Konuşmama Yeni Zelanda’daki menfur saldırıda şehit olanlara rahmet dilemekle başlamak istiyorum. Biz Türkler Yeni Zelanda’ya hiç gitmedik. Orada ölenler arasında Türk de yoktu.
20.03.2019 17.56
1.501 okunma
"Sanat ve Edebiyat Olmazsa Medeniyet de Olmaz"
Osman Arslan

ANADOLU EĞİTİM KÜLTÜR VE BİLİM VAKFI DANIŞMA MECLİSİ TOPLANTISI ÖZEL OTURUM KONUŞMASI:

SANAT VE EDEBİYAT OLMAZSA MEDENİYET DE OLMAZ”

Dr. Osman ARSLAN

Konuşmama Yeni Zelanda’daki menfur saldırıda şehit olanlara rahmet dilemekle başlamak istiyorum. Biz Türkler Yeni Zelanda’ya hiç gitmedik. Orada ölenler arasında Türk de yoktu. Yeni Zelanda’da yaşayan hatırı sayılır bir Türk topluluğu da yok. Ama teröristin silahından Kosova’nın, İstanbul’un fethinin, Sarıkamış’ın ama hep Türk tarihinin önemli olayları yazıyor. Mesaj bize. Sanki, tersinden 11 Eylül saldırıları etkisi tasarlanarak İslam’ın lidrliğine soyunan Türklerin arkasında en uzak Müslümanı dahi toplayarak; içten çökerterek hallettikleri Arap coğrafyasından geriye kalan Müslümanları evangelist amaçlı provakatif eylemlerle dünyayı kıyamet savaşına zorlayarak yok etmek amacına matuf bir derin saldırı ile karşı karşıyayız. Huntington’un Medeniyetler Savaşı tezi işleme konmuş gözüküyor. Nitekim bu toplantıyı yaptığımız sırada Londra’dan da bir başka saldırı haberi geldi. Türk ve İslam Dünyası’nın kurumsal dini yapıları başta olmak üzere Müslümanların mesuliyetini taşıyanların bu oyunlara dikkat kesilerek en doğru yolu göstermeleri, tuzaklara gelinmemesi çok mühim bir hal almıştır kanaatindeyim.

Konuma girecek olursam, söze, İngilizlerin bir deyişi ile başlamak çok şeyi anlatabilir. Derler ki: “Bir büyük felaket olsa ve tüm Britanya batıp yok olsa,  geriye elimizde sadece William Shakespeare’in eserleri kalsa, büyük İngiliz medeniyetini yeniden kurmaya yeter.”

KÜLTÜR AĞAÇ, SANAT MEYVESİ, MEDENİYET SEPET

İşte sanat, kültür ağacının medeniyet sepetine koyduğu öyle meyvelerdir ki; asırlar sonra bile o sanat meyvesinin çekirdeğini toprağınıza atar, medeniyetinizi yeniden inkişaf ettirebilirsiniz.

Batı sanat tarihçileri Attila’ya çok kızarlar. Zorla ele geçirdiği tüm şehirleri yıktığı için. 445-458 yılları arasındaki seferlerinde İtalya’yı, direnmeden teslim olan Milan çevresi hariç yerle bir ettiği bilinir. Medeniyetlerini sıfırladığını, kendilerini köksüz bıraktığını, Avrupa Medeniyetini yüzlerce yıl geciktirdiğini düşünürler. Papalığın kendi kaynakları, Galya seferi olarak bilinen İtalya fethinde Atilla ile Papa arasında geçen bir diyaloğu anlatır:

“SİZ ŞAŞIRMIŞSINIZ!”

”Papa’nın “Kutsal ruh İsa’nın gazabından” bahsetmesi üzerine Atilla’nın “Siz şaşırmışsınız. Hiç Tanrı’nın oğlu mu olur? O tektir ve doğurmaz. Belki de Tanrı’nın size gelen gazabı benimdir, gözünüzü açın.”  Ancak Paris’i Azize Genevive’in ısrarlı ricasına istinaden yakmamasının büyük bir kazanım olduğuna inanırlar. Hani ‘çekirdek’ten bahsetmiştik; işte Paris Avrupa Medeniyetinin toprağa atılan çekirdeği olmuştur. Cadde ve sokaklarında bin yılı bulan mazinin adeta sanat olup gezindiğini görebilirsiniz Paris’te. Bizim için de Şam, Bağdat, Halep, Kerkük o demekti. Paris’i böyle yorumlayanlar bizim şehirlerimizi yıkarken ne yaptıklarının farkında olmayabilirler mi? Amacınıza göre davranırsınız. Şimdi bu medeniyet merkezi şehirlerimizi tümden yok etme kastıyla vuranların amacı tarih boyunca olduğu gibi bugün de sadece işgal etmek değildir: Amaçları, bir medeniyeti kurutup yok etmektir.

Açıkça anlaşılmaktadır ki manevi değerlerden oluşan kültürün maddi varlığa dönüşmesi ‘medeniyet’ diye ifade olunur. Kültür anlam, medeniyet şekil verir. Bir eser vücut bulurken ortaya konuş biçimi, hangi kültürden beslendiğini de gösterir.

MEDENİYETLER ESERLERİYLE FARKLIDIR

Roma, Hind, Çin, Mısır, İslam medeniyet eserlerini tercihlerinden dolayı ayırt edebilirsiniz.

Örneğin Hind uygarlığının mezarlığında renkler, desenler, mozaik ve süslemeler göz kamaştırıcıdır. Hristiyanlıkta mezarlık yapısında dikey ve kalıplı duruş, İslam’da özelde Türklerde ise mezar taşı önem taşır. Ahlat’tan, Harput’a, Konya’dan İstanbul’a mezar taşları medeniyet menkıbeleri gibi uzanır Anadolu’da.

Yine örneğin Hristiyan Roma dönemi mimarisi kalın ve sık sütunlar üzerinde yükselir. Yük taşıma, İsa’nın çilesini çekme düşüncesine dayanır bu. İslam’da ise sütunlar İran’da kalınlaşır, geniş kapalı alanlara ulaşır; İstanbul’da ise incelir, kapalı alan azalır ve kubbe yükselir. Bu durum dinin nasıl yorumlandığı ile ilgilidir biraz da. İstanbul Maturididir; daha özgürlükçüdür, ‘özgürlük alanı verir.’ İran Şii’dir; daha dogmatik yorum yapar o nedenle ‘insanları bir alana kapatır.’

İran şiiri, Batı dini şiirleri gibi daha mistik ve kapalıdır. İran edebiyatından etkilenen divan edebiyatımızda da bu örtülü hal görülür. Ama Anadolu halk edebiyatı açık, sade, duru ve nettir.  

AYNI MEDENİYETİN FARKLI KÜLTÜRLERİ SANATLA YANSIR

İslam medeniyetinin içinde Türk, İran, Arap, Pakistan mimarisini, şiirini, müziğini ayırt edebilirsiniz. Bir adım daha ilerleyelim Türk dünyasında; Türkmen, Kırgız, Kazak ve Anadolu Türklerini ayırt edebilirsiniz. Bunu özellikle cami mimarisi üzerinden belirgin şekilde takip edebilirsiniz.

Bir katman daha ilerleyelim Anadolu Türk İslam medeniyetinde Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı döneminin farklılıkları anlaşılabildiği gibi Karadeniz, Doğu, Batı; Trakya ve Güney Anadolu’nun yöresel niteliklerinin yansımalarını da bu mimarinin, şiirin yani sanat eserindeki nüansları rahatlıkla görülebilir.

SANAT ESERLERİ PARMAK İZİDİR

İşte Medeniyet böyle iz bırakan, tanımlayan bir kimlik tezahürüdür. Medeniyet ürünleri, sanat eserleridir ve sanat eserleri birer parmak izidir: Tarihi, inancı, ait olduğu milleti, içinde yaşadığı halkı, yöresel önceliklerini… her bilgiyi verir. 

Bir canlı üzerinden örneklersek; medeniyet vücut buluş, kültür genetik kodlar, inanç ise ruh gibi bir işlev görür.

Medenilik, Medine, yani şehir kökünden geldiği için yerleşik bir hayatın içinde doğar. Asırlar boyu göçebe bir yaşamla kültür gezdiren Türklerin medeniyete dönüştürdüğü mimari eserleri azdır. Heykel gibi görsel sanatları kıttır. Ama Türkler sözlü sanatlarla medeniyet işaretleri vermiş ve yerleşik hayata geçtikten sonra da bu kültürü sanatlar yoluyla göze gelir, nizama dönüşür hale çevirmişlerdir.

TÜRK MİLLETİ ŞİİRSİZ KALDIĞI GÜN ÖLMÜŞTÜR

Ünlü deyişimizle “Dedem Korkut boy boyladı, soy soyladı…” diye başlarız ya. Doyumsuz hikayeler dinleriz. Bu öneminden dolaydır ki Dede Korkut UNESCO tarafından daha yeni somut olmayan kültür mirası listesine girmiştir. Bu, belirttiğimiz gerçeği destekleyen bir gelişmedir. Hayırlı olsun.

Yani Türkler sözlü sanatlarla kültürlerini töreler yoluyla medeniyete dönüştürerek asırlara taşımışlardır. Sözlü sanatlar dediğimiz şey ise edebiyattır. Kopuzuyla, sazıyla aşıklarımızın yaşaması bunun için önemlidir. Deyişlerin, destanların, şiirin, masalın korunması bu nedenle hayatidir. Biraz iddialı bir söz olabilir: Türk milleti şiirsiz kaldığı gün ölür. Mehmet Emin Yurdakul’a katılmamak mümkün değildir: “Şairleri haykırmayan bir millet, sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir.”

SANAT VE EDEBİYAT OLMADAN MEDENİYET DE OLMAZ

Öyleyse ortaya çıkan bir gerçek vardır: Sanat ve edebiyat olmadan Medeniyet olmaz.

Şimdi başka bir taraftan bakalım. Bir soru soralım: 13 Milyar yılı bulan mavi gezegenimizin serüveninde milyonda bir zamanlık öyküsü olan, 13 bin yıllık maziye sahip biz insanoğlunun öyküsü, neden farklı kıtalarda farklı düzeyde ilerlemelerle süregelmiştir. Kızılderililer niçin kalamadı? Aborjinler niçin bir vitrin figürü oldular? Ya da Güney Amerikalı, Afrikalı yerliler neden gelişemediler? İlerleme neden Avrasya’da yaşandı? Aztek ve İnka’lar neden Doğu’ya ulaşamadılar? Hint, Çin ve Türk medeniyeti varlığını korurken onlara ne oldu? Ya da neden olamadı?

İşte bu, kültürü medeniyete çeviren bir güç olduğunu gösteriyor. Bu güç sanattır.

BECERİ BİLİM OLUNCA SANATLIĞA YÜKSELİR

Sanat dediğimiz şey sadece bir estetik zevk olarak algılanmamalı; elimizde bulunan cep telefonu bile sadece ‘tasarım sanatı’ olmasa var olamazdı. Sanatlar aynı zamanda birer bilim dallarıdır. Mimari, edebiyat, hat… aynı zamanda bir bilimdir. Bir işi beceri ve eğlence olmaktan çıkartıp sanat yaparak medeniyete dönüştüren şey zaten bilimdir.

İşin püf noktası da burada. Tam bu noktada, asrolojiyi astronomiye, aritmetiği matematiğe, sihiri kimyaya çeviren zihniyet devrimi Hz. Peygambere aittir. Yani modern bilimlerin babası İslam’dır. O nedenle bugünkü anlamda modern, pozitif bilimleri Müslümanlar ilkin inkişaf ettirdiler. Bilim olunca sanat, sanat olunca medeniyet oldu. İslam, medeniyetine böylece kavuştu.

Ama, zikrettiğimiz uygarlıklar kendilerini ileriye aktaramadılar, çünkü estetik zevk ve becerilerin, kültürel ürünlerini bilim disiplinine aktaramadılar. Yani ‘sanat’ haline getiremediler. O nedenle de yok oldular. Becerinin sanata dönüşmesi, aşının tutarak bir ağacın üretilmesi gibidir. Aşı tutmazsa ağaç meyve vermez. Toprağa atılacak bir tohumları kalmayınca da o türler yok olurlar.

Öyle de oldu.

KÖTÜLÜK ÇİÇEKLERİ

Halktan, toplumun kültüründen kopuk, hatta aykırı ürünleri dayatan bir salon sanatçılığı, bir koleksiyoncu burjuva kültürü vardır ki bir yalancı vaha gibi medeniyeti ararken millet varlığını yollarla tüketen bir nevi intihardır. Ünlü Fransız şair ve düşünür Baudlaire bu yabancılaşmış sanatçılar için “Kötülük Çiçekleri” kavramını geliştirdi. İşte, bizim de sanat dallarımızda; şiirimizde, edebiyatımızda, mimarimizde, resim sanatımızda dönüp bakınca çok sayıda ‘kötülük çiçekleri’ görüyoruz. Cazip, alımlı bir çiçektir; hoştur ama size yaramaz, sizi kötü eder ve hastalandırır. Böyle eserleri sokaklarda, kitaplarda, sinemalarda, beyaz ekranlarda görünce, “işte, bir kötülük çiçeği daha!” diyorsunuz.

ŞEHİRDEKİLER KÖYÜ ÖZLÜYORSA

Dünyayı etkileyen Türk ve İslam mimarisini de terk etmiştik. Çarpık ve estetikten yoksun şehirler hayatımızı bunalımlara sürükledi. Şuradan anlarsınız şehrin ruhunuza hitap edip etmediğini: Normal olan medeniyete meyletmektir. Köylüler şehre özenir ve şehri güzellerler. Eğer şehirdekiler köyünü özler haldeyse o şehirde kentleşme ve mimari kendi medeniyetini kuramamıştır. Bu kent, çevre ve bina mimarisindeki köksüzlük karşısında milli yaklaşımı bize kazandıran ve önemli katkıları ile farkındalığa ve dönüşüme emek harcayan Sadettin Öktem ve Turgut Cansever gibi üstatlarımızı minnetle anmalıyız.    

MÜZİKTE MEDENİYET SUİKASTİ YAŞADIK

İşte yıllar yılı bu ülkenin müzik derslerinde, konservatuvarlarında türkünün, Türk sanat müziğinin, tasavvuf musikisinin ders olarak; yani bilim olarak okutulmaması, TRT’de yasaklanması, sanatın hedef alınması medeniyetimizi dönüştürmek ve yok etmek amaçlı bir medeniyet suikastinden başka bir şey değildi. Hacı Arif Bey’lerden Yıldırım Gürses’lere uzanan o dönemin medeniyet inşacısı sanatçılarımızın mücadelesini medeniyetimizin ışkın vermesi adına bugün şükranla anmalıyız.

GERÇEK ŞİİR MAYADIR; KÖKSÜZ ŞİİR, ŞİİRDİR O KADAR!

Şiirimiz de öyle. Hece ölçüsünün aşağılandığı, şiir sayılmadığı yetmiş yıl geçirdi Cumhuriyet dönemi. Örneğin İkinci Yeniciler (Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan,Ülkü Tamer) gibi bazı yeni şiir akımları çıktı. Anlam bizde önemliyken anlamdan koptular. Folklorik özellikleri şiire düşman bildiler. Garipçilerden farklı olarak elitist oldular. Şiirde kuralsızlığı savundular. Hepsi bize tersti. Tuttu mu, tutmadı. Arkaları gelmedi. Neden? Çünkü köksüzdüler. Bizim medeniyetimizin lisan dışında kullanılan hiçbir kültürel unsurunu taşımıyorlardı. Köksüz şiir medeniyet değildir. Şiirdir, o kadar. Bu noktada Mehmet Akif’ten Necip Fazıl’a uzanan o dönemin milli sanat mücadelesini eserleriyle vermiş şairlerimizi minnetle hatırlayalım. Özellikle ‘70’li yıllarda Pınar dergisinin milli sanat ve sanatçı kavramlarına odaklanan etkili yayınını hatırlamadan geçemeyiz.

SAFAHAT VE KUTADGUBİLİG

Hani başlarken İngilizlerin bir sözünden bahsetmiştik. Ona kinaye ile bir büyük felakette bütün Türkiye batsa, onu yeniden kurmak için hangi eser bize yeter, diyebiliriz?

Elbette kendi alanında değerli eserler çok sayıdadır. Ancak bu soruya yanıt aramaya İngiliz edebiyatçıların bizim adımıza bir cevapla başlayalım: “Safahat!” Mehmet Akif’i rahmetle anıyoruz. Bir Müslüman Türk olarak biz de bir ekleme yapalım: “Kutadgu Bilig” henüz değeri tam kavranmamış bir varlık ve beka eseridir kültür ve Medeniyetimiz adına. Yusuf Has Hacip’i de rahmetle hatırlayalım. Keşke Yunus Emre Divanı mütekemmil olsaydı. Onu da eklerdik buraya. Bugün artık Ahi Evran olduğunu bildiğimiz Nasrettin Hoca aynı değerdedir. Biz buna Makalat sahibi Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve belki başka bigeleri de ekleyebiliriz.

BAĞLANTI NOKTALARINDAN ERİŞİM SAĞLAMAK

İşte bu çizgiyi ilerletmek, yani yeniden medeniyet kurmak kökümüz olan geçmiş kodlara bu bağlantı noktalarından erişim sağlamakla mümkün olabilir. Ve bu kodların taşıyıcıları ile bağ kurmak önemlidir.

Kimdir onlar? Necip Fazıl’dır, Cemil Meriç’tir, Nurettin Topçu’dur, Samiha Ayverdi’dir, Tarık Buğra’dır, Fethi Tevetoğlu’dur, Erol Güngör’dür, Aykut Edibali’dir, Nevzat Kösoğlu’dur, Oktay Sinanoğlu’dur, Ahmet Kabaklı’dır, Arif Nihat Asya’dır, Niyazi Yıldırım’dır, Mehmet Akif İnan’dır... Bunları taşımalı, yaşatmalı, üzerine ekleyerek yeni ve çağdaş dillerini oluşturmalıyız. Yaşatmalıyız, çünkü sanat ve edebiyat canlıdır. Yaşatmazsanız ölür.

GÜNÜMÜZÜN AKİF’İ NERDE?

Vakfımızda bir şairler buluşması gerçekleştirmiştik. Orada bir serzeniş dile getirmiştim. “Aramızda Mehmet Akif, Necip Fazıl, Arif Nihat tadında ve gücünde şairler yok. Niçin birimiz için “günümüzün Akif’i” denmiyor?” diye. Bu soru, medeniyet sorumuzdur aslında. Medeniyetimiz yaşıyorsa her çağda bu insanların güçlü emsalleri çıkar, çıkmalıdır. Sanat da bunun göstergesidir.

Fakat bir istisna var; parlayan bir yıldız var aramızda: Bestami Yazgan. O’na “Çağımızın Yunus’u” diyor herkes. İlkokul çocuklarından Cumhurbaşkanına kadar şiirleri öğüt oluyor. Yunus’u aramıza getirmesi, sanatımız ve haliyle medeniyetimiz açısından belki en büyük umut kaynağıdır. Türkçe yetmiyor, yaşam şartları elvermiyor, yetişme biçimi imkan vermiyor diyenlere kökten bir cevap: Demek ki oluyormuş! Bin yıl önceki Türkmen dervişi gibi bugün de adım adım Anadolu’yu dolaşıp Yunus’un birleştiren, kardeşleştiren rengine boyuyor tüm Türkiye’yi. İşte sanat budur, böyle olmalıdır.   

BÜYÜK ADAMLAR

Carlyle, ‘Tarihi yapan büyük adamlardır’ der. Cemil Meriç de der ki: “Bu ülke büyük adamlarını arıyor” Büyük Adam’larımız tarih sahnesine girmeden ‘bu ülke’ bir yere gitmez’ Medeniyetimiz de gelmez.

Büyük adam kimdir? Rahatsız eden kişi! Rahatınızı bozan adam! Üstelik sizden bir şey istemeyecek kadar da aptaldır!

Şimdi bu anlamda, şu anda burada toplanmış tabirimi mazur görün bir sürü aptal bir dünya iş yapıyoruz fi sebilillah.

İçimizden bir grup da medeniyetin üretimhanesi olan edebiyat ve sanat okulunu üstlenmiş bulunuyor.

Kendi milletimize özgü medeniyetin ana rahmi olan edebiyat alanında yeni bir çalışma daha başladı: Bir aptallar grubu olarak bizler yeni bir çalışmaya giriştik: Ayizi Dergisi çıkmaya başladı.

MEDENİYET ÇİÇEKLERİ

Sanatçı büyük adam olmak zorundadır. Rahatını başkaları için bozan adam! Karşılık beklemeden ruhuna bir emir gelmiş gibi çalışan adam.

“Kötülük Çiçeklerini yok edip medeniyet çiçeklerini yeşertmek” devrindeyiz. Medeniyet çiçekleri sanat, sanatçı, şair ve yazar demektir.

 

Edebiyat Okulumuz ve Ayizi dergimiz inşallah medeniyetimizin de çiçekleneceği bahçelerden biri olacaktır.

Saygılar sunuyorum.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya