Değerli öğretmenlerim! Bir öğretmenin, bir gencin hayatındaki paha biçilemez değerini anlatabilmek üzere kendi hayatımdan örnek vereceğim. Bunu ortaya koyabilmek için de bulunduğum psikolojik yıkıntıyı resmetmem gerekiyor.
27.11.2019 16.34
593 okunma
24 Kasım Öğretmenler Günü Anısına
ÖĞRETMENİN ÖĞRENCİNİN HAYATINDAKİ PAHA BİÇİLEMEZ DEĞERİ
İsmail Aydın

                 24 Kasım Öğretmenler Günü Anısına

                ÖĞRETMENİN ÖĞRENCİNİN HAYATINDAKİ PAHA BİÇİLEMEZ DEĞERİ

                                                                                                                              İsmail Aydın

                Değerli öğretmenlerim! Bir öğretmenin, bir gencin hayatındaki paha biçilemez değerini anlatabilmek üzere kendi hayatımdan örnek vereceğim. Bunu ortaya koyabilmek adına, içinde bulunduğum psikolojik yıkıntıyı resmetmem gerekiyor.

                Yalnız bundan önce, önemine binaen, sözlerimin başında yetkililerimizden, öğretmenlerimizin sosyal statü açısından ve özlük hakları yönünden durumlarının güçlendirilmesini ve iyileştirilmesini talep ediyorum. Zira milletimiz için bir çöküş mukadder değilse; bu memleket ilerleyecek ve yükselecekse; bu aziz millet kararlarını icraya muktedir ve gerektiğinde kahhar hale gelecekse; bu devlet ve bu millet kıyamete kadar hür ve müstakil olarak yaşayacaksa, asla şüphe etmiyoruz ki, bütün bunlar eğitimle mümkün hale gelecek, eğitim de öğretmenlerimizin mübarek elleriyle gerçekleşecektir. Bunu gerçekleştirecek öğretmenlerimizin ekonomik sıkıntı içinde olmamaları, gönül huzuru içinde bulunmaları gerekiyor.

                Değerli öğretmenlerim, şimdi konumuza dönüyorum. Köyümde başarılı bir öğrenciyim. Bu sonuca, ilkokul öğretmenimin milli bayramlarda, özel günlerde ve köyler arası konaklamalı gezilerde en ağır rolleri bana vermesinden ulaşıyorum.

                Babamlar üç kardeş, biz de üç kardeşiz. İleride arazi yetersiz hale gelecek düşüncesiyle annem-babam beni okutmak istiyorlar.

                               AMCAM ELEMAN KAYBETMEK İSTEMİYOR

                Büyük amcam köyde besi yapıyor. Küçük kardeşimle, koyunların musul dediğimiz yemliklerini süpürüp temizliyor, arpasını samanını hazırlıyoruz. Yani amcam için itirazsız çalışan hazır elemanlarız. Okumak için Yozgat’a gidersem amcam bir elemanını kaybetmiş olacak. Kendisini yine de rahmetle andığım amcam, eleman kaybını önleyecek bir planı devreye sokuyor: “İsmail madem okuyacak, öyleyse bir sene daha köyde okusun, iyice pişirsin de Yozgat’a öyle gitsin!”

                Hikâyesi uzun ama ben kısa geçeyim. Amcam mezuniyet günlerimde okula geliyor, öğretmenimin tüm itirazlarına rağmen kâğıtları yeniden düzenlettirerek beni sınıfta bıraktırıyor ve bir sene daha beşinci sınıfta okuyorum. Sene kaybı belki fazla bir şey değildi ama amcamın şu “iyice pişirsin de Yozgat’a öyle gitsin” sözü yok mu? İşte bu söz, sene kaybından çok daha acıtıcı gelmişti çünkü ruhum incinmiş, kendime olan güvenim sarsılmıştı. Neyse!

                               YOZGAT’TA DURUM DAHA DA KÖTÜ

                Ertesi yıl ilkokulu bitirdim. Ortaokulu okumak üzere Yozgat’a gittim. Orada rahmetli dedemden kalma evimiz var. Küçük amcam o evde kalıyor ve kasaplık yapıyor. Dükkâna girer girmez, bu defa da küçük amcamın şok eden sorusu ve cevabıyla karşılaşıyorum:

                -Neye geldin?

                -Okumaya geldim amca.

                -Ohhoo, oğlum! Memleketin hâkimi var, kaymakamı, valisi var, boşuna zahmet etmişsin be evladım!

                Köyden okumak için şehre gelmiş bir çocuk böyle mi karşılanır? Hele bu kişi bir de amcanızsa. Büyük amcamın sözlerinden sonra küçük amcamın bu sözleri de hayat yolunun başında yediğim ikinci büyük darbe oldu.

                 Köydeki besi işinde yaptıklarımın daha fazlasını Yozgat’ta yapmak zorunda kaldım. Kasaplık hayvanların yemiydi, suyuydu, altlarının temizliğiydi, gübresinin atılmasıydı, arpa saman teminiydi v.s. derken, günde beş defa ahıra giriyor, koku sebebiyle beş defa elbise değiştiriyordum. Buna rağmen kokuyordum. Yetmez! Önceki yaptıklarıma, mezbuhaneye hayvan götürüp kestirmek, deri tuzlamak gibi işler eklendi. Yetmedi! Eve yemeklik getirmek… Ve daha başka işler… Yetmedi, çocuk avutmak… Evet, çocuk da avuttuk, hatta bunun için amcamızdan şamar bile yedik. Onun da ayrı hikâyesi var ama söz uzayacak.

                Bütün bunlara karşılık, Yozgat’ın soğuğunda kapı dâhil on bir pencereli sobasız bir odada kalıyorum.  Yatarken, fırtınalı günlerde üzerime kar yağıyor. Lambayı yakıp çalışmama büyük yengem “tek başına lamba yakıyor” diye söyleniyor. Çalışabileceğim bir masa, sandalye yok!

                Elbise bakımından üstümü başımı tahmin edersiniz. Arkadaşlarımda ütülü pantolonlar, kolalı gömlekler, kollarında saatler, briyantinli saçlar, boyalı ayakkabılar… Bende ise deri tuzlamaktan çatlamış ayakkabılar, boru gibi pantolon, kir götürsün diye alınmış koyu renkli gömlek… Sıra arkadaşım “kokuyorsun” derdi de, “Biz kasabız” diyemezdim. O koku yüzünden, sınıfın en arka köşesinde otururdum.

                Peki, bu ortamda ve bu durumda okul başarım nasıl olacaktı? Tahmin ettiğiniz gibi başarısız olacaktım. Netekim öyle de oldu. Köyün başarılı öğrencisi, Yozgat’ta iyice içine kapandı. Ümidi sarsılmış vaziyette, kendine güveni olmayan, çekingen, pısırık, bildiğini bile söylemeye cesaret edemeyen korkak, kara kuru bir adam oldu.

                                               OKUTMAK GİBİ BİR NİYETLERİ YOK

                Netice, o yıl sınıfta kaldım. Besi yapan büyük amcam sınıfta kaldığımı duyunca, babama veryansın ediyor: “Okuyamaz dedim, bana bir sürü masraf ettirdi” falan gibisinden ipe sapa gelmez laflar. Tabii bu laflar da psikolojimi çökertiyor ve büsbütün yıkıma uğratıyor.

                Dahası var. Bu iki amcam, ileride liseyi bitirip üniversiteye gitmeye hak kazandığımda da, büyük biraderimi yanlarına alarak hukuk fakültesine girmemi engellemeye çalıştılar: “İsmail masraf edip İstanbul’da okuyacak adam olacak da bize mi bakacak, biz bu işte yokuz” diyerek babamdan ayrılmaya kalktılar ve ayrıldılar.

                Heyhat! Yıllar sonra büyük amcam okumama ve bana sahiplenerek, “Aferin karaoğlan, yüzümü kara çıkartmadın, okudun” diyecektir. Tabii yapıp ettiklerini hiç yüzüne gelmedim.

                Uzatmayayım. İyice anladım ve gördüm ki, amcalarımın beni okutmak gibi bir niyetleri yok. Geç de olsa bunu anlamış olmam işime yaradı ve okumaya iyice karar verdim. Orta I e bir yıl daha gittim ve o yıl sınıfı geçtim.

                Orta II. Sınıfta güzel bir şey oldu. Okulun kütüphanesini keşfettim. Ara sıra oraya girdim çıktım. Ödevlerimi yaparken ansiklopedileri falan karıştırıyordum. Gene bir gün, kitaplar arasında dolaşırken, hayatımın dönüm noktalarından birini teşkil edecek güzel bir kitapla karşılaştım. Bu kitap, rahmetli Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in “Gençlerle Başbaşa” isimli, küçük hacimli ama muhtevası fevkalade büyük eseriydi. Kitap “Genç okuyucum” diye başlıyordu. İlk sayfasında okuduğum bu hitap içimi ısıtmıştı. Bir iki sayfa okuduğumda, hocayı adeta elimden tutmuş, benimle arkadaş olmuş gibi hissettim. Hoca bana rehberlik yapıyordu. Öncelikle tembellik ve kötü arkadaştan sakındırıyordu. Muvaffak olmam için iradeli olmam gerektiğini söylüyor, devamlı, dikkatli ve metotlu çalışmamı istiyordu. Daha pek çok öğüt.

                Bu sıcaklık sonucu Gençlerle Başbaşa, başucu kitabım oldu. Yaptığım tekrarlar sonucu bazı cümlelerini ezberledim. Edindiğim yeni fikir ve görüşlerle sınıfta konuşur hale geldim, dilim çözülmüştü sanki. Okudukça konuşuyor, konuştukça kaybettiğim güvenimi yeniden kazanıyordum. Bu haliyle bu kitap ve Hoca, ayaklarımın üstünde durmamı sağlamıştı. Ancak yetmiyordu. Bir de zıplamam gerekiyordu ki o dediğim şey Lise I de gerçekleşecekti. Merhum hocayı rahmetle anıyorum. (Gelecek hafta, Liseli Yıllarım)

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
İsmail Aydın
DİĞER YAZILARI

İSMAİL AYDIN KİMDİR?

İsmail Aydın, Hukukçu yazar. Anacığının anlatımına göre koç katımında doğmuş. Koç katımı, Yozgat’ta ekim ayının sonu ile kasım ayının başında olur. Dolayısıyla doğum günü belli değil ama Aydın, doğum günü olarak 29 Ekimi benimsiyor. Koç katımı, döl almak üzere erkek koyunun (Koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına denir.

Peki, hangi yılın koç katımı? O da belli değil. 1950 olabileceği gibi 1949’a da ihtimali var. Her nasılsa nüfusa 08.02.1953 D.lu olarak tescil edilmiş. Yaşı küçük diye ortaokula kabul edilmemiş, bu defa da mahkeme kararıyla, ay ve gün sabit kalmak üzere 1950 olarak tescil edilmiş. İsmail Aydın, doğum gününün bile doğru dürüst kayıt altına alınamayışını, okur-yazar olmayan tolumun  “hal-i pürmelâli” olarak niteliyor.

İsmail Aydın İlkokulu Sorgun’a bağlı Temrezli köyünde, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. Yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra Sorgun’da altı yıl avukatlık yaptı. Ekim 1986’da Diyarbakır / Bismil’de Noter oldu. Kastamonu/Tosya, Bolu ve Ankara’da çalıştı, 2015 Şubatında emekliye ayrıldı.

İsmail Aydın çilekeş Anadolu’nun yanık sesi olarak çıkıyor karşımıza. Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Üzerine titrediği kesim Gençlik. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu sorun Eğitim.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde oldu. İlk gençlik yıllarıyla beraber memleket meseleleriyle ilgilendi. Tartışmalı radyo ve televizyon programlarına katıldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Şubat 2013’ten beridir, internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazete’de yazmaya devam ediyor.

Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler Programı’nın yapım ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Noterler Birliği’nin Meslekî Forum Sitesi’nde anılarını yazdı.

Ağustos / 2016’da “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, Kasım 2016’da “Yeniden Yükselişe Doğru”, Şubat 2017’de “Umut Ülke Türkiye”, Mayıs 2017’de “Bir Noterin Anıları”, Ağustos 2017’de “Kaybettiklerimiz”, Ocak 2018’de “Kıssadan Hisseler”, Mart 2018’de “Niçin Akif? Niçin Safahat?” isimli kitapları yayımlandı.

Yazı hayatını ve kitap çalışmalarını sürdüren İsmail Aydın evli ve dört çocuk babasıdır.

YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya