17.02.2020 12.09
2.056 okunma
DİLDE YENİLİK - İFADEDE İSABET !
Kemal Cengiz

Teknoloji sahasında bilim adamlarımızın çalışma temposuna ve halkımızın sosyal hayat gelişimine "maalesef"  TÜRK DİL KURUMU ayak uydurmada geç kalıyor; arkadan geliyor. Yenilikler hayata geçtikten ve ifadeler dile yerleştikten sonra adlarını değiştirmek çok zordur. Değiştirilse de kolay kolay  tutmaz. Sözünü ettiğimiz dil kurumunun böyle sonradan ürettiği bazı kelimeler, bugün sosyal hayatta alay ve espri konusu olmaktadır. Peygamber Efendimiz, "Çocuklarınıza uygunsuz lakaplar takılmadan, onlara güzel lakaplar bularak çirkin lakapların önünü tıkayın!" buyurmaktadır.  

Özellikle TIP ve HUKUK gibi hayatın bilfiil içinde olan alanlarda kullanılan terimlerin  çoğunu vatandaşlarımız alamamaktadır. Hele bilhassa TIP' da yabancı terminoloji ile konuşmak bir moda olmuş; Tıp insanının kariyer ifadesi gibi algılanıyor. Ama vatandaş bu dilden bir şey anlamıyor. Oysa, hastalığın teşhis ve tedavisinde ilk adım, hastanın ifadesinden başlar. Doktorun dediğini anlamayan hasta, ona derdini ne kadar anlatabilecek? Bu durumda çoğu hasta, susmayı tercih ediyor. Hastanelerimizde birçok bilim-araştırma ünitelerinin adını bile vatandaşlarımız kendine göre, bir çocuk telaffuzu gibi tuhaf ifadelerle konuşuyor.  En basitinden bir LABORATUAR kelimesini, normal vatandaşın kaçta kaçı düzgün olarak telaffuz edebiliyor. Hastalarımızın yarıdan fazlası şekerden muzdariptir. Haatanelerimizde ENDOKRONOLOJİ yazılı bu bölümün levhasına ŞEKER HASTALIKLARI yazılsa ne olur? Üroloji yerine İDRAR, kardiyoloji yerine KALP, ortopedi yerine KIRIK-ÇIKIK...gibi vatandaşın anladığı dilden konuşulup yazılsa GÜNAH mı olur? mm Bunun gibi konularda  "Kendi çalıp kendi oynama" bırakılsa ne kaybederiz? Bugün doktorlarımızın yazılarından olduğu gibi hastalıkla ilgili tıbbi ifadelerinden de halkımız fazla bir şey anlamıyor. Eczanelerden aldığımız ilacın içindeki tarifesinden kaçımız ne kadar anlıyoruz? Mübarekler sanki anlaşılmasın diye yazıp konuşuyorlar!  Ama biz onları anlıyoruz: İnsan bildiğini konuşur. Onlara böyle öğretilmiş, onlar da böyle konuşuyorlar. Ama bu böyle olmamalı! Köre renk, sağıra kelime öğretme kabilinden yürüyen bu çarpık iletişim böyle gitmemeli!

NE YAPILMALI?:

Aslında her sahada yapılan çalışmaların sonucunda elde edilen yeni buluşlara verilecek isimler konusunda, bu çalışmaları yapan kurumlar, ürünlerini piyasaya surmadan önce sonuç aşamasında iken;  "TÜRK DİL KURUMU ve Türk Dili alanında uzmanlığını kanıtlamış DİL ADAMLARI"  ile temasa geçip çalışmalarını varılan bulguya veya ulaşılan bilgiye verilecek isim konusunu da istişare ile kararlaştırmalıdırlar. Bugün evimizden eksik etmediğimiz RADYO-TELEVİZYON gibi, elimizden düşürmediğimiz TELEFON.... gibi hayatımıza girmiş pek çok âleti,  "Batı dillerinin" verdiği adla konuşuyoruz. İyi ki bunlar arasından "buzdolabını, çamaşır makinesi.." gibi bazılarını  kurtarabilmişiz. Demek ki istersek oluyor. Tedbiri baştan almak gerekiyor.  Bahçe-bostan arklarımıza bile su, başından bağlanıyor.

İslam Dünyası arasında Türkiye olarak Batının  medeniyetine ve teknolojisine  hem Coğrafî hem de sosyal alanda en yakın ülkeyiz. Batıya "Dil ve gönül" olarak o kadar bağlanmışız ki, bir çocuk mantığı ile onlarda bir şey görürsek,  "benzeri bizde de var mı?" diye düşünmeden; bulduğumuzu "mal bulmuş Mağribi" gibi kapıyoruz. Bu konuda iki farklı örnek vermek isterim:

Birincisi; Emekli Müftü olarak Hacc göreviyle defalarca gittiğim Arap dünyasında -teknolojide bizden geride olmalarına rağmen- DİL HASSASİYETİNİ çok bilinçli buldum. Her yeni icadın, her yeni düşüncenin dillerinden karşılığını bulmuşlar. Kur'an sayesinde dillerinin dünyanın en zengin dili olmasının da elbette bunda büyük katkısı var. Ancak, biz de "Divan-ı Lügat-i Türk" ümüzden başlayarak araştıracak olursak, dilimizde bize yetekliğini biz de buluruz.  En azından kendi dinimizden olmasa bile kültürümüzün kardeş dilleri olan Arapça ve Farsçadan dilimizde özümsenmiş bize yabancı gelmeyecek karşılıklar bulabiliriz. Tabii ki bu diller, batıya bağlı dilcilere göre haram ve günahtır. Bu konuda "Harf İnkılabı" sonrasında geçmişimizle irtibatımız büyük ölçüde kesildiği için BATININ AĞZINA BAKIYORUZ.

Vermek istediğim ikinci ibretlik örnek ise şudur:  Altı yıl görev yaptığım Berlin / Almanya'da. gördüğüm gerçek şu ki, her Alman vatandaşı aldığı eğitimin bir sonucu olarak -bizde olduğundan daha gerçekçi- mutlaka biri Avrupa (genellikle Latince), diğeri başka bir dünya dili olmak üzere iki yabancı dili "ANADİLİ GİBİ"  konuşabildiği halde; mecbur kalmadıkça kendi dili Almanca' dan başka bir dil konuşmuyor. Hatta siz onun ülkesinde ve onun yanında Almanca' dan  başka bir dil ile meramınızı anlatmaya kalkışırsanız,  sizi dinlemiyor. Konuşmada Israr ederseniz "Anlamıyorum,  Almanca konuş" diye ikaz ediyor. Aslında anlıyor ama, anlamazlıktan geliyor. Bunu bizzat yaşadım. Yabancı dilim İngilizce olduğu için Almanya'ya gittiğim ilk yıllarda bildiğim kadar İngilizce ile hiçbir Almana derdimi anlatamadım. Adamlar, "kendi dilimi kendim konuşmazsam, kime öğretirim?" diye düşünüyor.

Daha da ilerisi, "bir Alman, yanındaki yabancının orada yaşadığı halde dilini öğrenmeyişini; hele hele anadilinden başka bir dili, -mesela, bir Türkün Almanya'da İngilizce konuşmasını- kendine ve diline hakaret kabul ediyor. Böyle durumlarda, konuştuğu dllin, konuşanın anadili olmadığını simasından anlarsa, dayanamayıp "sen kimsin, kendi dilinde konuşsana?" diye ikaz edene çok rastladım. Bir Almana göre, Almanya'da Almanca' dan başka ancak herkes anadilinde konuşmalı.

Bu hususun, Almanların kanun ve mevzuatlarında yazılı değil; ancak örflerinde yerleşmiş ve deiğişmez bir kanaat ve karakter olduğunu gördüm.

Bizde ise Yabancı dilde eğitim veren kurumlarımızdan tutun da sosyal hayatımızda, hatta çocuklarımızın dillerinde, daha da ilerisi "TİCARÎ LEVHALARIMIZDA" yabancı dil katkılı konuşmak ve yazmak bir marifet ve moda olmuştur. Bunların psiko-sosyolojik bir hastalık olduğu kanaatindeyim.Bu mikroplardan kurulduğumuz zaman milli benliğimize kavuşmuş olacağız. Allah şifamızı versin !

ÖZETLE:  dil, düşüncenin tercümanıdır. İnsan, düşündüğünü konuşur ve konuşabildiği kadar düşünür. Yüce Allah, kullarına sayısız nimetler bahsetmişken; merhametinin sonsuzluğunu, ona verdiği " dil ve düşünce yeteneği " (Rahman, 55/1-4) ile örneklemektedir.

Kemal Cengiz

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Kemal Cengiz
DİĞER YAZILARI

Kemal CENGİZ
Emekli Müftü

Memleketi olan Ankara/Çamlıdare Ahatlar köyünde 1951 yılında doğdu. İlköğrenimi yıllarında Hafızlık ve Medrese Usulü Arapça tahsili yaptı. 1974 yılında Ankara Merkez (Tevfik İleri) İmam-Hatip Okulu'nu bitirdi. Aynı yıl girdiği İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nden 1978'de BİRİNCİLİKLE mezun oldu.

Dini Yüksek Tahsilini yaparken aynı zamanda İmam-Hatip olarak göreve başladı. Mezuniyetini takiben yurdun çeşitli il ve ilçelerinde Vaiz, İlçe Müftüsü ve İl Müftü Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Toplam 43 yıl görevden sora 2016 yılında "yaş haddinden" emekli oldu.

KELÂM-I KEMÂL adıyla özlü sözlerini içeren bir kitabı yayımlandı. Dini, milli, ahlaki ve sosyal konularda çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda çıkan yazılarına devam etmektedir. Bu yazılarından aldığı derece ve ödülleri ile TAKDİR belgeleri bulunmaktadır. 2007 yılında Diyanet İşleri Başkanlığınca Türkiye çapında açılan "Hutbe Yarışmasında" BİRİNCİLİK ödülü bulunmaktadır.

Dini Yüksek İhtisas Eğitimi (İstanbulh-Haseki) yanında Uzmanlık derecesinde Arapça, orta derecede İngilizce biraz Farsça, biraz da Almanca bilmektedir.

Evli, iki oğulu  ve beş torunu bulunmaktadır.

YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya