Değerli arkadaşlar! Bahsettiğim konulara girmeden önce, niçin Sevgili gençler, niçin Değerli arkadaşlar dedim, onu açıklamaya çalışayım. Çok değerli Müdürümüz, idarecilerimiz ve öğretmenlerimizin bunu hoşgörüyle karşılayacaklarından asla şüphe etmiyorum. Ama gene de izah etmek istiyorum. Yukarıda gül misali dedim. Gülü insan sevdiğine verir. Gençleri çok seviyoruz, gençler bizim için çok önemlidir, çok değerlidir. Gençler geleceğimiz, göz bebeğimizdir. Anne-babalarımızın, üzerimize ne denli titrediğini düşünecek olursak bunu daha iyi anlarız.
19.01.2019 18.11
175 okunma
Bolu 50. Yıl İzzet Baysal Ortaokulu İçin -2! Gençleri Çok Seviyoruz
İsmail Aydın

                Değerli arkadaşlar! Bahsettiğim konulara girmeden önce, niçin Sevgili gençler, niçin Değerli arkadaşlar dedim, onu açıklamaya çalışayım. Çok değerli Müdürümüz, idarecilerimiz ve öğretmenlerimizin bunu hoşgörüyle karşılayacaklarından asla şüphe etmiyorum. Ama gene de izah etmek istiyorum. Yukarıda gül misali dedim. Gülü insan sevdiğine verir. Gençleri çok seviyoruz, gençler bizim için çok önemlidir, çok değerlidir. Gençler geleceğimiz, göz bebeğimizdir. Anne-babalarımızın, üzerimize ne denli titrediğini düşünecek olursak bunu daha iyi anlarız.

                Evet! İşte bundan dolayıdır ki, başta müdürümüz olmak üzere, idarecilerimiz ve öğretmenlerimiz gençler için burada bulunuyorlar. İşte bu gerçek, gençleri başa almamızı gerektirmiştir. O halde Sevgili gençler, sizler de, herkesten önce bizzat kendiniz kendi kadrinizi, kıymetinizi ve kendi değerinizi biliniz. Ve bu değerinizden dolayı çok sevildiğinizden asla şüphe etmeyiniz.

                Sevgili gençler dedikten sonra arkasından Değerli arkadaşlar dedim. Peki, bu ne anlama geliyor? O husus da doğrudan doğruya benimle alakalı bir konu. Nasıl tabiat bahar coşkusuyla uyanıyor, canlanıyor ve ruhumuza bir zindelik, bir dinçlik veriyorsa, aralarında bulunduğum zaman gençler de bana o hissi veriyor, onların arasında dinçleşiyor, gençleşiyor ve kendimi onlardan biri olarak hissediyorum. Onun için sizlere arkadaşlar diyorum, sevgili gençler.

                Peki, sevgili arkadaşlar, burada da anlaştıysak, konularımıza dönebiliriz. Umarım başta okuduğum mısralar anlaşılmıştır. Akif orada söyledikleriyle, aziz milletimizin arzuladığı eğitimin hedeflerini ortaya koymuştur. Kişilik sahibi şahıslar yetiştirmek! Dikkat ederseniz fert demedim, şahıs dedim. Şahıs, kişilik sahibidir, oturmuş bir karaktere sahiptir. Sevgi, saygı, fedakârlık, çalışkanlık gibi değerler, onun en önemli hasletleri arasındadır. Fert ise egoisttir. Egoist adam “Niçin seveceğim, onu sevince menfaatim ne olacak, cebime para mı girecek?” diye düşünür. Kişilik sahibi, şahsiyetli insan böyle düşünmez, o kimin için sevdiğini bilir ve karşılıksız sever.

                               KUYUYA DÜŞMÜŞ ADAM VE ONA UZATILAN İP

                Sevgili arkadaşlar! Kendisini her zaman hayırla yâd ettiğim sevgili öğretmenimin, Akif ve Safahat’ın hayatımdaki yeri ve önemini ortaya koyarken, kuyuya düşmüş bir adamı ve ona uzatılan ipi göz önünde bulundurmanızı istiyorum. Kuyuya düşmüş adam ve kurtarmak için ona uzatılmış ip! Benimkisi daha da zor, daha da acı; şu sebeple ki, benim düştüğüm sade bir su kuyusu değil, gayya kuyusu! Arz edeyim.

                Hayatımdaki ilk darbeyi çocuk yaşlarımda, beşinci sınıfta iken amcamın besi merakından yiyorum. Biz üç kardeşiz. Kendilerini her zaman rahmetle andığım annem ve babam çiftçilikle uğraşıyorlar. Arazi yetersiz, ileride üç kardeş paylaşınca geçimlerini sağlayamazlar. Öyleyse İsmail okusun! İyi, okusun. Besi işleriyle uğraşan büyük amcam bundan haberdar olunca, “İsmail madem okuyacak, bir yıl daha beşinci sınıfta okusun, iyice pişirsin de ondan sonra Yozgat’a gitsin” demez mi? O tarihlerde kendisine derin saygı duyduğum amcam, okula gelir, kâğıtları yeni baştan düzenleterek beni sınıfta bıraktırır. Görünürdeki amacı benim iyice pişirmemi sağlamak. Asıl maksadı, besi işlerinde kendisine hizmet ettirmektir. Tabii asıl maksadını sonradan anladık. Anladık anlamasına da, haydi bir yıl kaybımızı ileride telafi edilir kabul edelim ama şu iyice pişirsin sözü yok mu? İşte bu söz, benim kendime olan güvenimi sarstı. Hayat yolunun başında yediğim en büyük darbe işte budur.

                Beşinci sınıfta bir yıl daha okuduktan sonra ilk mektebi bitirdim ve Yozgat’a gittim. Bu defa da kasaplık yapan küçük amcamın darbesini yedim. Amcam sordu:

                -Neye geldin?

                -Okumaya geldim amca.

                -Ohoo oğlum! Memleketin hâkimi var, kaymakamı var, valisi var, boşuna zahmet etmişsin be evladım! Demez mi?

                Artık durumumu tahmin edersiniz. Kasap dükkânı ile ilgili bütün işler olanca ağırlığı ile henüz yeterince güçlenmemiş omuzlarıma bindi. Saman temini dâhil, ahırlardaki hayvanların yemi, suyu, altlarının temizliği, gübrenin el arabasıyla atılması; mezbahanede hayvan kesimi, deri tuzlaması, deri kurutulması; eve yemeklik getirilmesi, iğne, iplik, kanaviçe gibi şeylerin temini, olmadı renk ve numaralarının değiştirilmesi; yetmedi çocuk avutulması ve çocuklarla oyun!  Arkadaşım kokuyorsun derdi de, biz kasabız diyemezdim. Bu koku yüzünden sınıfın en arka köşesinde otururdum. Evde ders çalışacağım bir masa ve sandalye bile yok. On pencereli odada üstüme kar yağıyor. Ders çalışmak için lambayı yakmama, kendi başına ışık yakıyor diye büyük yengem söyleniyor.  Daha pek çok engel! Bu halimle beni şöyle tasvir edebilirsiniz: Kendine güveni olmayan, bildiğini bile söylemeye cesaret edemeyen, ürkek, çekingen, kara kuru bir adam!

                Peki, bu durumda ne yapacaktım, bütün derslerimden pekiyi mi çekecektim? Bu ortamda böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıydı. Tabii olarak öyle olmadı ve haydi amcamın dediği gibi olsun, iyice pişirmemiş olmalıyım ki, o yıl orta-I’de sınıfta kaldım. İyice pişirsin de ortaokula öyle gitsin diyen büyük amcam sınıfta kaldığımı duyunca babama veryansın eder: “Okuyamaz dedim, bana bir sürü masraf ettirdi” gibi ipe sapa gelmez laflar. Bütün bunlardan anlıyorum ki, amcalarımın beni okutmak gibi bir niyetleri yok. Peki! Siz öyle mi düşünüyorsunuz!

                Hani, “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” derler ya! Adeta öyle bir şey oldu. O yıl sınıfta kalmanın acısıyla, okumaya iyice karar verdim ve biraz da yapmakta olduğum şu pis işlere direnerek derslerime biraz daha dikkatli çalıştım ve o senenin sonunda orta II. Sınıf’a geçtim.

                Orta ikinci sınıfta, lisenin kütüphanesini fark ettim, zaman zaman oraya girdim çıktım. İyi ki öyle yapmışım, nihayet iyi bir kitapla karşılaştım. Merhum Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in, küçük hacimli ama muhtevası muhteşem eseri “Gençlerle Başbaşa!” Bu eseriyle merhum hoca en iyi arkadaşım oldu. Onun öğütlerini okurken, hocayı, elimden tutmuş vaziyette bana rehberlik ediyor, yol gösteriyor gibi görürdüm. Oradan öğrendiklerim, ders kitaplarında yazılanlardan çok farklıydı. O eseri kendim için bir başucu kitabı haline getirdim. Bölüm bölüm, ağır ağır, sindire sindire okudum. Tekrar tekrar okudum. O kadar ki, kitaptan aldığım bazı ilginç cümleleri, konuşmalarım arasında sınıfta tekrar eder hale geldim. Deyim yerindeyse dilim çözüldü ve beşinci sınıfta bırakılmakla kaybettiğim güvenimi yavaş yavaş yeniden kazanmaya başladım. O şekilde ortaokulu bitirdim. Bu kitap, ayaklarımın üstünde durmamı sağlamıştır.

(Sohbetin 3. Bölümü Gelecek hafta yayınlanacaktır…)

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
İsmail Aydın
DİĞER YAZILARI

İSMAİL AYDIN KİMDİR?

İsmail Aydın, Hukukçu yazar. Anacığının anlatımına göre koç katımında doğmuş. Koç katımı, Yozgat’ta ekim ayının sonu ile kasım ayının başında olur. Dolayısıyla doğum günü belli değil ama Aydın, doğum günü olarak 29 Ekimi benimsiyor. Koç katımı, döl almak üzere erkek koyunun (Koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına denir.

Peki, hangi yılın koç katımı? O da belli değil. 1950 olabileceği gibi 1949’a da ihtimali var. Her nasılsa nüfusa 08.02.1953 D.lu olarak tescil edilmiş. Yaşı küçük diye ortaokula kabul edilmemiş, bu defa da mahkeme kararıyla, ay ve gün sabit kalmak üzere 1950 olarak tescil edilmiş. İsmail Aydın, doğum gününün bile doğru dürüst kayıt altına alınamayışını, okur-yazar olmayan tolumun  “hal-i pürmelâli” olarak niteliyor.

İsmail Aydın İlkokulu Sorgun’a bağlı Temrezli köyünde, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. Yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra Sorgun’da altı yıl avukatlık yaptı. Ekim 1986’da Diyarbakır / Bismil’de Noter oldu. Kastamonu/Tosya, Bolu ve Ankara’da çalıştı, 2015 Şubatında emekliye ayrıldı.

İsmail Aydın çilekeş Anadolu’nun yanık sesi olarak çıkıyor karşımıza. Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Üzerine titrediği kesim Gençlik. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu sorun Eğitim.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde oldu. İlk gençlik yıllarıyla beraber memleket meseleleriyle ilgilendi. Tartışmalı radyo ve televizyon programlarına katıldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Şubat 2013’ten beridir, internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazete’de yazmaya devam ediyor.

Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler Programı’nın yapım ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Noterler Birliği’nin Meslekî Forum Sitesi’nde anılarını yazdı.

Ağustos / 2016’da “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, Kasım 2016’da “Yeniden Yükselişe Doğru”, Şubat 2017’de “Umut Ülke Türkiye”, Mayıs 2017’de “Bir Noterin Anıları”, Ağustos 2017’de “Kaybettiklerimiz”, Ocak 2018’de “Kıssadan Hisseler”, Mart 2018’de “Niçin Akif? Niçin Safahat?” isimli kitapları yayımlandı.

Yazı hayatını ve kitap çalışmalarını sürdüren İsmail Aydın evli ve dört çocuk babasıdır.

YAZARLAR
...
...