ve maliye gibi temel kurumlarının birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olduğu gerçeğinin büyük bir öngörüyle dile getirilmesi, sonraki dönemlerde de Türk devlet yönetimlerini etkileyecek önemli bir kaynak olmuştur. Günümüz hukuk sistemleriyle ekonomik faaliyetler arasındaki bu sıkı ilişkiyi hatırladığımızda, bu ilişkinin varlığının yaklaşık 10 asır önce Türk-İslam siyaset felsefesinin bir ürünü olarak ortaya çıkan adalet dairesi’ formülünde yer almış olması, Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib ve daha sonraki düşünürlerimizin büyük bir öngörüye sahip olduğunu göstermektedir.     

     Nitekim adalet dairesi anlayışı, Kutadgu Bilig’in yazılıp uygulandığı Karahanlı devletinden sonraki Türk devletlerinde de (Selçuklular ve Osmanlılar) özü itibariyle sürdürülmüş ve bu konuda bir Türk-İslam devlet yönetim geleneği oluşmuştur. Bu yönetim geleneği, devlet içinde bazı kurumların oluşmasına neden olmuştur ki, bunlardan bazıları Darü’l-Adl, Divan-ı Mezalim, Divan-ı Âlâ, Teftiş-i Memalik ve Adaletnamelerdir. Hatta hükümdar saraylarının en önemli yeri, bizzat hükümdarın başkanlık yaptığı ve Yüksek Adalet Divanı sayılan Daru’l-Adl (Adalet Evi) veya Divanı Hümayun’dur.[3]

     Adalet dairesi formülünde; asker/ordu, mal/servet, zengin halk ve adil kanun olmak üzere birbirine bağlı dört unsur bulunmaktadır. “Bunlardan biri ihmal edilirse diğer üçü de kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar”  ifadesi, bu dört unsurdan her birinin işlevsel olarak birbiriyle bağlantılı (biri olmadan diğerleri yürümeyen) ve devletin bekası için zorunlu unsurlar olduklarını göstermektedir. Kutadgu Bilig’in yazarı büyük düşünür Yusuf Has Hacib, ‘adalet dairesi’ formülü görüşüyle devlet yönetiminde adalet ilkesine başrolü vermektedir.

     İlk kez Kutadgu Bilig’de dile getirilen ‘adalet dairesi’ formülü, devletin kurumsal yapısı içinde nasıl yer alacak ve uygulanacaktır? Adalet dairesi formülünde ilk ifade edilen kamusal kurum asker/silahlı kuvvetlerdir. Çünkü toplumun/devletin güvenliği askerle yani silahlı kuvvelerle sağlanabilmektedir. Güvenliğin sağlaması güçlü hazineye, güçlü hazine ise adaleti sağlamaya bağlıdır. Yani güvenlik ve adalet ile bunların altyapısı olan hazine/maliye sistematik bütünlük arz etmektedir.[4] Adalete dayalı hukuk ve uygulaması, adalet dairesini oluşturan halkın zengin olması ve hazine/maliye unsurlarına gelişme ortamı hazırlar. Tıpkı, bitkilerin gelişip bol ürün vermesi için gerekli olan yağmur, rüzgâr, güneş vs. iklim şartları gibidir.

     Günümüzde de adalet, güvenlik ve maliyenin devletin temel kurumları arasında bulunması, adalet dairesi formülünün ne kadar isabetli bir düşünceye dayandığını göstermektedir. Ekonominin bozulması, vergi gelirlerinin azalmasına, vergi gelirinin azalması toplumun güvenliğini sağlayan askeri gücün azalmasına, o da devletin zayıflamasına neden olur. Dolayısıyla her toplumun, bir devlete ihtiyacı vardır. Devletin, varlığını sürdürebilmesi halkın üretim, gelir ve refahına bağlıdır. Halkın üretim, gelir ve refahı da adil kanunlara bağlıdır. Adalet dairesi düşüncesi bu yönüyle adalet kavramının toplumsal boyutunu, yargı kurumlarının dışına taşırmakta, ekonomik faaliyetleri de içine almaktadır. Kanunları adil olmayan toplumlar zengin ve servet sahibi olamaz;  halkı zengin olmayan devletin güçlü ordusu olamaz; güçlü orduya sahip olmayan devletler beka sorunu yaşar.

     Ünlü düşünür İbni Haldun, adalet dairesi formülünü;

     “Mülk (Devlet) ordu ile; ordu mal ile; mal vergiyle; vergi imaretle; imaret adâlet ile; adâlet devlet görevlilerinin ıslahıyla mümkün olur…” şeklinde ifade etmiştir. O, adalet dairesi anlayışını, hukuk sistemiyle ekonomik gelişmeler arasında oldukça gerçekçi bağlantılar kurarak şöyle işlemiştir:

     “İnsanların mallarını haksızca ellerinden almak, onların mal ve servet edinme yönündeki ümit ve beklentilerini kırar. Çünkü insanlar, nihayetinde sahip olacakları malların daha sonra haksızlık ve eziyetle devlet tarafından alınacağını bildiklerinden, mal edinmek için bir gayret ve çalışma içine girmek istemezler. Halk, adalete aykırı davranış ve hareketlerin ülkedeki boyut ve derinliği oranında çalışmaktan kaçınır. Halk, kazanç temininden uzak durup çalışmayı azaltırsa, bayındırlık işleri durur, pazarlarda durgunluk başlar ve ülke ekonomisi bozulur[5] Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere adalet dairesi formülü birbirine bağlı temel unsurlar üzerine inşa edilmiştir.

     Bu formülün, günümüz devlet ve toplum yapısı içindeki yerini belirleyerek önümüzdeki çağa nasıl uyarlayabileceğimiz konusu önemlidir. Günümüz devlet yönetiminde de hukuk, adalet, güvenlik, ekonomik kalkınma, devletin bekası kavramları kendi aralarında sıkı bir ilişki içinde olup, birbirinden bağımsız konular değildir. Çünkü bugün hukuk, üretim aşamasından tüketim aşamasına kadar bütün ekonomik faaliyetleri düzenlemektedir. Sağlıklı işleyen bir ekonomik yapı için bu hukuki düzenlemeler nasıl olmalıdır, sorusu merkezi bir öneme sahiptir.  

    Konuyu bir benzetmeyle açıklayacak olursak, ekonomik faaliyetler bir nehre benzer. Nasıl ki, bir nehir düzenlenirken onun doğal akışına aykırı bir işlem yapılamazsa (örneğin nehrin akışı ters yöne çevrilemezse), hukuk sistemi de ekonominin kendine özgü kurallarını göz ardı edemez. Hukuk, ekonominin kurallarını tersine çevirmeye değil, ancak belirli sınır içinde düzenlemeye ve sakıncalarını gidermeye çalışır.[6]

     Bugün dünyada ekonomik faaliyetler, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve uyuşmazlıkların adil çözümü gibi temel hukuk ilkelerinden bağımsız düşünülemez. Örneğin gerek yerli gerekse yabancı ticaret erbabı, sermayesini bağlayıp yatırım yaptığı bir ülkede bu yatırımın ne kadar güvenceli olduğu konusunda emin olmak ister. Bir ülkenin ekonomik ve ticari faaliyetler için ne kadar güvenli bir hukuki ortam sağlayabildiği konusu gittikçe önem kazanmaktadır. Ticaret erbabı için, üretilen malların fiyatı ya da teslim şartlarından daha önemlisi, ‘Benim ürettiğim mallara el konulur mu, el konulursa hakkımı arayabileceğim bağımsız yargı sistemi var mı, şeklindeki endişelerdir. Demek ki, bugün de hukuk sistemiyle ekonomik ve ticari faaliyetler arasında daha ayrıntılı ve ciddi bağlantılar vardır.

     Adalet dairesi idealize edilmiş bir devlet yönetim geleneği olarak ele alınmalıdır. O, hükümdara bir davranış öğüdü olmaktan daha fazlasını ihtiva eder ve bu formülde ifade edilen adalet kavramı, devletin yalnızca adli işlevlerine indirgenemez. Ganshof’un belirttiği gibi 10-13. yüzyıl arasında adalet kavramı, bugün adalet sözcüğünden anladığımızdan çok daha fazla şeyi kapsamaktadır. Bugün tamamen idari nitelikli işlemler olarak görülen güvenlik, ekonomik/iktisadi faaliyetler ve vergi düzenlemeleri gibi işlemler adalet dairesi’nin kapsamı içinde zikredilmiştir.[7]

     Yusuf Has Hacib’ten sonra Selçuklu Devleti veziri ve büyük düşünür Nizamü’l-Mülk’ün üzerinde önemle durduğu adalet dairesi formülünün, Siyasetname isimli eserinde 8 unsurdan oluştuğu görülmektedir.

     1) Dünyanın düzeni adaletle oluşur, 2) Dünya bir bahçe, duvarı da devlettir, 3) Devletin düzenleyicisi Allah’ın kurallarıdır, 4) Allah’ın kanununu yalnızca saltanat korur, 5) Ülke, devlet ordu ile zapt edilir, 6) Mal, ordunun ayakta durmasını sağlayan temel taştır, 7) Malı bir araya halk getirir, 8) Halkı da egemenlik altına ancak hükümdarın adaleti alır.[8]

     Nizamül-Mülk’ün Siyasetnamesi’nde yer alan adalet dairesi formülü 8 unsurdan oluşmakla birlikte, Kutadgu Bilig’de belirtilen formülle temelde aynıdır. Ancak Siyasetname’de ideal adalet olarak Allah’ın dünya düzenindeki adaleti birinci unsur olarak zikredilmiş, buradan hareketle devlet yönetiminde uygulanacak adalet kavramına ulaşılmıştır. Buna göre Allah tarafından kurulan dünya düzeni ideal adaletle başlar ve Allah’ın inayetiyle devleti yönetme imtiyazını kazanan hükümdarın halkına adaletli davranmasıyla adalet dairesi zinciri tamamlanmış olur. Hükümdar, Allah’ın bahşettiği hükümdarlık nimetini kendi çıkarları için kötüye kullanırsa adaletsizlik yapmış olur ve böylece adalet dairesi zincirinin en önemli halkası kopmuş olur.

     Adalet dairesi formülü Osmanlı döneminde de devlet yönetimini belirleyen bir yönetim geleneği olmaya devam etmiş, gerileme dönemine girildiğinde, Osmanlı düşünürlerinin gündeminde olmuştur. Osmanlı siyaset ve ahlak âlimi Kınalızade Ali Efendi ve Koçi Bey, Mustafa Naima gibi düşünürler Osmanlı Devleti’nin, 16. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerileme dönemine girmesi üzerine yoğun özeleştiri ve değerlendirmeler yapmışlar, bu gerilemenin nedeni olarak adâlet dairesi formülünün dışına çıkılmış olmayı ve adâletten ayrılmayı göstermişlerdir. Meşhur Osmanlı tarihçilerinden Mustafa Naima da adâlet dairesi üzerinde özellikle durmuş[9], Osmanlı devletini sarıp kuşatan tehlike ve zaafların, daima ‘adalet dairesi’ni oluşturan dört unsurun bozulmasından kaynaklandığını söylemiştir.[10]

     Sonuç olarak; Türk-İslam devlet felsefesinin ürünü olan ve çok sayıda devlet adamı, siyaset bilimci ve düşünürümüzün gündemine giren ve tarihi süreç içinde bir Türk devlet yönetim geleneği oluşturan adâlet dairesi kavramı, günümüz devletleri için de örnek alınması gereken bir formül olmaya devam etmektir. En üst kademeden devlet yetkililerinin, devletimizin beka sorunu yaşadığını söylediği günümüzde adalet dairesi formülü, bu kadim sorunun halli konusunda en ideal çözüm yöntemi olarak karşımızda durmaktadır. Ekonomik olarak kendine yeter bir ülke olmadan, çok üretmeden, ürettiğini adil olarak dağıtmadan, güçlü bir maliyeye sahip olmadan, güvenliğini sağlayacak güçlü bir orduya sahip olmadan, bütün bunların tam olarak gerçekleşebileceği toplumsal ortamı sağlayan adil hukuk sistemi tesis etmeden devletin beka sorununun çözülmesi mümkün değildir.  



[1] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, b.2057-2059.

[2] Prof.Dr. Halil İnalcık, Kutadgu Bilig; Adaletnameler, Belgeler, VII 1965, 49-145.

[3] Prof.Dr. Halil İnalcık, Osmanlıda Devlet, Hukuk ve Adalet, Kronik Kitap yy. 2017

[4] Prof.Dr. Aslı Yılmaz Uçar; Osmanlı Siyaset-Yönetim Düşün Geleneği Daire-i Adalet’in Yönetimi, Memleket Siyaset Yönetim C.7 S.17 2012/17 s. 1-33.

[5] İbni Haldun, Mukaddime, ss. 43, 262-263; akt. Doç. Dr. Ejder Okumuş, Osmanlılarda Siyasal Bir Kurum Olarak Adâlet Dairesi.

[6] Yrd. Doç.Dr. Bünyamin Gürpınar, Hukuk ve Ekonominin Ortak Temelleri, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı:20, Nisan 2008.

[7] F.L.Ganshof, Feodalizm, Amerika Ortaçağ Akademisi, Kanada, 1996, s.156.

[8] Mehmet Yılmazer-Nagihan Yamaner, Nizamü’l-Mülk Siyasetnamesi’nde Eşitlik ve Adalet, 1. Türk İslam Siyasi Düşüncesi Kongresi Bildiriler Kitabı 8-10 Ekim 2015 Aksaray.

[9] Naima’ya göre adalet dairesi; (1) mülk ve devlet asker ve rical iledir. (2) Rical mal ile varlık bulur. (3) Mal reayadan gelir. (4) Reaya ise adâlet ile muntazamu’l-hal olur.  

[10] Mustafa Naimâ, Tarih-i Naima, 3.bs., c.1, İstanbul 1283, s. 40; akt. Doç. Dr. Ejder Okumuş, Osmanlılarda Siyasal Bir Kurum Olarak Adâlet Dairesi.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
2 yorum yapıldı
İşte Böyle
Hoş geldiniz. Eminiz ki güzel şiirleriniz ve besteleriniz gibi hayatın gıdası olan hukuka da ihtiyaç çoktur. Kaleminizden hukukun, hakikatin ve hikmetin şuaları çıkacaktır inşaallah. Tebrikler.
Yorum Ekleyen: Mustafa Yıldız     12.4.2019 17:35:39
Bugünler adaletin en az olduğu dönemdir
Bilgi ve içerik olara keyifle ve günümüz koşullarına bakıp hüzünle okuduğum bir yazı yüreğinize sağlık. Ali Akça
Yorum Ekleyen: Ali Akça     17.3.2019 10:32:14
Av. Necati Kırış
DİĞER YAZILARI
YAZARLAR
...
...