Sanatçıların kendine mahsus bir şiire ermesi, ya da mevcut şiirinde yenilenme ihtiyacını duyması önemli bir hadisedir.
15.02.2020 04:49
2.860 okunma
AKİF İNAN ÜZERİNDEN YERLİLİK KAVRAMININ DOĞUŞU VE MAHİYETİ
Necmettin Turinay

“Yerli düşünceden maksadımız
kendi uygarlığımızda”
Akif İnan

 

Sanatçıların kendine mahsus bir şiire ermesi, ya da mevcut şiirinde yenilenme ihtiyacını duyması önemli bir hadisedir. Çünkü sanatçının kendi iç nizamında ciddi bir sarsıntının işareti sayılır böylesi durumlar. Bazan bunun aksi de söz konusudur. Sanatçı kişi derinden yaşadığı bir karmaşayı aştığı gibi, nice bulanık meseleler de anında vuzuha kavuşmuş gibi gelebilir ona. Nitekim bu tür bir karmaşık ruh halinden sıyrılıp çıkan, buradan yeni fikirlere, yeni şiir anlayışına geçiş yapan sanatçılar az değildir.

Bu tür geçişleri sırf Akif İnan’da değil, onun önünde ve arkasında, sayısız sanatçıda görme imkanı buluyoruz. Yahya Kemal’de, Mehmet Akif’te, Tanpınar’da ya da Orhan Veli’de olduğu gibi. Sırf adını verdiğim sanatçılarda değil, doğrudan İkinci Yenici adını verdiğimiz şairlerde de görüyoruz bu tür sarsıntıları, ya da sürdüre geldikleri bir şiiri yenileme ve değiştirme ihtiyacını.

Yahya Kemal’i bilirsiniz, kendi şiirine olan güveni son derece yüksek bir şairdir o. Aynen Necip Fazıl da olduğu gibi. O, kendi şiirine olan itimadını Necip Fazıl kadar gözümüzün içine sokmasa bile, ondan aşağı kalır bir yanı da bulunmamaktadır. Kendi mısrasını ve tabii kendi şiirini kasdederek söylediği şu cümlesi hatırdadır: “Mısra benim haysiyetimdir!” Onun bundan daha büyük bir sözü var ki, insanın içinde yankılar yapıp duruyor. 1948’de olacak sanıyorum, Şevket Rado’ya verdiği bir röportajında şöyle demek durumunda kalıyordu: “Ben de bir zamanlar, “bir tür” şiir sanatı vardır sanıyordum. Sonra anladım ki birkaç türlü şiir sanatı varmış. Her türlü şiirin yazılmasına müsamaha etmelidir” Burada önemli olan, Yahya Kemal gibi bir sanatçının, aynı dönem içinde birbirinden farklı şiirler bulunabileceğini altmış yaşının ardından fark edebilmesidir. Nitekim daha önceki yıllarda Yahya Kemal hiç de böyle düşünmezdi. Sadece kendi şiirini merkez alır, kendi dışındaki şairlerin hiç birine önem vermezlerdi. Neredeyse bu işin kendisiyle başlayıp kendisiyle bittiğini düşünürdü. Çok sevdiği öğrencisi Tanpınar karşısındaki tavrı da bundan farklı değildi: “Bırakın bu işi, onu ben yaptım, şiir ancak böyle söylenir” demeye kadar vardırıyordu.

Dolayısıyla sanatçıların kendi şiirini önemsemesi ne kadar doğru ve güzel olsa bile, şiiri tek bir tarz ile sınırlamaya kalkışmak o kadar da sakıncalı olabilmektedir. Yani aynı dönem içinde birbirinden farklı şiirler bulunabileceğini kabul etmek, hatta bunun lüzumuna inanmak gerekmektedir. Nitekim çevremizde görmüyor muyuz, durduk yerde kendi şiiri ile oynayıp duranları? Şöyleyişini yenilemek ihtiyacını duyanlar, özellikle de yeni yeni form arayışları!.. İmge kullanma ve üretme tekniklerini yenilemek ihtiyacı da bunun bir işareti sayılmaz mı? Haliyle bu tür arayışları olağan karşılamak, şiir hayatımızdaki canlılığın bir tür göstergesi addetmek gerekir diye düşünüyorum.

Fakat yeni bir düşünceye veya felsefeye ermeden başvurulan oynamalarla şiirin değişmediğini, değişemeyeceğini de niçin söylemeyelim? Asıl değişme ihtiyacı derinlerden gelmedikçe bunun ne faydası olabilir? Özde bir yenilenme; hayatı, insanı ve nesneleri algılama biçimimizi alt üst edecek bir temele oturmadıkça şiir nasıl değişir? Nitekim Ahmet Haşim’i örnek alarak doğan Tanpınar şiiri 1930 başlarında Valery ile, 1940 başlarında da sezgici felsefe ile karşılaşması sonucunda tekrar değişebildi. Aynı durum Orhan Veli şiiri için de geçerlidir. Garip’in ilk zamanları ile, “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini kaleme alan Orhan Veli aynı kişi midir? İlk Garip yıllarında şiirden duyguyu, müzikaliteyi aforoz eden şair nerede, bu yeni Orhan Veli nerede? Düşünmeye değmez mi? Dolayısıyla bu meseleyi dilediğimiz kadar genişletebilir, örnekleri çoğaltabiliriz. Ömür boyu tekçi bir şiire hapsolmak, içimizdeki arayışı tatile sokmaktan, kendi kendimizi tekrarı bitmez tükenmez bir nakarata dönüştürmekten ne farkı vardır?

Nuri Pakdil, Yerli Düşünce, Akif İnan

Kuşkusuz bütün bunları Akif İnan şiirine giriş için değil, onun şiirinin altında yatan yeni bir düşünce tutumuna açıklık getirmek maksadı ile söylüyorum. Bu bakımdan Akif İnan’ın 1970 başları ile tarihlenebilecek açıklamaları bayağı bir önem arz eder. Dolayısıyla Akif İnan’ın o tarihi ilzam eden konuşmaları sırf yeni şiirini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda içinde bulunduğu grubun tarihini de ele veriyor. Edebiyat dergisi etrafında bir araya gelmiş grubun düşünce tutumunu, dönem şartlarını, aynı grubun 1960 sonrasının edebiyat ortamında kendilerini konumlandırma biçimini vs. Dolayısıyla Akif İnan’ın kendi sanatına dair yazı ve konuşmaları, kendi sınırlarını aşarak, dönem şartlarını kavramamız bakımından büyük bir imkâna dönüşmektedir.

Akif İnan’ın gerek kendi sanatını, gerekse Edebiyat çevresinin üzerine oturduğu düşünce zeminini açıklarken en sık başvurduğu kavramın “yerlilik düşüncesi” olduğu bilinir. Yerlilik kavramına Akif İnan o kadar önem veriyor ki tahmin edemezsiniz. Kendi duruşunu, kimliğini, dönem sanatını ve geride bıraktığımız sanat ve edebiyat verimlerini anlamlandırırken, onun en çok başvurduğu kavram bu oluyor. Nitekim aynı vurgularla Nuri Pakdil’de de karşılaşmamız söz konusu. Akif İnan’dan geri kalmayan, hatta onu aşacak derecelerde bu kavrama önem verdiğine şahit oluyoruz Nuri Pakdil’in. Bu kullanıma yer yer diğer Edebiyat’çılar da başvuruyor. Fakat onların yerlilik vurgusunu dönemsel düşündükleri, ona geçici bir konaklama merkezi nazarıyla baktıkları fark edilmiyor değil.

Akif İnan’ın verdiği röportajlarda olsun, Nuri Pakdil’in Bağlanma (1979) ve Biat’ında (1973) olsun, bu kavrama farklı farklı anlamlar yükledikleri ortadadır. Burada farklılığı tezat manasında değil zenginlik, zenginleştirme manasında kullandığımı ifade etmek isterim. Nitekim Afik İnan’ın şu ifadesi, grubun ortak görüşünü ifade ediyor: “Yerli düşünce’den maksadımız kendi uygarlığımızdı”. Bu ifadeye bakarak ilgili grubun kendilerini, medeniyetçi bir perspektife göre konumlandırdıkları sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir. Kendilerini, kendilerinden önce inşa edilmiş bir medeniyete mensup hissetmeleri, onun vârisi gibi davranmaları burada önem kazanıyor. Aynı hususlara Nuri Pakdil’in de sık sık vurgu yapıp durması, “yerlilik” kavramının Akif İnan’la sınırlı kalmadığını, bunun grup tutumu seviyesinde bir kabule mazhar olduğunu ortaya koymaktadır.

Bundan öte “yerlilik” kavramı ile medeniyetçi bir yaklaşımın yanı sıra, onun canlandırılması gereken bir yanına da işaret ediliyor. Bu vurgu ile hem Pakdil’in, hem Akif İnan’ın yazılarında sık sık karşılaşma imkânı buluyoruz. Pakdil’in şu ifadesi, canlandırılması gereken bir medeniyetten söz ederken, bu işi kimin yapacağına dair işaretler de barındırıyor: “Uygarlığımızı yeniden canlandırmamız gerektiği”, “düşün tutsaklığını kaldırmak için kaynaklarımıza dönmek gerektiği” vs. “Çağ içinde özgün bir ulus olarak yaşayabilmek için, uygarlığımıza sahip olmaktan, yerli düşüncenin değer yargılarını yeniden ölçü birimi olarak ele almaktan başka bir olanağımız yoktur” gibi. (Biat, s.107-108)

Biat’ın bir başka yerinde de şunu söylüyor Nuri Pakdil: “Edebiyat dergisinde yazan arkadaşlar uygarlığımızı canlandırma gereğinin bilinci içinde yazıyorlar. Bu çalışmalar geriye dönük değil; aksine çağı, geleceği uygarlık yaklaşımı ile saptama, yorumlama ve ulusumuzun konumunu belirleme eylemidir. (s.109)

 

Sezai Karakoç’un Diriliş’inden Yerlilik Kavramına

Burada dikkatimizi çeken, ilgili kavramın Edebiyat’çı grubu bir yere, bir merkeze bağlı kıldığı hususudur. Onlar gerek kendilerini anlamlandırırken, gerekse içinden çıkıp geldikleri bir uygarlığı tanımlarken bir yeri kendilerine merkez alıyor, ona göre düşünce geliştiriyorlar. Bir yerde durmak, çevreye ve zamana oradan bakmak! Durduğumuz veya ayağımızı bastığımız yeri tayin etmeden, perspektif duygusu teşekkül etmez zaten insanda. Düşünce faaliyeti için de enikonu böyledir. Biz her şeyi durduğumuz yere göre tanımlar, belirlemeye çalışırız. Dolayısıyla Edebiyatçı grubun kendilerini bulundukları bir yere, bir ülkeye, düşünceye göre tanımlamaları yerinde bir tutum kabul edilmelidir.

Dikkati çeken diğer bir mesele de şudur: Kendimizi bağlı hissettiğimiz bir uygarlığın varlığı ve onun yeniden canlandırılması meselesi!.. Ölmüş veya ihmale uğramış bir medeniyetin diriltilmesi arayışı!. Bu düşünce biçimi sizin zihninizde neyi çağrıştırıyor bilmem. Fakat benim hatırıma doğrudan Sezai Karakoç’un Diriliş’i geliyor. Dirilmek, öldükten sonra dirilmek, Ruhun Dirilişi gibi Sırf bununla da sınırlı değil tabii ki! Sezai beyin kullanıma dönüştürdüğü kavramın ruhunda, kendimize mahsus bir kültürün, medeniyetin, düşüncenin de ihya arzusu yok mudur?

Öyleyse Edebiyat’çı grubun yerli düşünme ihtiyacı içinde ve kendi uygarlığımızın dirilmesi gibi arzularının altında, uzaktan uzağa Sezai Karakoç tesirini fark etmemek mümkün olmuyor. Hem de şöyle böyle bir tesire benzemiyor bu.

Bir farkla ki Sezai Karakoç dirilme hadisesini, en başta ben’i merkez alarak temellendiriyordu. Önce ben’den başlamak, ben’i temellendirmek ve buradan da felsefi bir yoruma ulaşmak. Ardından da onu kademe kademe genişleterek kendi milletimizin, kendi uygarlığımızın diriltilmesi, yenilenmesi evrelerine doğru genişlettikçe genişletmek.

Ne var ki burada bir de zamanlama farkının, öncelik-sonralık ilişkisinin varlığı da söz konusu. Nitekim diriliş kavramına Sezai Karakoç’un İstanbul evresinde, Marmara lokali zamanlarında ulaştığı bilinen bir husustur. Ardından da 1960 başlarında Diriliş dergisinin yayınlandığı, ilgili kavramın zaman içinde kademe kademe genişlediği ve derin tesirler ürettiği malûmdur. Sözünü ettiğimiz kavramın, Edebiyatçı gruba nasıl intikal etmiş olabileceğini geniş geniş izah edecek değilim. Kaldı ki onların bir dönem için bile olsa, Sezai beyle ilişkileri bilinmez değildir. Fakat bu tesirin doğrudan bir iktibasa dayanmadığını da söylememiz icap eder. Farklı bir düşünce ve sanat tutumu inşa etmek isteyen Edebiyat’çı grup, daha yeni ve farklı bir kavram üretse bile onun içini doldururken, oradan buradan bazı tesirler zihinlere üşüşebiliyor demek ki. Dolayısıyla Diriliş kavramı ile Büyük Doğu arasında hasıl bir ilişki kurulabilirse, aynı ilişkiyi yerlilik kavramı ile diriliş düşüncesi arasında kurmak hiç de zor olmamaktadır.

Nuri Pakdil ve Akif İnan’ın öne çıkardığı yerlilik düşüncesi ile diriliş kavramı arasındaki ilişkiyi, doğdukları zamanlara bakarak kurduğumuz ortadadır. Oradan da ilgili kavramların içerikleri arasındaki çakışmaya ulaşıyorduk. Ne var ki burada bir başka hususa, daha doğrusu da önemli bir farka işaret etmek gerekir. Sezai Bey diriliş kavramına zaman içinde bir düşünce derinliği yüklerken, aynı derinleşmeye ne Nuri Pakdil’de ne de diğer Edebiyat’çılarda şahit olamıyoruz. Bunda kuşkusuz Nuri Pakdil’in jeste, keskin muhalefete ve eyleme dayalı kişiliğinin rolü büyüktür.

1960’lardan Sonra Edebiyatımızda Klasik Şiire Yönelme Arayışları

İşte o eski Edebiyat grubu arasında Akif İnan, bu yönü ile farklı bir yerde duruyor. Yerli düşüncenin yanı sıra, uygarlığımızı diriltme kaygısı onda ziyadesiyle öne çıkıyor. Onun farkı buradan ileri geliyor zaten. Diğer grup üyeleri ise ilgili düşünceyi ne kadar önemserse önemsesinler, onu kuvveden fiile çıkarma yönünde herhangi bir denemeye girişmiyorlar. Daha doğrusu da bu işin önceden tecrübe edilmiş bir denemesi bulunmuyor. Akif İnan bu bilinmezi denemeye kalkışıyor ve onu kendi şiiri üzerinden somutlaştırmayı deniyor. Modern şiirin imkanları ile klasik şiiri izdivaç ettirmeye kalkışıyor. Aşağı yukarı Yahya Kemal’in yapmaya çalıştığı gibi bir deneme oluyor bu. Dolayısıyla Akif İnan’ın kendisinin oluşturduğunu söylediği bir teoriden yola çıkarak kurduğu şiiri çoklarımız bilir. Kaldı ki onun bu yoldaki denemeleri üzerine çeşitli açıklamaları da bulunmaktadır. Nitekim onlardan birinde şöyle söylüyor Akif İnan:

“Ben Divan şiirinin günümüzde modernize edilerek yeni bir sanat çıkarılmasında, onda birçok mesned olabilecek unsurlar bulunduğunu Türkiye’de ilk ortaya atanlardan biri oldum. Divan şiirinden yararlanmak, ondan yola çıkmak gibi bir çabanın ürünlerini verdiğine tanık olduk. Yapmış olduğumuz bu münakaşalardan sonra, mesela Behçet Necatigil’in Encam (1970) kitabı, bu konunun aktüaliteye taşındığı dönemlerde çıktı; keza Atilla İlhan’ın gazelleri bu meselenin tartışıldığı dönemlerin ürünüdür. Turgut Uyar’ın Divan’ı (1970), yine divan konusunun tartışıldığı günlerde yazıldı. O günlerde ben bu işin hem teorisini yapmaya yöneldim, hem de o zaman çıkardığımız Edebiyat dergisinde, bu teoriye uygun örnekler oluşturmak bakımından bazı şiirler ortaya koydum. Yani onu çağdaş biçimde tecdit etmek lâzımdı. Yoksa Divan şiirine yenik düşerek veya sözüm ona Divan şiirinden yararlanma zannıyla yola çıkıp, Divan şiiriyle hiçbir kan ve ruh bağı olmayan bir şiir oluşturan örnekleri ben bu anlayışı temsil eden örnekler olarak görmüyorum.” (Söyleşiler, Ankara 2009, s.21)

Rahmetli Akif İnan’dan yaptığım bu uzun alıntıya, sırf şiiri dolayısıyla başvurmuş değilim. Çünkü onun dönem şartlarına, Edebiyat’çı grubun uygarlık tezine ve onun nasıl diriltileceği hususuna bakan yanları bulunuyor. Ancak bundan önce Akif İnan’ın bıraktığı bazı boşlukların da doldurulması gerekiyor. Hemen hatırlatalım ki yukarıda adları verilen Necatigil’in Encam’ının, Turgut Uyar’ın Divan’ının çıkış tarihlerini yanlarına biz koyduk. Kaldı ki ilgili şiir döneminin daha iyi kavranabilmesi için, listeye daha başka eserlerin de eklenmesi gerekecektedir.

Mesela Behçet Necatigil’in Encam’dan önce yayınladığı iki şiir kitabı daha bulunuyor. Onlardan biri Divançe (1965) diğeri de İki Başına Yürümek (1968). Gene İlhan Berk aynı dönemde klasik şiirle ilişkiye geçmiş, o da Âşıkane’sini (1968) yayınlamıştı. Sonra onun Şenlik-name’si (1972), Aşk Elçisi, Mısra Beyit Antolojisi de aynı çabanın ürünü sayılabilirler. Daha önemlisi de Atilla İlhan!.. Daha 1960’ta yayınladığı Ben Sana Mecburum ile, 1962’de çıkardığı Belâ Çiçeği’nde bu tür denemelere girişmemiş miydi Atilla İlhan? Sonra bunların ardından gelen Yasak Sevişmek’teki şiirleri (1968). İlgili kitaplardaki Mahur Sevişmek ve Şehnaz Faslı gibi bölümler, hemen tamamen bu tür şiirlere ayrılmış gibidir. İsterseniz bu listeye Arif Nihat Asya’yı da dahil edelim. Nitekim o 1964’te rubailerinden oluşan iki kitap birden yayınlamıştı: Nisan ve Kova Burcu! Onların ardından da, Divan kavramını öne çıkardığı meşhur Divançe-i Arif’i gelmişti (1970). Görülüyor ki 1960 sonrası edebiyatımızda, İkinci Yeni akımına mensup olan veya olmayan şairlerde böyle bir yönelimin yaygınlığı bayağı dikkat çekicidir. Dolayısıyla Divan edebiyatına yönelik bu ilginin 1970’lerden ziyade, 1960’lara doğru geriye çekilmesi daha isabetli görünmektedir.

Bu yönelimin altında yatan sebep nedir?

Bir defa 1960 başlarında edebiyatımızda toplumcu şiir ağır basmaya başlamış, İkinci Yeni şiir neredeyse kendini savunmaya geçmişti. Turgut Uyar’ın 1963’te söylediği “Şiir çıkmazdadır, çünkü insan çıkmazdadır” biçimindeki tespiti veya özeleştirisi bunun bir işareti sayılmalıdır. Sonra Atilla İlhan’la İlhan Berk’in, Fransa dönemlerinden edindikleri yeni şiir anlayışları. Özellikle Behçet Necatigil’de gördüğümüz ve ilk önce onda patlak veren klasikten yararlanma çareleri vs. Bütün bunlar şunu ortaya koyuyor. Türk şairleri birbirinden habersiz, fakat ortaklaşa bir arayışın içindedirler. Ancak onlar gene de toplumcu bir şiire yönelmiş sayılmazlar. Bunun yerine, dönemin Osmanlıcılık tartışmaları arasında klasik şiirimizi tetkike yöneldiler. Hepsinde gördüğümüz, kendine mahsus bir “ses” arayışıdır. Dolayısıyla eski savruk, bol hikâyeli uzun şiir tarzını bir bir terk ettiler. Yeni yeni denemelere giriştiler. Bu yoldaki şiirler birbirini kovaladı.

Asıl konumuza dönecek olursak, yukarıdaki uzun alıntıda Akif İnan önemli şeyler söylüyor. Mesela klasik şiirin tecdidi ile ilgili, “yapmış olduğumuz münakaşalardan sonra” diyor. Bu münakaşalar ne zaman ve kimler arasında yapılmıştır? Edebiyat dergisini çıkaracak grup arasında mı cereyan etmiştir bu münakaşalar? Yoksa aynı amaç doğrultusunda daha farklı denemelere girişmiş diğer bazı şairlerle mi? Onu da bilmiyoruz. Ayrıca bu tartışmalar Türk Ocağı döneminde (1964-1969) olabileceği gibi, Akif İnan’ın “El Gazeli”ni (Edebiyat, Haziran 1974) beğenen Ceyhun Atuf Kansu ile tanışmaları sonrasındaki bir döneme de taşınabilir.

Ama o konuşmasında Akif İnan Behçet Necatigil, Attila İlhan, İlhan Berk ve Turgut Uyar gibi şairler tarafından ortaya konan klasik şiirden yararlanmaya dayalı örnekleri beğenmediğini de söylüyor: “Divan şiiriyle hiç bir kan ve ruh bağı olmayan” örnekleri yadırgıyor ve bu hususta bayağı iddialı konuşuyor: “Ben Divan şiirinin günümüzde modernize edilerek ondan yeni bir sanat çıkarılmasını, onda nesnel olabilecek unsurlar bulunduğunu Türkiye’de ilk ortaya atanlardan biri oldum” diyor.

Fakat Akif İnan’ın bu tür sözleri, bize göre irdelenmeye muhtaçtır. Çünkü Akif İnan’ın şiiri, klasik şiirimizle doğrudan alâkalı olmakla beraber, onun bu husustaki bir öncülüğünden söz etmek pek mümkün gözükmemektedir. Kendi uygarlığımızı ve klasik şiirimizi önemsemek, ondan yola çıkan örnekler vermek tamam. Bunların hepsi güzel ve anlamlı. Fakat dönem şiirini ve şiir üzerine yapılan tartışmaları yakından izleme imkânı bulanların, bu görüşe katılmaları kolay kolay mümkün gözükmemektedir.

Çünkü Türk şiirinde böyle bir yönelimin uç verdiği, serpilip geliştiği 1960’lı yıllarda Akif İnan henüz Ankara’ya yenice gelmiş, Hilâl dergisinde çalışmaya başlamış (1962-1964), ardından da Türk Ocağı Genel Merkezi’nde görev almıştı (1964-1969).

Nitekim Akif İnan’ın özellikle Hilâl döneminde nesirler yazdığı, şiirler yayınladığı sıralarda, bu tür meselelere yeterli derecede bir ilgisinin bulunmadığını kolaylıkla çıkarabiliyoruz. Kaldı ki 1964 ve 1965’te Türk Yurdu ve Defne dergilerinde yayınladığı “Zulüm Türküsü”, “Buhran” ve “Emine” adlı şiirleri bunu ortaya koymaktadır. Bu sıralarda Urfa’da iken edindiği aruz geleneğinden hece tarzı şiire geçiş gayreti içinde gördüğümüz Akif İnan’ın, anladığımız kadarıyla, şiirin bu tür meselelerini takibe yetecek bir birikime sahip olmadığı kolaylıkla fark edilebilmektedir.

Dolayısıyla yukarıda anlattığımız gelişmelere bakarak, Akif İnan’ın yeni şiirinin ancak 1970 başlarında doğabildiğini söylemek mümkün gözükmektedir. Nitekim Hicret’teki şiirleri yayın tarihlerine göre şöyle bir sıra takip etmektedirler: Terkib-i Bend, Terci-i Bend (1972), Kaside (1973), Olağanüstüler (1973) ve Umut Gazeli, El Gazeli, Adsız Gazel, Ey Beyaz Elâ (1974) ve devamı gibi.

Yerlilik” Kavramının Doğuşuna Doğru

Onda böyle bir yan bulunmadığı gibi, 1964 yılında haftalık Yeni İstiklâl gazetesinde sanat sayfaları düzenleyen Nuri Pakdil’in (Celil Kahvecioğlu adıyla) metinlerinden de bu yönde bir çıkarım yapılamamaktadır. Bu tür bir düşünce biçimi Edebiyat’çı grup arasında, olsa olsa, Fethi Gemuhluoğlu’nun 1965 yılında Almanya’dan Türkiye’ye dönüşü ile başlatılabilir sanıyoruz. Çünkü Nuri Pakdil’de dahil olmak üzere grup arasında böyle bir düşünce yenilenmesinin işaretleri ile henüz karşılaşmıyoruz. Hayır bu yenilenmeyi, bu tecdit denemesini doğrudan Gemuhluoğlu’na indirgemek değil maksadımız. Belki o da dahil olmak üzere ilgili grubun dikkatini çekecek, onları varoluşçu felsefenin dışında kendi medeniyetimize, Divan şiirine yöneltecek bazı dış gelişmelerin vuku bulması gerekirdi. Meselâ fikir ve sanat kamuoyunu ziyadesiyle meşgul edebilecek cinsten Osmanlılık tartışmaları gibi!..

Dolayısıyla yerli düşünce, yerli sanat, kendi uygarlığımızın diriltilmesi ve daha mühimi de klasik şiirimizin tecdidi gibi hedefleri kendine şiar edinen Edebiyat dergisinin bu meselelere yönelmesi hem düşünce hayatımız, hem de sanat ve edebiyatımız açısından önemli bir gelişme sayılmalıdır. Onun için ilgili grubun bu tarz bir düşünce tutumuna evrilmesinin altında yatan sebebin tayini her bakımdan önemlidir. Çünkü onlarda, Türkiye’deki mevcut düşünce ve sanat tutumundan önemli bir ayrışma söz konusu. İlgili grup kendi hayatları itibariyle İslâmi nitelikleri ne kadar ağır basarsa bassın, nihayet dönem edebiyatı ile iç içedirler. O yıllarda gerçeküstücü sanat anlayışları, varoluşçu felsefe, onun türevi sayılabilecek roman ve bilhassa da hikâye çok revaçtadır. O bakımdan “yabancılaşma” kavramının kullanımı, neredeyse bir modaya dönüşmüş vaziyettedir. İnsanı bizzat kendi varlığından, nesnelerden, tabiattan, her türlü değerden soyutlayan bir felsefe!.. İnsanı değere karşı yabancılaştıran, varlığının hikmetini yitirmiş, oradan oraya itilen savrulan ruhların yazılıp anlatılması etrafında dönüp dolaşan bir edebiyat!.. Kopuk kopuk, birbiri ile ilintisiz yaşamalar, dağılmış, parçalanmış zihin tezahürleri!.. Bir de insanı boğacak derecelere varan anonim nitelikli bunalım yazmaları!..

Bu bakımdan Edebiyat’çı grup üzerinden vuku bulacak değişmeyi, her açıdan önemsemek icap edecektir. Her ne kadar onlar “yabancılaşma” kavramını biraz olsun yenilemeye çalışsalar, çağdaş batılı hayatın reddi veya eleştirisine doğru ilerleseler bile, bu onlar için yeterli olabilir miydi? İşte buradan, bu noktadan bir sıçrama gerçekleştirdi onlar. Haliyle 1969 yılında çıkardıkları Edebiyat dergisinin anlamı burada aranmalıdır. Varoluşçu felsefe ve yabancılaşma kavramının daha ötesinde yeni bir fikir, kendilerini istinad ettirecekleri daha yeni bir zemin gibi!.. Edebiyat dergisinden çıkarabildiğimiz kadarıyla bu yeni zemin, yeni bir Osmanlı okumasından başka bir şey değildir.

Türkiye’de Osmanlıcılık Tartışmalarından

Yerlilik Kavramına

Fakat Edebiyat dergisi grubu bu sıçramayı nasıl gerçekleştirdi? Felsefi nitelikte bir iç sebep mi yatıyor burada? Yoksa o yılların Türkiye’sinde insanı ve aydınları bu yönde düşünmeye sevk eden bazı gelişmeler, tartışmalar mı söz konusu idi?

Edebiyat dergisinin çıkışı öncesindeki yıllar, bize bu hususta bazı fikirler vermiyor değil. Nitekim 1967 yılı merkez olmak üzere Türkiye’de, kuvvetli Osmanlı tartışmaları cereyan etmekte idi. Kuşkusuz dönemin en popüler ismi de Kemal Tahir’den başkası değildi. Onun Yorgun Savaşçı’sı (1965) ile başlayan tartışmalara, bilâhare Bozkırdaki Çekirdek (1967) ve Devlet Ana (1967) romanları eklenmişti. İlgili romanlar daha tefrikaları sırasında büyük tartışmalara yol açmış, Yunus Nadi ve Türk Dil Kurumu armağanlarını kazanmaları dolayısıyla da bu tartışmalar iyice tavan yapmıştı. Bir yandan mevcut Kemalist zihniyeti, tek parti uygulamalarını, Köy Enstitüleri ile takviye edilmiş Batıcı eğitim sistemini, ardından geliştirdiği yeni Osmanlıcılık yorumları ile Kemal Tahir, Türk düşünce hayatında büyük dalgalanmalar meydana getirmişti. Bütün bu tartışmaların sebebi de, Kemal Tahir’in Osmanlı toplum yapısını yeni bir analize tabi tutmasında, Osmanlılık düşüncesini resmî Batıcılığın karşısında yepyeni bir alternatife dönüştürmesinde toplanıyordu. Bir başka yanı da bu düşüncenin, Osmanlı’yı sınıfsız bir toplum olarak izahı ve savunması idi! Nitekim bu tespit dönem aydınlarının zihninde şimşek gibi çakmış, edilgen Batıcı aydınların bir haylisini kendisine getirmiş ve onlara ihtiyacını duydukları yüksek bir özgüven yüklemişti.

Sınıflı Batı toplumlarının analizine dayanan Marksist yaklaşımlar, bu aşamada büyük açmazlar yaşamış, Marksist kesimler adeta paramparça hale gelmişti. Sadece sol kesimler değil, İslamî sağ muhafazakâr camialar da kendilerini bu tartışmalardan geri alamamışlardı.

Nitekim Nurettin Topçu ve öğrencisi Ezel Erverdi’nin çıkardığı Hareket dergisi bu tartışmalara hiç de bigâne kalmamıştı. Dergi, Metin Erksan’ın 1965’te çektiği Sevmek Zamanı’ndan ve Halit Refiğ’in Bir Türk’e Gönül Verdim’inden tutun da, İdris Küçükömer’in Batılılaşma ve Düzenin Yabancılılaşması çalışmasına kadar hemen her gelişmeyi önemser hale gelmişti. Sonra bunlara felsefeci Selahattin Hilav’ın yorumları eklenmişti. Dolayısıyla 1967’nin önünde ve arkasında Türkiye Osmanlı tarihi, Osmanlı kültürü ve medeniyeti, Divan şiiri ve klasik sanatlar üzerine yapılan yorumlarla dopdolu zamanlar geçirmişti.

Netice olarak Edebiyat dergisi ekibinin de, bu gelişme ve tartışmalardan etkilendiği anlaşılmaktadır. Osmanlıyı önemsemek, yüceltmek, ona kültür ve uygarlık olarak büyük bir değer biçmek gibi. Değer biçmek bir yana, o kültür ve medeniyetin yeniden diriltilmesi hususunda kendilerine yeni bir misyon biçmek de buna dahil. Fakat bu tutumu büsbütün bir edilgenliğe de indirgememek gerekir. Çünkü onların düşüncelerini, daha yeni bir kavramla ifadeden yana oldukları anlaşılıyor. İşte bu safhada, fakat henüz dergilerini daha çıkarmadan evvel, yeni ve üst bir kavrama ulaştıkları görülüyor. O da ilgili grubun alâmeti fârikası sayılabilecek “yerlilik” kavramıdır.

Büyük Doğu ve Diriliş Karşısında

Yerlilik Kavramının Şanssızlığı

Böyle bir kavramı geliştirirken, Nuri Pakdil ve etrafındaki gruba örneklik teşkil edebilecek bazı denemeler mevcuttu. Mesela Necip Fazıl 1938’den beri, kendi düşünce tutumunu Büyük Doğu kavramı ile sembolleştirmemiş miydi? Aradan geçen onca yıla rağmen de, aynı kavramı sürdürmüyor muydu? Dolayısıyla Necip Fazıl denince Büyük Doğu, Büyük Doğu denilince de Necip Fazıl hatıra gelmiyor muydu? Aynı şekilde Sezai Karakoç’un geliştirdiği tercih de böyle bir şeydi. O da kendi felsefesini ve inancını, ondan doğan şiirini ve sanatını “diriliş” kavramı üzerine bina etmemiş miydi? Dergisinin adı da bu yüzden 1960’lardan itibaren sürekli sabit kalmış, ondan bir şikâyeti ve pişmanlığı söz konusu olmamıştı. Sezai Bey’in ne hatıralarında ne de kendisinden nakledilen sohbetlerinde, bu tür bir sızlanmaya ya da ikircikli tutuma hiç mi hiç şahit olmuyorduk. Bu yüzden de Büyük Doğu ve Diriliş gibi kavramlar düşünce hayatımızda olsun, sanat ve edebiyat hayatımızda olsun, devamlı şekilde payidar olma şansına erdiler.

Ne yazık ki patenti Nuri Pakdil’e ait “yerlilik” kavramının kullanımında, Büyük Doğu ve Diriliş’te olduğu gibi bir sürekliliğe şahit olamadık. Grup zaman içinde bütünlüğünü muhafaza edemediği için, icad ettikleri “yerlilik” kavramı bundan büyük zarar gördü. Bilâhare Nuri Pakdil’i yalnız bırakan ekibi, böylece yerlilik kavramından da hicret etmiş gibi oldular. Fakat bu hicretin geriye dönüşü hiç mi hiç gerçekleşmedi. Sonra, biraz da Necip Fazıl’dan transfer edilmişe benzeyen Mavera kavramını tercih eder gibi olsalar bile, 1978’den sonra içine girdiğimiz aşırı politizasyon sebebiyle onun da sürekliliği sağlanamadı.

Velhasıl bir yandan Edebiyat dergisinde yaşanan bir klikleşme, öbür yandan da 1978 sonrasının fikri, siyasi karmaşası arasında “yerlilik” kavramları buharlaşıp kayboldu. Gerçi bu hususta ileri geri bazı yorumlar yapılmadı değil. Fakat o tür yorumlara bu safhada girmemiz icap etmiyor.

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya