DEPREM GECESİ ARKADAŞIM
Yıl 1999, 12 Kasım Cuma. Saat 19.03'te Bolu, Kaynaşlı Depremi olarak bilinen 7,1 şiddetindeki depremle sarsıldı. Binalar çöktü, elektrikler kesildi. Sanki herkes şaşkın vaziyette bir yandan bir yana koşuyor, koşuşturuyor. Şehirde trafik felç olmuş.
27.12.2019 10.18
2.039 okunma
DEPREM GECESİ ARKADAŞIM
İsmail Aydın

                Yıl 1999, 12 Kasım Cuma. Saat 19.03'te Bolu, Kaynaşlı Depremi olarak bilinen 7,1 şiddetindeki depremle sarsıldı. Binalar çöktü, elektrikler kesildi. Sanki herkes şaşkın vaziyette bir yandan bir yana koşuyor, koşuşturuyor. Şehirde trafik felç olmuş.

                O gün o saatte, önümüzdeki 27 Aralık günü, merhum Mehmet Akif'i anma toplantısı için üniversiteli gençlere görev vermek üzere dışarıdayım yani evimde değilim. Gençlerle konuya girmek üzereydik ki, birdenbire şiddetle sarsıldık. Kimse kimseyi görmez oldu. Akif'i unuttuk.

                 Depremin ilk şokunu atlattıktan hemen sonra eşim ve çocuklarım geliyor aklıma. Karanlıklar içinde yukarıdan aşağı, patlamış fayanslara basarak zemin kata indim. Bulunduğum binada ayakkabımı ve paltomu bulamıyorum. Arabaya koşuyorum. Kapıyı açarken ve kontak anahtarını takarken ellerimin titrediğini görüyorum… Dehşetli bir korku! Neyse arabayı çalıştırıp bir hayli uğraştan sonra evimin bulunduğu Bahçelievler mahallesine geliyorum. Bina hasar görmüş ama çökmemiş. Arayı arayı eşim Oya Hanımı ve çocuklarımı buluyorum. O hengâme içinde, Oya Hanım henüz bir ve üç yaşlarında olan kızlarım Esra ve Elif'in üşümemeleri için tedbir düşünmüş, battaniye türünden şeyler almış. Anadolu Lisesi II. Sınıfta okuyan Mustafa'm, kahramanlar gibi iki kardeşini iki koltuğuna alıp hep beraber aşağı inmişler. Şükür Allah'a, sağlıkları yerinde.

                Elektrikler kesilmiş, Bolu karanlıklar içinde. Hava buz kesiyor. Ayağımda ayakkabı, sırtımda palto yok. Şu haliyle evde kalmanın imkânı yok. Sığınabileceğimiz barınaklı bir yok! Peki, bu şartlarda Bolu'da ne yapabiliriz? Daha doğrusu yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Düşünüyoruz, en yakın Ankara gözüküyor. Ankara'ya, kayınvalidemin yanına gitmeye karar veriyoruz.

                İyi ama arabada benzin az. Cebimde kredi kartım ve on beş lira para var. Bir yerden benzin alır Ankara'ya ulaşırız. Ümidimiz ve planımız bu. Mudurnu yolu üzerinde bir benzinciden 10 liralık benzin alıyorum. Bu benzin bizi Ankara'ya ulaştırır. Beş lirayı da, yol ücreti olarak ayırıyoruz, otoban çıkışında öderiz, çünkü oradakiler bizim deprem yaşadığımızı, paramızın olmadığını falan anlamazlar, düşüncesindeyiz.

                Bu düşüncelerle tam yola koyulacağım sırada eşim Oya Hanım, "Bir de arkadaşlarımızı arasak, sorsak, acep onlar ne haldeler" demez mi? Evet, haklı söze ne denir, eşim doğru söylüyor. İlk şoku atlatmış vaziyetteyiz, yavaş yavaş aklımız başımıza geliyor, arkadaşlarımızı aramalıyız. Bu düşünceyle geri dönüyoruz.

                Eyvah! İlerleyen saatlerde trafik kelimenin tam anlamıyla felç olmuş. Arkadaşlarımıza ulaşamıyoruz. Korna sesleri birbirini izliyor, herkes birbirine korna çalıyor ama nafile! Klakson sesleri ancak buz gibi soğuk havayı yarıyor ve yol açılmasında hiçbir işe yaramıyor.

                Arkamıza dönüp bakıyoruz, ne yazık ki, artık geriye dönmek imkânı da yok. Hava soğuk olduğu için çocuklar üşümesin düşüncesiyle arabayı sürekli çalıştırıyoruz. Aradan iki üç saat geçmiş. Bu süre içinde aldığımız benzin de tükenmiş vaziyette. Çaresiz birçok uğraştan sonra, ancak saat 23.00 sularında yola çıkabiliyoruz. Yol boyunca aramızda olan biteni konuşuyoruz. Gerede-Grand Hotel civarındaki benzinciden benzin almak düşüncesindeyiz.

                Pompaya yanaşıyorum. Cebimde para yok. Dururumu benzinciye anlatıyorum. Acaba paradan puldan bahsetmeksizin benzini depoya koydursam daha mı iyi olurdu! Her neyse öyle yapmadık. Paramızın olmadığını söyledik ama kredi kartımız var. Benzinin parasını karttan çek teklifimizi de, sistem çalışmıyor diye benzinci geri çeviriyor. On liralık benzin ver deftere yaz yahut ödünç on lira ver, sana altınlarımızı rehin bırakalım diyoruz. Benzinci bütün bu tekliflerimizi de kabul etmiyor. Bolu Üçüncü Noteriyim diyerek güven telkin etmeye çalışıyorum. O da para etmiyor. Bunun üzerine can sıkıntısıyla arabanın kapısını açıp çocuklara doğru bağırıyorum daha doğrusu durumumuzu ortaya koyuyorum. "Şu anda beşparasıolmayan, parasız, pulsuz, çulsuz adamlarız!" Sanki "Mal ve evlatların hiçbir işe yaramadığı bir günde" gibi hissediyorum kendimi. Mini mini yavrularım hiçbir anlam veremiyor yaşadıklarımıza.

                Anladım ki, pompa görevlisi ödünç benzin verme yetkisine haiz değil, cebinden para vermek istemiyor, çünkü bizi tanımıyor ve güvenmiyor, belki de parası yok, kendine göre haklı olabilir. Peki, ama mutlaka benzin almalıyız, bu şekilde benzinsiz, soğuk havada dağ başında gibi kalamayız ki!

                "Derdimizi anlatacağımız bir yetkili yok mu" diye pompa görevlisine soruyorum. Bizi otel müdürüne yönlendiriyor. Müdür Beye derdimizi anlatıp ya benzin ya on lira istiyoruz, kimliğimizi verip kendimizi tanıtıyoruz, unvanımızı ortaya koyuyoruz. Otel müdürü tabir caizse tınmıyor bile. Bunun üzerine daha da sinirleniyor, daha da öfkeleniyorum, adam alık alık yüzüme bakıyor, bir şey demiyor. Oysa depremi Ankara hissettiğine göre Gerede haydi haydiyse hissetmeliydi. Azıcık anlayış bekliyorum ama nafile! Çocuklarım soğukta hastalanacaklar.

                Çaresiz arkamı dönüp giderken, birkaç adım atmıştım ki arkamdan bir ses: "Ağabey ben sana bir on lira vereyim" diyor. Dönüp bakıyorum, sesin sahibi genç bir adam, tebessüm ederek bana bakıyor. "Peki, arkadaş" dedim. "Sen kimsin, beni tanıyor musun, bunca adam güvenip para vermezken sen bana nasıl para veriyorsun" diye hem hayretimi ifade ediyorum hem de genci tanımaya çalışıyorum. İsmini bilmediğim o genç: "Ağabey, ben sizi tanıyorum, ben Kazakistanlıyım. Sizin mahallede oturuyorduk. Siz zaman zaman bizim eve gelir, çay içer sohbet ederdik, ben sizi oradan tanıyorum." Oh, şükür Allah'a! Allah'ın yardımı, tüm umutların tükendi sanıldığı anda yetişir. İşte dünyada işe yarar bir arkadaş! İnşallah ahrette de böylesi bulunur." Ve işte, tam da Davut Hocanın dediği gibi hem dünyada hem de ahrette işe yarar bir dost. İnşallah ahrette de böyle güzel arkadaşlarla karşılaşırız.

                Şimdi sözü başa bağlayalım. Dünyanın sarsıntısını yaşadık.  Dünyadaki deprem bu derece korku ve dehşete sebep oluyorsa, düşünmeli ki, "daha dehşetli olduğu" haber verilen kıyamet saatinin depremi nasıldır? Bir acıyı, bir zararı tattıran Yüce Allah, merhametinin eseri olarak daha büyük acıdan ve daha büyük bir zarardan sakındırıyor. O halde depreme bir afet nazarıyla bakamayız, deprem bir merhamettir. Depremle binalar yıkılıyor, insanlar ölüyorsa, bunda kendi kusurumuzu aramalıyız. İçinde oturacağımız bir daire alıyoruz diye çürük zemine inşa edilen çürük binalardan kendimize bir tabut aldığımızı düşünmeliyiz. Bu bahis uzayabilir veya tartışılabilir.

                Yazıya son noktayı Yüce Allah'ın kıyamet saatini tasvir eden haberiyle koyalım: "Ey insanlar, Rabbinizden sakının. Doğrusu kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün. Oysa sarhoş değildirler ama Allah'ın azabının çok çetin olmasındandır." (Hac, 22/1-2)

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
İsmail Aydın
DİĞER YAZILARI

İSMAİL AYDIN KİMDİR?

İsmail Aydın, Hukukçu yazar. Anacığının anlatımına göre koç katımında doğmuş. Koç katımı, Yozgat’ta ekim ayının sonu ile kasım ayının başında olur. Dolayısıyla doğum günü belli değil ama Aydın, doğum günü olarak 29 Ekimi benimsiyor. Koç katımı, döl almak üzere erkek koyunun (Koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına denir.

Peki, hangi yılın koç katımı? O da belli değil. 1950 olabileceği gibi 1949’a da ihtimali var. Her nasılsa nüfusa 08.02.1953 D.lu olarak tescil edilmiş. Yaşı küçük diye ortaokula kabul edilmemiş, bu defa da mahkeme kararıyla, ay ve gün sabit kalmak üzere 1950 olarak tescil edilmiş. İsmail Aydın, doğum gününün bile doğru dürüst kayıt altına alınamayışını, okur-yazar olmayan tolumun  “hal-i pürmelâli” olarak niteliyor.

İsmail Aydın İlkokulu Sorgun’a bağlı Temrezli köyünde, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. Yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra Sorgun’da altı yıl avukatlık yaptı. Ekim 1986’da Diyarbakır / Bismil’de Noter oldu. Kastamonu/Tosya, Bolu ve Ankara’da çalıştı, 2015 Şubatında emekliye ayrıldı.

İsmail Aydın çilekeş Anadolu’nun yanık sesi olarak çıkıyor karşımıza. Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Üzerine titrediği kesim Gençlik. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu sorun Eğitim.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde oldu. İlk gençlik yıllarıyla beraber memleket meseleleriyle ilgilendi. Tartışmalı radyo ve televizyon programlarına katıldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Şubat 2013’ten beridir, internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazete’de yazmaya devam ediyor.

Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler Programı’nın yapım ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Noterler Birliği’nin Meslekî Forum Sitesi’nde anılarını yazdı.

Ağustos / 2016’da “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, Kasım 2016’da “Yeniden Yükselişe Doğru”, Şubat 2017’de “Umut Ülke Türkiye”, Mayıs 2017’de “Bir Noterin Anıları”, Ağustos 2017’de “Kaybettiklerimiz”, Ocak 2018’de “Kıssadan Hisseler”, Mart 2018’de “Niçin Akif? Niçin Safahat?” isimli kitapları yayımlandı.

Yazı hayatını ve kitap çalışmalarını sürdüren İsmail Aydın evli ve dört çocuk babasıdır.

YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Ahmet Revanlı