Koronavirüs biyolojik bir silah olabilir mi?
Wuhan (Çin) şehrinde ortaya çıkan korona virüs ( nCoV) enfeksiyonu ocak ayı başından itibaren dünyanın tamamında birinci derecede ilgi çeken bir konu olarak görülmeye başlandı.
13.02.2020 12.53
1.476 okunma
Koronavirüs biyolojik bir silah olabilir mi?
Prof. Dr. Cemil Çelik

Wuhan (Çin) şehrinde ortaya çıkan korona virüs ( nCoV) enfeksiyonu ocak ayı başından itibaren dünyanın tamamında birinci derecede ilgi çeken bir konu olarak görülmeye başlandı. Dünyanın her yerinde görsel, yazılı medya ve özellikle sosyal medyada konu gündemden düşmüyor. Oysa bundan önce SARS-CoV (2003), MERS- CoV (2012), domuz gribi (H1N1), (1998) olarak adlandırılan virüs enfeksiyonları da dünyada ortaya çıkmış ancak onlar bu kadar fazla gündemimizde yer almamıştı. Bu sefer olay sağlık ve özellikle de psikolojik, ekonomik boyutlarıyla dünya gündemine oturmuş vaziyette.

Bu konuda uzman olan bilim insanları bu hastalığa neden olan virüsün sıradan bir virüs olduğunu, Çin’deki eko sistemin (insanların pazarlarda değişik canlılarla teması nedeniyle, deniz ürünleri ve diğer canlıların gıda olarak tüketmesi) etkili olduğunu söylüyorlar. Bu eko sistemin, hastalığa neden olan etkenin virulansını (hastalık yapma potansiyelini) arttığını söylüyorlar. Şüphesiz hastalık etmeni virüsün bu eko sistemde form değiştirdiğini ve daha önce bu virüse karşı geliştirilen aşıların artık koruyucu olmadığı biliniyor. Bu nedenle yeni aşı geliştirmeye gayret ediyorlar. Ancak bu virüsün neden olduğu yayılmada daha doğrusu bu viral enfeksiyona yakalananlar arasında görülen ölüm oranlarının yüzde 2.1 civarında olduğunu ve özellikle de ölümlerin yaşlılarda ve kronik hastalarda daha etkili olduğunu belirtiyorlar. Oysa daha önce ortaya çıkan virüslerin (SARS ve MERS) neden olduğu salgınlardaki ölüm oranlarının Korona’ya göre daha yüksek olduğuna da vurgu yapılıyor. Amerika’da ortaya çıkan domuz gribinde ölüm oranının yüzde 10’ların üzerinde olduğu ile karşılaştırıldığında Korona’nın onun kadar öldürücü etkisinin olmadığı da biliniyor. Koronavirüs enfeksiyonunun önceki viral enfeksiyonlara göre daha hızlı yayıldığı da ayrı bir gerçek.

İnsan, hayvan ve diğer canlıların dünyada son yıllarda muazzam sirkülasyonunun gerek turistik ve gerekse ticari amaçla olan dolaşımlarının bundan sonra böyle enfeksiyonların ortaya çıkmasına neden olacağı ve dünyamızın artık bu durumlara hazırlıklı olması gerektiği konusunda bilim insanları uyarılarda bulunuyorlar. Konunun uzmanlarının diğer bir ifade ettikleri husus ise, bugün insanlık çok ileri teknolojilere sahip olsa da bir virüsün birçok canlıyı içine alan değişiminin laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmesinin imkansızlığı meselesi. Konunun uzmanlarının (virologlar ve ilgili bilim insanları) dışında kalan medya mensupları ve diğer meslek grupları ise komlo teorileri üreterek biyolojik silah olma ihtimalini öne çıkartarak dünyada bir korku psikolojisi oluşturuyorlar. Komplo teorileri üretme yoluyla toplulukları dezenforme etme de bu kapsamda değerlendirilebilir mi aceba? Ayrıca başta Çin olmak üzere virüs salgınının dünya ekonomisinde bir durgunluğa neden olduğu ekonomistler tarafından dile getiriliyor. Dünya ekonomilerinin etkilendiği konusu özellikle de Çin’in büyümesinin gerilere düşeceği sürekli gündemde tutuluyor. Çin’in hızlı büyümesinden endişe duyan dünyanın mevcut etkili aktörlerinin bu durumu kendi lehlerine çevirmeye çalışmaları da bilinmeyen bir durum olmasa gerek.

Konuyu kısaca özetledikten sonra, ben başka önemli bir hususa işaret etmek istiyorum... Günümüzde biyolojik silahlar, sadece terör gruplarının kullanmaya çalıştığı bir araç değil (biyoterörizm) aynı zamanda teknolojisi ileri olan ülkelerin de ilgi alanına giren bir konu. Birçok ülkenin ulusal biyogüvenlik laboratuvarları var. Hatta bir kısım yorumlar Çin’in biyolojik silah geliştiren programı kapsamında yürüttüğü çalışmalardan koronavirüsün bu yeni formunun dışarı sızdırıldığını iddia edenler bile oldu.

Biyolojik silah kapsamında sadece virüsler değil geçmişte yaşanan şarbon basili, botilusmus ve bazı geliştirilen toksinlerin ve diğer etkenlerin insan ve hayvanlara karşı ölümcül silah olarak kullanıldığından hareketle bugün de kullanılma ihtimalini gözardı edemeyiz. Gerçi 2013 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’nu (BWC) Tayvan’da 180 ülke imzalayarak biyolojik silah üretimini ve kullanımının yasaklanmasını kabul ettiler. Bununla birlikte özellikle üretilmeleri, nükleer silahlara göre daha ucuz ve kolay olan bu silahlara sahip olmanın çok da zor olmadığı biliniyor. Özellikle konu ile ilgili hastalık etkenleriyle uğraşan laboratuvarların biyogüvenlikleri üzerinde duruluyor. Her ne kadar bu anlaşmayı imzalamış olsalar da, bazı ülkelerin bu konularda çalışmaları sürdürdükleri ve özellikle de bu tür biyolojik silahlara karşı korunmak için karşı stratejilerinin olduğu da göz ardı edilemeyen bir konu. Biyolojik silah olarak kullanılma potansiyeli olan ajanlara karşı korunmak için her birinin silahlı kuvvetlerini ve ülke insanlarını koruyacak anti serum ve aşı gibi materyalleri stokladıkları, bu konuda özelleşmiş laboratuvar ve bilim insanı potansiyeline sahip oldukları da biliniyor. Bu konu ile ilgili biyolojik sensörlerden, öldürücü hastalık etkenlerinin nötralize edilmesi çalışmalarını sürdürülüyorlar ve uyarı sistemleri geliştiriyorlar. İlaçlar ve aşılar üretiliyor. En önemlisi ise, konunun uzmanı ve eğitimli insan gücüne sahip profesyonel ekiplerinin, aynı zamanda sivil savunmanın bir unsuru olarak, biyoterörizmle mücadelede değerlendirildiği gerçeği. Ulusal güvenlik programları ve bu tür hastalıkları kontrol ve önleme merkezlerine sahipler.

Ülkemize gelince her ne kadar Sağlık Bakanlığı bu konuda bir çaba içerisinde olsa da profesyonel anlamda gerek sağlık ve gerekse ülke güvenliğinden sorumlu milli savunmamızı da içine alacak ciddi iş yapan laboratuvarlarımızın olduğunu söylemek kolay değil. Ancak ülke olarak bu konunun ciddiyetini kale almamız ve gerekli alt yapıları hazırlamamızın acil eylem planları kapsamında değerlendirilmesi gerekiyor. 2006 yılında TÜBİTAK’da görev yaptığım dönemde biyoterörizm konusunda verilen bir projeyi değerlendirecek tüm kurumlarımız da dahil uzman eleman bulmada zorluk çeken bir bilim insanı olarak konuyu önemsiyorum.

Özellikle hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların (zoonotik hastalıklar) 40 yıl önce sayısı yüz civarında iken bugün bu sayının ikiyüzleri geçtiği gözardı edilmemeli. Dün sadece kuş gribine neden olan virüs insanda göz nezlesi yaparken bugün insanları öldürebilecek virulansa geldiği gerçeğinden hareketle her an yeni bir hastalığın çıkabilme endişesini göz ardı etmeden içinde hekimlerin, veterinerlerin ve diğer bilim insanlarının olduğu ciddi, en azından bir profesyonel enstütüye sahip olmamızın gerekli olduğunu belirtmem gerekiyor. Bu konunun ulusal milli savunmamız ile de ilgili olduğu gerçeğini de vurgulamaya gerek yoktur sanıyorum.

Dünyada artan insan ve hayvan hareketliliği, gerekse de yenisi çıkacak yeni zoonotik hastalıklar gerçeği, iklim değişiklikleri gibi daha birçok faktör göz önünde bulundurularak gerekli ciddiyet ve hassasiyeti göstermemizi gerekiyor. 2019 yılında Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde sadece bir Daire Başkanlığı düzeyine olan Zoonotik Hastalıklarla Mücadele (2019-2023 eylem planı) bir eylem planı olmakla kalmamalıdır. Mutlaka ciddi işler yapacak, ülkemizin ihtiyacı olan bir bağımsız enstitüyü de kurmalı bu konuda ihtiyacımız olan profesyonelleri yetiştirmeliyiz. uhan (Çin) şehrinde ortaya çıkan korona virüs ( nCoV) enfeksiyonu ocak ayı başından itibaren dünyanın tamamında birinci derecede ilgi çeken bir konu olarak görülmeye başlandı. Dünyanın her yerinde görsel, yazılı medya ve özellikle sosyal medyada konu gündemden düşmüyor. Oysa bundan önce SARS-CoV (2003), MERS- CoV (2012), domuz gribi (H1N1), (1998) olarak adlandırılan virüs enfeksiyonları da dünyada ortaya çıkmış ancak onlar bu kadar fazla gündemimizde yer almamıştı. Bu sefer olay sağlık ve özellikle de psikolojik, ekonomik boyutlarıyla dünya gündemine oturmuş vaziyette.

Bu konuda uzman olan bilim insanları bu hastalığa neden olan virüsün sıradan bir virüs olduğunu, Çin’deki eko sistemin (insanların pazarlarda değişik canlılarla teması nedeniyle, deniz ürünleri ve diğer canlıların gıda olarak tüketmesi) etkili olduğunu söylüyorlar. Bu eko sistemin, hastalığa neden olan etkenin virulansını (hastalık yapma potansiyelini) arttığını söylüyorlar. Şüphesiz hastalık etmeni virüsün bu eko sistemde form değiştirdiğini ve daha önce bu virüse karşı geliştirilen aşıların artık koruyucu olmadığı biliniyor. Bu nedenle yeni aşı geliştirmeye gayret ediyorlar. Ancak bu virüsün neden olduğu yayılmada daha doğrusu bu viral enfeksiyona yakalananlar arasında görülen ölüm oranlarının yüzde 2.1 civarında olduğunu ve özellikle de ölümlerin yaşlılarda ve kronik hastalarda daha etkili olduğunu belirtiyorlar. Oysa daha önce ortaya çıkan virüslerin (SARS ve MERS) neden olduğu salgınlardaki ölüm oranlarının Korona’ya göre daha yüksek olduğuna da vurgu yapılıyor. Amerika’da ortaya çıkan domuz gribinde ölüm oranının yüzde 10’ların üzerinde olduğu ile karşılaştırıldığında Korona’nın onun kadar öldürücü etkisinin olmadığı da biliniyor. Koronavirüs enfeksiyonunun önceki viral enfeksiyonlara göre daha hızlı yayıldığı da ayrı bir gerçek.

İnsan, hayvan ve diğer canlıların dünyada son yıllarda muazzam sirkülasyonunun gerek turistik ve gerekse ticari amaçla olan dolaşımlarının bundan sonra böyle enfeksiyonların ortaya çıkmasına neden olacağı ve dünyamızın artık bu durumlara hazırlıklı olması gerektiği konusunda bilim insanları uyarılarda bulunuyorlar. Konunun uzmanlarının diğer bir ifade ettikleri husus ise, bugün insanlık çok ileri teknolojilere sahip olsa da bir virüsün birçok canlıyı içine alan değişiminin laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmesinin imkansızlığı meselesi. Konunun uzmanlarının (virologlar ve ilgili bilim insanları) dışında kalan medya mensupları ve diğer meslek grupları ise komlo teorileri üreterek biyolojik silah olma ihtimalini öne çıkartarak dünyada bir korku psikolojisi oluşturuyorlar. Komplo teorileri üretme yoluyla toplulukları dezenforme etme de bu kapsamda değerlendirilebilir mi aceba? Ayrıca başta Çin olmak üzere virüs salgınının dünya ekonomisinde bir durgunluğa neden olduğu ekonomistler tarafından dile getiriliyor. Dünya ekonomilerinin etkilendiği konusu özellikle de Çin’in büyümesinin gerilere düşeceği sürekli gündemde tutuluyor. Çin’in hızlı büyümesinden endişe duyan dünyanın mevcut etkili aktörlerinin bu durumu kendi lehlerine çevirmeye çalışmaları da bilinmeyen bir durum olmasa gerek.

Konuyu kısaca özetledikten sonra, ben başka önemli bir hususa işaret etmek istiyorum... Günümüzde biyolojik silahlar, sadece terör gruplarının kullanmaya çalıştığı bir araç değil (biyoterörizm) aynı zamanda teknolojisi ileri olan ülkelerin de ilgi alanına giren bir konu. Birçok ülkenin ulusal biyogüvenlik laboratuvarları var. Hatta bir kısım yorumlar Çin’in biyolojik silah geliştiren programı kapsamında yürüttüğü çalışmalardan koronavirüsün bu yeni formunun dışarı sızdırıldığını iddia edenler bile oldu.

Biyolojik silah kapsamında sadece virüsler değil geçmişte yaşanan şarbon basili, botilusmus ve bazı geliştirilen toksinlerin ve diğer etkenlerin insan ve hayvanlara karşı ölümcül silah olarak kullanıldığından hareketle bugün de kullanılma ihtimalini gözardı edemeyiz. Gerçi 2013 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’nu (BWC) Tayvan’da 180 ülke imzalayarak biyolojik silah üretimini ve kullanımının yasaklanmasını kabul ettiler. Bununla birlikte özellikle üretilmeleri, nükleer silahlara göre daha ucuz ve kolay olan bu silahlara sahip olmanın çok da zor olmadığı biliniyor. Özellikle konu ile ilgili hastalık etkenleriyle uğraşan laboratuvarların biyogüvenlikleri üzerinde duruluyor. Her ne kadar bu anlaşmayı imzalamış olsalar da, bazı ülkelerin bu konularda çalışmaları sürdürdükleri ve özellikle de bu tür biyolojik silahlara karşı korunmak için karşı stratejilerinin olduğu da göz ardı edilemeyen bir konu. Biyolojik silah olarak kullanılma potansiyeli olan ajanlara karşı korunmak için her birinin silahlı kuvvetlerini ve ülke insanlarını koruyacak anti serum ve aşı gibi materyalleri stokladıkları, bu konuda özelleşmiş laboratuvar ve bilim insanı potansiyeline sahip oldukları da biliniyor. Bu konu ile ilgili biyolojik sensörlerden, öldürücü hastalık etkenlerinin nötralize edilmesi çalışmalarını sürdürülüyorlar ve uyarı sistemleri geliştiriyorlar. İlaçlar ve aşılar üretiliyor. En önemlisi ise, konunun uzmanı ve eğitimli insan gücüne sahip profesyonel ekiplerinin, aynı zamanda sivil savunmanın bir unsuru olarak, biyoterörizmle mücadelede değerlendirildiği gerçeği. Ulusal güvenlik programları ve bu tür hastalıkları kontrol ve önleme merkezlerine sahipler.

Ülkemize gelince her ne kadar Sağlık Bakanlığı bu konuda bir çaba içerisinde olsa da profesyonel anlamda gerek sağlık ve gerekse ülke güvenliğinden sorumlu milli savunmamızı da içine alacak ciddi iş yapan laboratuvarlarımızın olduğunu söylemek kolay değil. Ancak ülke olarak bu konunun ciddiyetini kale almamız ve gerekli alt yapıları hazırlamamızın acil eylem planları kapsamında değerlendirilmesi gerekiyor. 2006 yılında TÜBİTAK’da görev yaptığım dönemde biyoterörizm konusunda verilen bir projeyi değerlendirecek tüm kurumlarımız da dahil uzman eleman bulmada zorluk çeken bir bilim insanı olarak konuyu önemsiyorum.

Özellikle hayvanlardan insanlara geçen hastalıkların (zoonotik hastalıklar) 40 yıl önce sayısı yüz civarında iken bugün bu sayının ikiyüzleri geçtiği gözardı edilmemeli. Dün sadece kuş gribine neden olan virüs insanda göz nezlesi yaparken bugün insanları öldürebilecek virulansa geldiği gerçeğinden hareketle her an yeni bir hastalığın çıkabilme endişesini göz ardı etmeden içinde hekimlerin, veterinerlerin ve diğer bilim insanlarının olduğu ciddi, en azından bir profesyonel enstütüye sahip olmamızın gerekli olduğunu belirtmem gerekiyor. Bu konunun ulusal milli savunmamız ile de ilgili olduğu gerçeğini de vurgulamaya gerek yoktur sanıyorum. 

Dünyada artan insan ve hayvan hareketliliği, gerekse de yenisi çıkacak yeni zoonotik hastalıklar gerçeği, iklim değişiklikleri gibi daha birçok faktör göz önünde bulundurularak gerekli ciddiyet ve hassasiyeti göstermemizi gerekiyor. 2019 yılında Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bünyesinde sadece bir Daire Başkanlığı düzeyine olan Zoonotik Hastalıklarla Mücadele (2019-2023 eylem planı) bir eylem planı olmakla kalmamalıdır. Mutlaka ciddi işler yapacak, ülkemizin ihtiyacı olan bir bağımsız enstitüyü de kurmalı bu konuda ihtiyacımız olan profesyonelleri yetiştirmeliyiz. 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Ahmet Revanlı