Mevcut siyasi iktidar iş başına geldiğinden bu yana, manevi duyarlığı olan her alandan akademisyenlerin gerek siyasette ve gerekse bürokraside görev almaya meyilleri bir hayli arttı. Daha önceki dönemde fazla kaale alınmayan, bazen de yok farz edilenler, yeni iktidarın gücünden yararlanarak bir kısmı siyasette bir kısmı da bürokraside görev almaya başladılar.
22.01.2020 16.02
1.502 okunma
Yeni Türkiye’de ilmiyenin yeri neresi?
Prof. Dr. Cemil Çelik

Mevcut siyasi iktidar iş başına geldiğinden bu yana, manevi duyarlığı olan her alandan akademisyenlerin gerek siyasette ve gerekse bürokraside görev almaya meyilleri bir hayli arttı. Daha önceki dönemde fazla kaale alınmayan, bazen de yok farz edilenler, yeni iktidarın gücünden yararlanarak bir kısmı siyasette bir kısmı da bürokraside görev almaya başladılar.  Şüphesiz yeterli olgunluğa ve yeteneğe sahip olan akademisyenlerin bilgisinden ve tecrübelerinden siyasi iktidarların yararlanılması yabana atılacak bir anlayış değildi. Mutlaka tecrübelerinden ve bilgeliklerinden yararlanılacak bilim insanlarını siyasetin değerlendirmesi gerekiyordu. Ancak çoğu durumda gerçekleşen böyle olmadı. Benim “Siyasi Açlık Sendromu” olarak ifadeye çalıştığım bu süreçte, alakalı alakasız birçok akademisyen siyasette ve bürokraside rol almak için birbirleriyle yarışa girdiler. Birçoğu genç ve henüz bilim yapacak ve öğrenci yetiştirecek çağda olmalarına ve akademik konularda daha yararlı olabilecekleri halde, siyasete ve bürokrasinin üst kademelerine soyundular.  Bunların bir kısmı siyasetçinin gözünde bilim insanlarının değerinin düşürülmesinden başka bir varlık da gösteremediler. Bazı tecrübeli siyasetçilerin ağzından akademisyenlerin siyasette başarılı olamadığını kendi kulağımla duymuşluğum vardır. Bilim yöneticiliği konusunda da durum bundan farklı gelişmedi. Hiç idari tecrübesi olmayanlar, yukarıdan siyasi yakınlık ölçü alınarak üniversitelerin ve diğer kurumların başına geçirildi. Bu görevleri almak için çoğu bilim insanı, kasaba tarzı politika yapanların eteğine yapıştılar. Altyapısı yeterli olmayan ve henüz akademik duruştan haberi olmayan bu zevat tamamen siyasetin nüfuz alanına girdi. Varlığını öyle idame ettirmenin dışında başka bir seçenekleri de yoktu. Bu durumdan akademik kurumlarımız zararlı çıktılar. Bilim insanlarının değeri ucuzladı. İlmi araştırma ve laboratuvarda çalışma şevki çoğu bilim insanlarının kırıldı ve ülkenin geleceği olan genç bilim insanlarına da örnek olunamadı.

Düzgün, donanımlı ve akademik saygınlığı olan arkadaşlar istisna tutulursa, ülkenin en üst bilim yöneticiliklerine ve hatta YÖK üyeliklerine bile atamalarda,  akademik saygınlıktan ve ülke yükseköğretimine katkıdan ziyade, siyaseten yarar düşüncesi ön plana çıktı. Televizyonda magazin programları yapan, siyaset muhabirliğine soyunan, şu ya da bu gruba yakın olanların görev verildiği bir süreç başladı. Bu durum farkında olunmadan ülkenin akademik kurumlarının bilim algısını ve duruşunu da etkileyici bir mecraya sürüklenmemize yol açtı. Bir terör örgütüne dönüşen bir fitne hareketin üniversitelerdeki elemanlarının tasfiye edilmesi de ister istemez üniversitelerimizin zaten yeterli olmayan performansını etkiledi.

AKADEMİNİN KOŞULSUZ İTAATİ

Oysa bilim insanlarının bir vakarı ve akademik duruşunun olması gerekiyordu.  Mehmet Akif bunun için Asım’a seslenirken, “Halka yol gösterecek bir kılavuz var: Ulema / Kalanın hepsi de boş” demişti. Akif, bugünleri görseydi ulema sınıfını temsil edenlerin halini nasıl tasvir ederdi? Herhalde benim kastettiğim ulema bunlar olamaz demez miydi?

İstanbul’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tavsiyesiyle, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş döneminde İstanbul’un fethini anlatan üç boyutlu görsellerin yer aldığı “Panorama 1453” adlı panoramik Tarih Müzesi, 2009 yılında açılmıştı. Bu tarih müzesinde sergilenen belgeler arasında “Ulemanın Fatih’i Protestosu” adlı bir belge de yer alıyor. Bu belgede ulema, Fatih’in bir üst yönetici atamasını protesto ediyordu. Hakkı olanın değil de daha ehliyetçe yetkin olmayan birisinin vezir yapılmasının yanlış olduğunu söyleyip, şayet padişah bu atamayı düzeltmez ise, kitaplarını yakıp ülkeyi terk edeceklerini bildiriyorlardı.  Fatih Sultan Mehmet de ulemanın bu uyarısını dikkate alıp yaptığı yanlış tasarrufundan geri adım atmıştı. Neredeyse 560 yıl önce, ulemanın kararlılığına, konumuna ve devlet katındaki saygınlığına bakar mısınız? Bugün ise ulemanın yanlışlarından dolayı siyaseti ve iktidarı uyarması şöyle dursun,  siyasi iktidar  ulema üzerinde siyasi nüfuzunu sonuna kadar kullanıyor ve bu sınıf ise kendini siyasi erkin etkisine sonuna kadar açmış durumda. Siyasetin her talebini, uygun olup olmadığı düşünmeksizin, emir telakki edip yerine getiriyor. Bu talepleri ya yerine getirecek ya da sesinizi çıkartmayacaksınız. Durum bu. Ödül almış ulema arasında saygın bilim insanları ile fotoğraf vermenin dışında siyaset bu sınıfı kaale almıyor. Zaten ciddi işini ve yerini bilen ilmiye sınıfı mensupları ise kenara çekilmiş olayı seyrediyor. Onlar da fazla sorun etmiyorlar. Niye kendilerini sıkıntıya soksunlar ki. Tarihte hangi ideal ilim insanları ayrıca bu durumlarda vaziyet almışlar ki (!)? İtaat et rahat et en iyisi değil mi?

Bundan tam 102 yıl önce Darül- Fünun’da (Üniversite) ders verdiği dönemde Ziya Gökalp, yazmış olduğu bir manzumede (Mehmet Emin Erişirgil’in kaleme aldığı “Bir Fikir Adamının Romanı, Ziya Gökalp”) bugünkü üniversitelerin  hal-i pür-melaline uygun düşen manzumesinde  şöyle diyordu:

Diyorsunuz ki hükümetin idari

Vilayeti fenlere de şamildir

Ben derim ki, idare her hüneri

Bilmez, çünkü mütehassıs değildir

Selahiyet, mansıp gibi yukardan

Verilmez, hep ihtisasla alınır

Hiçbir alim nüfusunu hünkardan

Almaz, gerçi ondan alır her nazır

Bir müderris, ya ilmiyle taayyün

Eylemiştir, sizden tayin istemez

Yahut etmemişken taayyün

Ederseniz tayin kalır bir çömez!

Bırakınız bunlar kendi kendine

Seçsinler, siz seyirci kalınız

İlmi verin alimlere, siz yine

Ele mülkün dizginini alınız

Üniversite emirlerle düzelmez

Onu yapar ancak serbest bir ilim,

Bir mesleğe haricinden fer gelmez,

Bırakınız onu yapsın muallim.

1631 yılında Koçi Bey, Dördüncü Murat’a sunduğu Lahiya’da, “İlmiyeye ait yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona vermek gerekir” demiştir.

Yine uzun bir süre Harvard Üniversitesinde dekanlık görevi yapan Prof. Dr. H. Rosovsky, TÜBİTAK yayınları arasında çıkan kitabında “Sürekli kadroya atama yapılırken ideal ölçülerimiz sadece beyinle ilgilidir” diyordu.

Bu duruma bir de sosyal gelişmişlik açısından bakarsak, Fransız sosyal bilimci Levy-Strauss, kabile düzeyinde insanlığın kabilenin sınırlarıyla sınırlı olduğunu belirterek, sadece iyilerin klanın üyeleri olduğunu, diğerlerinin ise başka ve kötü olduğunu söyler. Halil İnalcık Hoca’nın yazılarını okuduğumuzda da aşağı yukarı aynı tespitleri buluruz: Ötekileştirerek varlığımızı idame ettirmek…

Toplumumuzun kalkınmasında, adaletli bir yönetimin tesis edilmesinde öncü olarak görev alan kurumların başında ilmiye (üniversiteler) gelmeli, özellikle de bu kurumların sorumluluğunu taşıyan üst yöneticiler ise en azından Fatih dönemindeki onurlu ulema sınıfına benzemeye çalışmalı. Ülkenin yönetim sorumluluğunu üstlenenler ise Fatih’i örnek almaları gerekmez mi? Siyasi iktidarların kurumlara yönetici atarken ehliyet ve liyakat ölçülerini göz ardı etmemeleri, politikacıların peşinden koşanları değil; idealist, donanımlı ve tecrübeli bilim insanlarını bulmaları bir sorumluluk değil mi?

Hindistan’da Birleşmiş Milletlere bağlı bir araştırma laboratuvarında çalışıyorken(1993) tanıştığım 1960’lı yıllarda Türkiye’de siyasal bilgiler fakültesinde doktora yapmış Javaharlal Nehru Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Muhammed Sadık Bey ile bir görüşmemizde bana şunları anlatmıştı: Hindistan Hükümeti’nin Türkiye’ye atadığı her büyükelçi önce bana gelir, ben onlara bir hafta Türkiye’yi anlatırım, Türkiye’ye gittiklerinde ise soracakları bir şey olduğunda mutlaka beni telefonla ararlar. 1947 yılında kurulmuş olan bir ülkenin yöneticilerinin bilme ve bilim adamına verdiği değer böyle, acaba bizim kaç büyükelçimiz, kaç devlet adamımız herhangi bir hususta ilgili bilim adamlarını kaale alıp onlardan  bilgi alıyor. Ya da kaç bilim adamımız da özelliği olan bir konuda sorulan sorulara tatmin edici cevap verecek donanımdalar? Böyle bir gelenek bildiğim kadarıyla henüz oluşturulamadı. Bu geleneğe uyanlar ise sınırlı sayıda devlet kurumları.

Sahiden yeni Türkiye de ilmiye sınıfının geleceği nasıl olacak yeri ne tarafa düşecek? Hormonlu büyütülen üniversitelerimizin toparlama akademisyenleri de bu sorunların altından kalkabilecekler mi acaba?

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya