TARIK BUĞRA’NIN CEMÂZİYEL EVVELİNE DOĞRU: BİR ELEŞTİRMENİN GÖZÜNDEN 1950’LERİN GÖRÜNÜMÜ
Tarık Buğra’nın sanatçı yanı ile eleştiriye bakan tarafı birbirine zıt iki kutup teşkil eder.
26.02.2020 12.25
4.616 okunma
TARIK BUĞRA’NIN CEMÂZİYEL EVVELİNE DOĞRU: BİR ELEŞTİRMENİN GÖZÜNDEN 1950’LERİN GÖRÜNÜMÜ
Necmettin Turinay

Tarık Buğra’nın sanatçı yanı ile eleştiriye bakan tarafı birbirine zıt iki kutup teşkil eder. Kaldı ki onun eleştirmen yanını şimdilerde hatırlayan bile kalmamıştır. Romanlarına ve hikâyelerine nazaran daha az okunduğu ortada olan Düşman Kazanmak Sanatı’nda bazı eleştirileri ve eleştiriye dair bir takım görüşleri bulunsa bile, bu sonuç gene de değişmiyor.  İlgili eseri ya da kendisi ile yapılmış röportajları ihtiva eden “Söyleşiler”i[1] de buna dahil. Bu eserlerde Tarık Buğra eleştiri ihtiyacına, dört başı mamur sağlam bir eleştiri lüzumuna vurgu yapıp dursa bile, orada söyledikleri hep bir sızlanma tesiri bırakıyor insanın üzerinde. Edebiyat çevrelerinin klikleştiği, iyi eseri fark etmenin giderek güçleştiği vs. Bu şikayetlerin ardından da kendi sanatına, roman ve hikâyesine dair yüksek bir güven duygusu!.. Yani Tarık Buğra demek istiyor ki ben sanatımı ortaya koydum. İşte eserlerim de meydanda!.. Dolayısıyla edebiyatımızda hak ettiğim yerin kabul ve tasdikini bekliyorum. Öyle de hani nerede bu sanatın şahitleri?

Tarık Buğra’nın bu türden üstü örtük serzenişlerine hak vermemek mümkün değil. Kendisi ve eserleri hakkında kaleme alınmış yazılar bir araya getirilerek kitaba dönüştürülse, bu gerçek daha iyi fark edilir sanıyorum. Mesela o 1947-1948’de hikâyeye başlamış. İlk hikâye kitabı Oğlumuz 1949’da yayınlanmış. 1954’te Yarın Diye Bir şey Yoktur’u, 1952’de de İki Uyku Arasında’yı çıkarmış. Tarık Buğra hakkında o zamandan bu zamana neler yazılmış, bunun farkında mıyız? Nitekim o büyük eseri Küçük Ağa’yı yayınladığı sıralarda bile, yeteri derecede bir yankı uyandırdığını hatırlamıyorum. Dolayısıyla Tarık Buğra’nın en parıltılı yıllarını 1980 sonrasına taşımak yanlış olmayacaktır. Bunun sebebi de kuşkusuz Küçük Ağa romanını Yücel Çakmaklı ile Ahmet Beyazıt ikilisinin televizyon dizisine dönüştürmeleridir. Bundan sonradır ki Tarık Buğra Küçük Ağa’nın ardından yayınladığı Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) ve Osmancık (1983) gibi romanları ile hak ettiği bir yeri alabildi.

Alabildi fakat bu yeri ona gene de kültür çevreleri, okuyucu muhitleri bahşediyor; sanatın ve edebiyatın mihenk taşı kabul edebileceğimiz sınıfları, aynı sonucu onaylamak hususunda müstenkif davranmayı tercih ediyorlardı. Bize göre bu kalın duvarı ilk göğüsleyen kişi Fethi Naci’den başkası değildir. Nitekim o 1981 sonlarında yayınladığı Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme adlı çalışmasında büyük bir hamle gerçekleştirmiş, Tanpınar’ın Huzur’unu Türkçe’nin “en büyük romanı” ilân ettiği gibi, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sını da Türkçe’nin “en büyük yirmi romanı” arasına dâhil etmekten çekinmemişti. Ancak şunu da kaydetmekten geri durmamak icap eder. Fethi Naci’nin Tarık Buğra’ya biçtiği değer, Küçük Ağa’nın televizyon dizisine dönüştürülmesinden biraz daha önceki bir tarihe denk düşmektedir.

Fethi Naci’nin sekter marksist tutumları aştığının bir göstergesi olan yukarıdaki çalışması daha o zamandan benim de dikkatimi çekmiş, Tanpınar’a ve Tarık Buğra’ya yönelik bu yeni tutumun altında yatan nedenlere dair uzunca bir yazı kaleme almıştım[2].  O yazımda bir yandan Fethi Naci’deki düşünce değişikliğinin altında yatan hususları irdelerken, öbür yandan da Tarık Buğra ile Tanpınar’ın romancılığı üzerine yeni baştan düşünmek fırsatını yakalamıştım. Bunun ardından da Dönemeçte romanından hareketle, Tarık Buğra’nın insanı yazma biçimi ve karakter oluşturma teknikleri üzerine, “Tarık Buğra Dönemeçte” başlığı ile yeni bir değerlendirme daha kaleme almıştım[3]. Bunu takiben de, “Tarık Buğra’nın Üslubuna Dair Bir Metot Denemesi”ne girişmiştim[4].

Tabii bu arada ve bilhassa da vefatının ardından Tarık Buğra hakkında sayısız yazı kaleme alındı. Onun üzerine en çok yazının Türk Edebiyatı dergisinde çıktığını, kendisi hakkında aynı derginin özel sayılar düzenlediğini hatırlamak gerekir. Dolayısıyla sanat ve edebiyat çevrelerinin Tarık Buğra’ya olan ilgisinin, ölümünden sonra bayağı bir artış kaydettiği meydandadır. Nitekim Beşir Ayvazoğlu’nun Tarık Buğra monografisi Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak’ı (Ötüken, 1995) ile, Mehmet Tekin hocanın son derece mufassal Tarık Buğra/İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi (Ötüken, 2019) özellikle zikredilmelidir. Bir de bunlara kuşkusuz, gene Mehmet Tekin’in derleyip toparladığı Tarık Buğra/ Söyleşiler’in de (2004) eklenmesi icap edecektir.

NEDEN DÜŞMAN KAZANMAK SANATI?

Tarık Buğra’nın dile ve sanata dair denemeleri ile, hatıralarını ihtiva eden Düşman Kazanmak Sanatı’nın, yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişmelerden daha önce yayınlandığı hatırlamalıdır (Ötüken, 1979) Bu bakımdan adı geçen çalışma ile dile getirilen çoğu husus yerini bulmuş, Tarık Buğra da edebiyatımızda hak ettiği bir mevkiyi elde etmiş sayılır.

Bundan şüphe olmamakla beraber, Tarık Buğra’nın yukarıdaki eserine Düşman Kazanmak Sanatı adını niçin verdiğini de düşünmeden yapamıyoruz. Zira ilgili denemelerinde Tarık Buğra dil üzerinde ne kadar durursa dursun, ne tür eleştiriler yaparsa yapsın, bunlar zülfü yâre dokunacak, sağı-solu rahatsız edecek cinsten yazılar sayılmaz. Yani o eserde ne bir şair, romancı ve hikâyeci doğrudan eleştirilir, ne de kişilik yapmaya kadar uzanan ağır eleştirilere yer verilir.

Hâlbuki Düşman Kazanmak Sanatı derken, sanatçının doğrudan eleştiri meselesini kastettiğini anlayabiliyoruz. Yani eleştirmenlik öyle bir meslektir ki, dostluk değil düşmanlık getirir insana. Çoğu sanatçı ve edebiyat dergileri eleştiriye ne kadar önem verirse versin, alttan alta homurdanmaktan da geri durmazlar. Hele bir de belli bir sınıfa angaje değilseniz, işiniz daha da zor olacaktır. Belli bir ideolojiye, siyasi tutuma arkasını yaslamamış eleştirmenin işi bu bakımdan çok daha güçtür. Böyle bir kolaycılığa kendini kaptırmamış eleştirmenlerin karşılaşacağı güçlükleri varın siz hesap edin artık.

Fakat dediğimiz gibi Tarık Buğra’nın bu eserinde, özellikle altmışlarda ve yetmişlerde kaleme aldığı metinlerinde, bu türden riskli eleştirilere heves duymadığı çok açıktır. Bu bakımdan yaptığı eleştirilerin çoğunun, eninde sonunda denemeye dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Öyle de ilgili eserine sanatçı, neden Düşman Kazanmak Sanatı adını veriyor? İşte bu tezatlı tutumun açıklanmaya muhtaç bir yanı bulunmaktadır.

Bir defa şu hususu netleştirelim: Tarık Buğra’nın iyi ve önyargısız bir eleştiriye ihtiyaç duyan tarafı, onun sanat üreten yanı ile ilgilidir. Edebiyatımız adına önemli eserler veren sanatçı, ister istemez yaptığı işin farkına varılmasını bekliyor. Türkiye’nin geride bıraktığı, 1970-1980 arasına denk düşen gerilimli yıllar hatırlanacak olursa, Tarık Buğra’ya hak vermemek mümkün değildir. O yıllarda sol kesimler Tarık Buğra’yı yok sayıyor, İslamî muhafazakâr kesimler arasında da roman aleyhtarı bir hava hüküm sürüyordu. Dahası o yılların Hisar ve Türk Edebiyatı dergileri, Küçük Ağa dışında Tarık Buğra’ya yeterince itibar eder gözükmüyorlardı. Mavera dergisini çıkaran grup ise, yanlış bir Tanpınar ve Cemil Meriç okuması ile, neredeyse “İslam’da roman yoktur” gibi sekter bir tutum içinde yüzüyordu. Onların görüşüne bakılacak olursa, gelenekte hikâye varmış da roman yokmuş demek gerekiyordu. Nitekim o sıralarda bu tür iddiaların öyle bir yaygınlığı söz konusu idi ki, 1970 ortalarında Mustafa Miyasoğlu dışında romana ilgi duyan hemen hemen kalmamış gibi idi. Dolayısıyla o anafor ortamında Tarık Buğra’yı izleyen, ona değer veren yazıcıların sayısının çok da fazla olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu bakımdan 1970-1980 arasında Pınar dergisinin (nr. 14, Şubat 1973) ve Türk Dili Roman Özel Sayısının (Temmuz 1976) Tarık Buğra ile gerçekleştirdiği mülâkatları önemsememiz gerekir. Bir de bunlara Firavun İmanı (1976) romanının Milli Kültür Vakfı armağanını kazanması dolayısıyla, Tarık Buğra’nın Hisar dergisine verdiği mülâkat eklenmelidir (nr. 173, Mayıs 1978).

TARIK BUĞRA’NIN ELEŞTİRMENLİK DÖNEMİNE DOĞRU

Bundan ayrı olarak, Küçük Ağa yazarının Düşman Kazanmak Sanatı’nı okurken, eleştiriyi mayınlı bir arazide dolaşmak gibi tehlikeli bir faaliyet olarak gören ve öyle izah eden yanına dair bazı ipuçları ile karşılaşmamız mümkün olabiliyor. Yazarın neden sonra fark edebildiğim bu tür yazıları, meğer çok daha eski bir tarihte kaleme alınmamışlar mı? Dikkat edilirse ilgili eserde, “Türkçe Deyip Geçtikleri”  adlı ilk bölümün ardından, “Bir de Sanat Vardı” başlıklı ikinci bir bölüm daha gelmektedir. Bu bölümdeki metinler geneli itibariyle, Tercüman gazetesinde yayınladığı yazılardan oluşmaktadır. Yani 1960 ortalarından 1980’lere doğru evrilen bir zaman diliminde! Ama dikkat edilirse o bölümde, Tarık Buğra’nın çok daha eski tarihli bazı yazıları da bulunmaktadır.  Bunlar o kadar eski yazılardır ki, onları ister istemez daha bir merakla okumak ihtiyacı duyuluyor.

Mesela Tavır, Çalışmak, Tenkit Yazıları, Yeni Resim, Övünmeler, Kıskançlık Üzerine, Bedbinliğe ve Nikbinliğe Dair, Tiyatro Tenkidi başlıklı metinler!.. Bunların hemen çoğu 1952 yılında, bir kaç tanesi de 1951 yılında kaleme alınmış[5]. Fakat onların arasında biri var ki, elimizin altındaki kitabın adını taşımasın mı? Yani Düşman Kazanmak Sanatı’nın adını!.. İşte o metin aynen şu cümlelerle başlıyor:

“Kalemime güvenebilsem derhal işe girişir ve Düşman Kazanmak Sanatı ismini takabileceğim bir kitap yazardım.”

Bu arzu ve niyet, aynı makalenin sonunda da tekrar ediliyor?

“Evet, kalemime güvensem derhal işe girişir ve Düşman Kazanmak Sanatı ismini takabileceğim bir kitap yazar, ilk bölümünü de “Dostlarım, yeter bana da kendinize de ettikleriniz” başlığına uygun düşecek şekilde hazırlardım.” (12 Mart 1952)

İlgili yazı okunduğunda, onun kitaptaki diğer metinler gibi bir deneme olmadığını, doğrudan eleştiri maksadıyla kaleme alınmış bir yazı olduğunu kolayca fark ediyorsunuz. Dahası kendini eleştiriye adamış bir yazıcının, son derece bıkkın ve bezgin haleti ruhiyesine ulaşıyorsunuz. Tabi ki bu çıkarımlar onun eleştiriden vazgeçtiği veya vazgeçeceği gibi bir sonuca da götürmüyor bizi. Tam tersine, takip ettiği eleştirel tutum yüzünden yeterince anlaşılmadığını, yayın çevrelerini memnun edemediğini, bundan dolayı da yorgun düştüğü gibi bir sonuca ulaşıyoruz.

ORADA DENEMECİ DEĞİL ELEŞTİRMEN

Nitekim bu haleti ruhiyeyi, adını verdiğimiz yazıdan kolayca çıkarmak mümkün olabiliyor:

“Dergiler ve kendi deyişleriyle sanatçılarımız? Ben sana hayran, hayır, sen de bana hayran: Bu kadarı yeter, cama tırmanmaya gerek yok. Yeni bir dergi mi çıkaracaksınız veya kaleminiz işlemeye mi başladı? Yapacağınız şeyi biliyorsunuz değil mi? Siz beni öveceksiniz, bende sizi överim. Sonra beraberce onu överiz, karşılıklı olarak o da bizi över. Dostluk büyük kuvvettir: Filan hikâyeci ile falan şairin nasıl meşhur olduklarını görmüyor musun? O halde durun, ben söyleyeyim: Hikâyeci dergiyi övdü, dergi hikâyeciyi tanıttı, hikâyeci şairi övdü. Şair de şimdi borcunu ödüyor, bir taraftan da “altın zinciri” bir başka halkaya ilmikliyor.”

Demek ki 1950 başlarında Türkiye’de sanat ve edebiyat ortamı böyle bir manzara arz etmektedir. 1960 sonlarında ve 1970’lerde olduğu gibi, fikri ve siyasi ayrışmaların yeteri derecede hissedilmediği o yıllarda, edebiyat ve sanat ortamının belirgin bir merkezi de bulunmamaktadır. Sanatı ve edebiyatı arkadan arkaya besleyen ciddi düşünce hareketleri bulunmadığı takdirde, bu tür ortamlar kendiliğinden oluşabilmektedir. Dolayısıyla 1950 başlarındaki hava, az çok şimdiki gibi bir ortamı hatırlatmıyor değil. Küçük küçük gruplaşmalar, karşılıklı paslaşmalar; daha kötüsü de sanatın ihtiyaç duyduğu, ayağı yere basan büyük fikirlerden umumi bir kaçış! Alabildiğine anonim şair kimlikleri, belirgin bir hikâye korosuna iştirâk arzuları vs. Öyle de, bu tür ortamlarda kendini kabul ettirmenin, ya da ayakta kalmanın yolu nedir? Demek ki böyle bir ihtiyacı o yıllarda hem dergiler, hem de dergilere tutunma arayışındaki sanatçılar da duyabilmekte imiş! Nitekim bunun sonu, Tarık Buğra’nın dediği gibi, küçük bazı menfaat dayanışmalarına kadar varıp dayanabilmekte imiş!

Bu hususta Tarık Buğra’ya tekrar kulak verelim ki, ne demek istediğim daha iyi anlaşılsın:

“Dergi çıkaranların parolası malûm: Öv malını, doldur keseni. (…) Fakat mal da meydanda; nesine çatacaksın demeyiniz. Ben onlara gerçek dostluğu tattırabilir miyim diye didinip duruyorum. Dergiler ve sanatçılar ne pahasına olursa olsun diye el ele vermeye kalkıştılar mı, okuyucuya karşı cephe açmışlar demektir, başka bir şey değil. Birini veya bir şeyi onda olmayan vasıflarla övdünüz mü, belki bir mizah başarısı elde edersiniz ama, o kimsenin veya o şeyin dostu katiyen olamazsınız.”

Bütün bunlara bakarak Tarık Buğra, sözünü şöyle tamamlıyor:

“Evet, kalemime güvensem derhal işe girişir ve Düşman Kazanmak Sanatı ismini takabileceğim bir kitap yazar, ilk bölümünü de “Dostlarım, yeter bana da, kendinize de ettikleriniz” başlığına uygun düşecek şekilde hazırladım.” (12 Mart 1952)

Dolayısıyla böyle bir haleti ruhiye içinde Tarık Buğra hem kendi eleştiri tutumunu ortaya koyacak, hem de ilgili sanat çevrelerinin neden böyle bir tavır takındıklarını izah edecek yeni bir kitap ihtiyacını duyuyor. İşte o da, nihayet 1952 şartlarında düşündüğü bir kitap!.. Fakat şuna bakın ki Tarık Buğra o tasavvurunu, bir türlü gerçekleştirme imkânını bulamamış.

 

 

TARIK BUĞRA’NIN MİLLİYET’TE YAZMAYA BAŞLAMASI

Bulamamış fakat bu mesele de bizi ister istemez, Tarık Buğra’nın düşman kazanmayı bir meziyete ve mesleğe dönüştürdüğü yıllara doğru çekiyor da çekiyor. O yıllarda neler yazmış, hangi meseleleri öne çıkarmış, bunu bayağı merak etmeye başlıyoruz. Bundan ayrı olarak 1950-1955 yılları, edebiyatımızın yarı karanlık bir dönemini teşkil etmektedir. Nitekim ilgili dönemi çalışan araştırmacılar, bu yarı karanlık dönemi tanımlarken, ayağı yere basmayan genellemelere başvuruyorlar ki, onlara katılmak mümkün gözükmemektedir. Garip hareketinin sonu İkinci Yenici şiirin başlaması, yenice çıkmaya başlamış dönem dergileri vs. Bu konuları çalışanlar, çalıştığı mevzuyu öne çıkarayım derken, yanlış bazı genellemelere kalkışıyor, dönemi toplu göremiyor, isabetli sonuçlara ulaşmıyorlar.

Bunun sebebi de Garip şiirinden İkinci Yeni şiire geçiş sırasında yapılan süratli sıçramalarda aranmalıdır. Güya İkinci Yeni akımının, Garip şiirine tepki olarak doğduğunu kanıtlayabilmek için, iki şiir akımı arasındaki uzunca bir dönemin üzerini örtüyor da örtüyorlar. Meseleye bu açıdan bakanlar, bir önceki dönemin hikâyesinden varoluşçu hikâyeye, 1940’ların romanından egzistansiyalist nitelikler arz eden romanlara nasıl geçildiği hususunda hiç de tutarlı şeyler söylemiyorlar. Dolayısıyla edebiyatımızda 1947’den 1950 ortalarına, İkinci Yeni şiirle bunalımcı hikâyenin kendini kabul ettirdiği döneme kadar, arada uzunca bir dönemin bulunduğunun farkına varamıyorlar. Haliyle bu dönemin de kendine mahsus bir şiiri, hikâyesi veya romanı bulunabileceğini hatıra bile getirmiyorlar.

Tarık Buğra süresi neredeyse on yılı bulan bu uzun, ara dönemin canlı bir şahidi olarak yazıyor yazılarını. Nitekim Tarık Buğra’nın Oğlumuz (1948), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952) ve İki Uyku Arasında (1954) gibi hikâyeleri bu arada yayınlandığı gibi, o aynı dönem içinde, sayıca en fazla eleştiri metni kaleme alınan sanatçıların da başında gelmektedir. Dolayısıyla onun bayağı bir yekûn tutan eleştirileri, dönem edebiyatını kavramamız bakımından büyük bir imkâna dönüşmektedir.

Tarık Buğra’nın 25 Eylül 1951’de Milliyet gazetesinde başlayan yazıları, bu açıdan ziyadesiyle önemlidir[6]. İki buçuk-üç yıl boyunca, haftada üç kere olmak üzere devam eden yazılar çeşitliliği de beraberinde getirmektedir. Haliyle bu yazılar 1947’de Yunus Nadi armağını kazanmış genç bir hikâyecinin sanat tutumunu, eleştiri anlayışını ortaya koyarken, öbür yandan da Buğra’nın dönem edebiyatına nasıl baktığını, neleri öne çıkardığını ortaya koymaktadır. Öyleyse ilgili yazılar dönem edebiyatının toplu bir fotoğrafını çıkarabilmek bakımından, sayısız malzeme arz edecek demektir. Bundan öte aynı yazılar, 1940’lar dönemi edebiyatından 1950 sonrası edebiyata nasıl geçildiğini izlemek bakımından da enteresan tespitler barındırmaktadır ki, hadisenin bu yanı hepsinden önemli gelmektedir bize.

Öyle de Tarık Buğra Milliyet’teki eleştirilerini kaleme alırken nasıl bir tutum içindedir? Onun sahibi olduğu birikim nedir?  Unutmayalım ki sıralarda Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi’nde Tanpınar ve Mehmet Kaplan’ın öğrencisi bulunmaktadır. Fakat o, ilgili hocalardan ne kadar istifade ederse etsin, edebiyat ve sanat kültürünü bütünüyle onlara borçlu değildir. Kendine mahsus özel okumalarla kendini yetiştirmiş, Tıp ve Hukuk Fakültelerini yarıda bırakmayı göze alabildiği gibi, Mehmet Kaplan’la aralarında çıkan bazı görüş ayrılıkları dolayısıyla, Edebiyat Fakültesi’ndeki eğitimini terk etmekte de herhangi bir sakınca görmemiştir.

Gene unutmamak gerekir ki Tarık Buğra o sıralarda otuz yaşı civarındadır ve ödül kazanan Oğlumuz ile birlikte yüksek bir popülariteye sahiptir. İşte Demokrat Parti’nin 15 Mayıs 1950’de iktidarı kazanması üzerine ve aynı iktidarı desteklemek amacıyla yayın hayatına başlayan Milliyet gazetesi, sanat sayfası için Tarık Buğra’yı köşe yazarı olarak davet ediveriyor. Bu arada Tarık Buğra’nın aileden gelen tek parti alerjisi de bilinen bir husustur. Dolayısıyla o Milliyet’in sanat edebiyat sayfasındaki yazılarında, tek parti döneminin alışkanlıklarını terk edememiş, aynı zihniyeti sürdürmeye çalışan sınıflara karşı büyük bir öfke ile yazıyor. Bu yüzdendir ki başta Nurullah Ataç ve Peyami Safa olmak üzere, ilk sayısı Ekim 1951’de çıkmaya başlayan Türk Dil Kurumu’nun dergisi Türk Dili’ne karşı müsamahasız bir tavır içinde görülüyor.

Denemeci değil, eleştirmen tavrının daha bir ağır bastığı yazılarına başlarken, o kendi kendine sormuş: “Bu yazılara başlarken tavrım ne olacaktır?” Daha ilk başlarda, kendi sorusuna şu cevabı veriyor: “Çok düşündüm, fakat sonunda müsamahakâr davranacak kadar mağrur, yardım edecek kadar da kuvvetli olmadığını gördüm.” (Tavır başlıklı yazı, Milliyet 27 Eylül 1952)

Aynı yazısında anlattığına göre, arkadan arkaya bazı çevreler ona bakın neler söylüyorlarmış?

“Herkese çatıyorsun. Bütün kapılar kapanacak. Bu memlekette bir şey olmak için, hatta geçinmek için gruplardan birine girmek şarttır. Daha yolun başındasın, bu şansı iyi kullan (Milliyet’te yazıyor olma şansını) İnsanları ne kadar okşarsan o kadar kendine bağlarsın. Sonra sen aynı zamanda hikâye, roman yazıyorsun. Bunun için iyi geçinmeye herkesten çok ihtiyacın var.”

Alıntıda geçen, “İnsanları ne kadar okşarsan, o kadar kendine bağlarsın” cümlesinin, doğrudan Nurullah Ataç’a yönelik olarak kullanıldığını hatırlamak gerekir. Çünkü Tarık Buğra sık sık yaptığı Ataç eleştirilerinde, aynı vurguyu tekrar edip durmaktadır.

İşte Tarık Buğra’nın “Düşman Kazanmak Sanatını”, kademe kademe nasıl edindiğini ortaya koyuyor bu yazıları. Gene hatırlatalım ki o gözünü budaktan sakınmayan bu tavrı daha baştan tercih etmiş, altı ay önce de Düşman Kazanmak Sanatı (12 Mart 1952) başlıklı o ağır yazısını kaleme almıştı. Dolayısıyla Tarık Buğra’nın o tür yazı ve eleştirilerinin sayısı çok fazladır diyebiliriz. Sanatçının biraz da nobranlığa varan yanını daha bir netleştirmek için, yirmi iki yıl aradan sonra kaleme aldığı ve Tercüman’da yayınladığı diğer bir hatırasına bakmak faydalı olacaktır:

“Rahmetli Ali Naci Karacan (Milliyet’in patronu) bir gün bana: “Piyes yazıyorsun bütün tiyatrocuları, kitap yazıyorsun bütün kitapçıları kendine düşman eder, münekkitleri kızdırırsın. Bütün kapıları kapatıyorsun.” demişti. Cevabım şu oldu: “ Ben kapı aramıyorum.. Bir işim var, işimi dürüstçe yapmaya çalışıyorum.” Bu cevabımdan sonra rahmetli beni daha çok sevmiş, oğluna : “Ercüment (Karacan) ha sen, ha Tarık!..” demişti. (Patronlar başlıklı yazı, Tercüman, 10 Haziran 1974)

Bu hususla ilgili söylediklerimizi derleyip toparlayacak olursak şöyle bir sonuca ulaşmak mümkündür. Tarık Buğra’nın Düşman Kazanmak Sanatı ile kastettiği asıl yazıları, 1950’ler dönemine denk düşen eleştiri metinleri olmaktadır. Dolayısıyla o dönem yayınladığı metinleri bir araya getirilecek olursa, asıl onlara Düşman Kazanmak Sanatı adı verilebilir diye düşünüyoruz[7].

1950-1955 ARASINDA DERGİLER VE YEPYENİ BİR DÖNEM

Konunun biraz daha içine girilirse, ilgili yazılardan hem dönem edebiyatının portresini çıkarmak, hem de Tarık Buğra’nın dönem edebiyatını kavrayış biçimini tespit etmek mümkündür demiştik. Tabii ki biz de burada söyleyeceklerimizi, Tarık Buğra’nın yazılarına dayandırarak söylemek durumundayız. Onun yazılarından çıkarabildiğimize göre, 1950’lerin ilk yarısında edebiyat ve düşünce hayatı bayağı hareketlidir. Bu canlılığı, çıkan dergi ve gazetelerin çokluğundan ve çeşitliliğinden anlıyoruz. Tek parti iktidarı tarihe karışırken işte kimi dergiler kapanıyor, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile de kapanan dergilerden daha fazlası çıkmaya başlıyor. Bunu doğrudan doğruya, fikir ve siyaset hayatındaki genişleme ile izah etmek lazım gelir. Meselâ Behçet Kemal’in Şadırvan’ı, Orhan Veli’nin Yaprak’ı, Orhan Burian’ın da içinde bulunduğu Yücel kapanan dergiler arasındadır. Bunlara bir de Halkevleri’nin gedikli dergisi Ülkü’nün de eklenmesi icap etmez mi?

Buna karşılık Munis Faik’le Mehmet Çınarlı’nın çıkardığı Hisar (16 mart 1950), Hüsamettin Bozok’un Yeditepe (1 nisan 1950), Yücel’in yerine Ufuklar veya Yeni Ufuklar (Şubat 1952), Türk Dili (Ekim 1951), Naim Tiralı’nın Yenilik (15 Aralık 1952), Osman Nebioğlu’nun Yirminci Asır (16 Ağustos 1952), Teoman Civelek’in Mavi (25 Nisan 1953), Turgut Atasoy’un Resimli İstanbul Haftası (25 Nisan 1953) ile İstanbul Sanat ve Edebiyat (Kasım 1953) Abidin Mümtaz Kısakürek’in Türk Sanatı (Ocak 1952), Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi (Aralık 1953) Abdülhak Şinasi Hisar’ın yönetiminde Türk Yurdu (Temmuz 1954), Gurbet (Mayıs 1954), Sezai Karakoç’un Şiir Sanatı (15 Ocak 1955), müzmin CHP’li Cemil Sait Barlas’ın Pınar Postası dergileri peyderpey çıkmaya başlarlar. Tabii bu listeye Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Yaşar Nabi’nin Varlık’ı, Sabih Şendil’in 1947’den beri çıkmaya devam eden Seçilmiş Hikayeler’inin yanı sıra, çok sayıda milli ve İslamî dergileri de ilave etmek gerekebilir.

İşte bu dergi ve yayın çeşitliliği ile, Tarık Buğra’nın yazıları vasıtası ile bir kere daha karşılaşma imkanı buluyoruz. Onun geriye dönük atıf ve hatırlamaları ile, bu zenginlik daha bir çoğalıyor. Yazdığı yazılarda, dönem dergileri üzerinde geniş geniş duruyor. Bunları yayın tanıtımları veya özetlemeler biçiminde değil, fikir ve sanat tutumları olarak değerlendiriyor. Bu yazılar vasıtasıyla da, döneme mahsus yeni sanatın (hikâye, şiir, roman ve tiyatro) doğuş seyrini adım adım izleme imkânı buluyoruz[8].

Tarık Buğra “Yeditepe Dert Yanıyor” başlıklı bir yazısında (10 Mart 1952), kendisinin de içinde bulunduğu yeni dönemin ruhunu tahlil ederken şöyle bir cümle kuruyor: “Bu nesil konuşmak, ben de varım demek istiyor”. O zaman biz de ister istemez soruyoruz: Kimlerden oluşmaktadır bu yeni nesil? Bu hususla ilgili eski yazılarından veya sonradan kaleme aldığı hatıralarından bir takım çıkarımlar yapabiliyoruz. Nitekim Düşman Kazanmak Sanatı’nda yer alan Ahırda Yatmak başlıklı hatırasında aynen şunları kaydediyor.

          “Bir vakitler biz de genç edebiyatçılar idik. Biz dediğim kimler? Diyebilecekler çıkar diye, aklıma ilk gelen birkaç ismi sayıvereyim: Sait Faik, Orhan Kemal, Tahir Alangu, Naim Tiralı (Yenilik dergisinin sahibi), Behçet Necatigil, Yaşar Kemal ve daha başkaları. Mesela Nermi Uygur (denemeci ve felsefeci), mesela Hüsamettin Bozok (Yeditepe’nin sahibi). Hemen her hafta belli bir günde, bir yerde buluşur, saatlerce konuşur, tartışırdık.” (Tercüman, 29 Eylül 1974)

Sadece bunlar değil, Tarık Buğra’nın ilişki içinde bulunduğu çevre. Milliyet’teki eleştirilerinden anladığımıza göre, bu çevre genişledikçe genişlemektedir. Oğlumuz adlı hikâyelerini basan Yeni Türkiye dergisinin sahibi Turgut Evren; Oğlumuz’un kapağını yapan Zahir Güvemli, iç desenlerini çizen U. Mumcu, Seçilmiş Hikayeler’in kurucusu Salim Şengil, hemen bütün Cumhuriyet, Milliyet ve Yusuf Ziya’nın Çınaraltı çevreleri, Salah Birsel, Rauf Mutluay, şair olarak Fazıl Hüsnü ve Necati Cumalı, şiirini çok sevdiği asker arkadaşı Behçet Necatigil, hikayelerini beğenen ve hakkında yazılar yazan Muhtar Körükçü, filolojiden Adnan Berk, Özdemir Asaf, ressam Sait Maden, sonradan Turgut Atasoy vasıtasıyla barışacakları Peyami Safa ve Mehmet Kaplan, Kaplan’ın yönetiminde çıkan ve sahipliğini Turgut Atasoy’un yaptığı İstanbul Sanat ve Kültür, Varlık’ta yazanların hemen çoğu ve daha niceleri!..

Sonra bunlara bir de hikâyesini çok beğendiği hocası Tanpınar Buğra’nın fikir üstadı sosyal psikolog Mümtaz Turhan, genç şairlerden Asaf Halet Çelebi, Selahattin Batu, Ziya Osman, A. M. Dıranas, Hisar ve Türk Sanatı çevreleri de eklenmelidir. Fakat asıl ihmal edilmemesi gereken bir başka çevresi daha var Tarık Buğra’nın. O da oldukça geniş, tarihi Küllük muhiti. Hatıralarında o çevreyi de geniş geniş anlatmaktadır.

Tarık Buğra’nın Milliyet’teki yazılarından ve hatıralarından tespit ettiğimiz yukarıdaki listeyi, sanatçının nasıl geniş bir çevre ile temas halinde bulunduğunu göstermek için vermiyoruz. Tam tersine, birbirine tezat teşkil eder gibi gözüken çevrelerin neresinde durduğunu belirginleştirmek bütün maksadımız. Mesela Tarık Buğra’nın kendi verdiği isim listesini düşünün!.. Şimdi biz dâhil, o çevrelerin çoğunu sosyalist olarak tanımlamıyor muyuz? İşte burada büyük bir yanılgı söz konusu. Nitekim o grup kendi aralarında ortak, yeni bir dergi çıkarmak için bir araya geliyor. Yani şimdiki gibi birbirini itmiyor, çekiyorlar. Öyleyse nedir bu ortak dayanışmanın altında yatan?

DÖNEMİN BİR BAŞKA YÜZÜ

Bu hususla ilgili o kadar çok şey var ki söylenecek, tahmin edemezsiniz. O grubun arasındaki ortak payda, her şeyden evvel tek parti zihniyetine karşı olmak!.. Demokrat Parti’yi desteklemek ve geniş bir demokrasi cephesine mensup olmak!..1950 seçimlerinde sol olarak bildiğimiz çevrelerin, Demokrat Parti’ye oy verdiği nasıl olur da unutulur? Dahası o çevre ve gruplar, o yıllarda kendilerini sol veya sosyalist olarak tanımlamıyorlardı. Kuşkusuz öylesi sınıflar da yok değildi Türkiye’de. Ama sözünü ettiğimiz yıllarda Türkiye’de kuvvetli bir anti-komünizm rüzgârı esiyordu. İsterseniz burda Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ünü hatırlamaya çalışın. İlgili eser o yıllarda Demokrat Parti’nin, Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı kullandığı en büyük kozlardan biri değil miydi? Dolayısıyla köye mensup yazarlar, Demokrat çevrelerin yadırgadığı değil, onayladığı bir edebiyat üretmiş oluyorlardı.

Fakat bazı mihraklar tarafından bu gelişmelere yeni bir içerik de yüklenmeye çalışılıyordu. Türkiye’nin Nato’ya girişinin (19 Eylül 1952) önünde ve arkasında, Sovyet yanlısı Marksist gruplar tutuklandığı gibi (2 Kasım 1951), Malatya suikastı vasıtasıyla da Necip Fazıl ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi sembol bazı isimler hapse atılıyor, Büyük Doğu ve Serdengeçti dergilerinin kapatılması yoluna gidiliyordu. Dolayısıyla vâki baskılar Türk aydınları için, liberal batıcılığı emin bir sığınağa dönüştürüyordu. Yani dine karşı biraz daha mesafeli, Marksizme karşı da aşırı ihtiyatlı bir hava hâkimdi o günlerin Türkiye’sinde.

Nitekim yılların dergileri karıştırılırken sol veya sağ, ya da liberal yayın organlarının çoğunda Amerikan Haberler Merkezi, Hür Avrupa Radyosu gibi kuruluşların bol bol reklamları ile karşılaşılır. Bu tür reklamlar vasıtasıyla ilgili yayınlar hem sübvanse edilmeye, hem de yönlendirilmeye çalışılırdı. Bu arada Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin ve dergisinin aynı yıllarda çok aktif olduğu da bilinmelidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz reklamların daha ziyade sol ve liberal yayın organlarında göze çarptığını da hatırlatmış olalım. Meselâ buna karşılık ne Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi’nde, ne de Turgut Atasoy’un İstanbul Sanat ve Kültür’ünde bu tür ilanlara tesadüf edilmemektedir.

İlgili gelişmelere diğer örnek de, Erich Maria Remarck’ın ve eserlerinin Türkiye kamuoyuna bol bol pompalanmasıdır. Bunun da savaş sonrasına ait yeni bir proje olması dikkat çekicidir. Sözünü ettiğimiz havayı yansıtması bakımından, Tarık Buğra’nın H.A.R (Hür Avrupa Radyosu) yazısının okunması faydalıdır. Hür Avrupa Radyosu adlı kuruluş da, bildiğimiz Amerika’nın Sesi radyosundan başkası değildir. O yazıda ilgili kuruluşun düzenlediği konferanslardan söz edilmektedir (9 Aralık 1952). Tarık Buğra, Hür Avrupa Radyosu ile ilgili haber, yorum ve ilanlarla bundan böyle sık sık karşılaşılacağı bilgisini verirken, E. M. Remarck’in İnsanları Seveceksin, Üç Arkadaş, Zafer Abidesi gibi eserleri için neredeyse destanlar düzmektedir. Savaş sonrası Amerikan projelerinden biri olan bu eserlerin, hala daha sol kesimler arasında revaçta olduğu bilinen bir husustur.

Daha da önemlisi, bu yıllarda çıkan gazetelerin hemen tamamı Sovyet karşıtı, Amerikan yanlısı ve mevcut iktidarın elsiz ayaksız destekçisi konumundadırlar. Yeni çıkmaya başlayan Milliyet ve Yeni İstanbul gazeteleri de buna dâhil. Unutmamalı ki dönemin aydınları böyle bir havza içinde yaşıyorlardı. Bu hava kuşkusuz sürüp gitmedi Türkiye’de. 1950’lerin ikinci yarısından itibaren Menderes iktidarı kendini bulmaya başlarken, onu devirmek için dış ve iç mihraklar süratle harekete geçti. Dolayısıyla ortak cephe içinde gördüğümüz aydınlar ve sanatçılarda da yavaş yavaş birbirinden ayrışmaya başladılar. Fakat bu ayrışma 1960’lardaki gibi bir kopuşa asla dönüşmedi.

 

 

DERGİLERİN VE SANATÇILARIN DÜNYASI

Sözünü ettiğimiz dönemin havasını vermesi bakımından şimdi sol bildiğimiz, fakat Tarık Buğra’nın yakın arkadaşlarından biri olan Yeditepe sahibi Hüsamettin Bozok’un durduğu yer ne kadar dikkat çekicidir? O yıllarda aydınların temsil ettiği sağduyulu yaklaşımı, şu satırlardan rahatlıkla takip mümkündür.

           “Gazetemizin (Yeditepe) sayfaları milli benliğimizi, özümüzü kaybetmemek şartıyla, her türlü yenilik hareketlerine açık oldu. Geniş bir hürriyet havası içinde, her türlü görüş ayrılıklarına saygı gösterdik. Bazen aynı sayfa üzerinde iki komşu sütun arasında çetin tartışmalar oldu. Gazete bugün de, kendi yayın faaliyetini acı şekilde tenkit eden okuyucu görüşlerine yer vermektedir. (Dergilerimiz Günü, Nisan 1954, nr.58, s.1)”

1950’lerin havasını yansıtan, daha böyle sayısız örnek gösterilebilir. Bilindiği gibi dönemin en önemli göstergelerinden ikisi, İstanbul’un 500’ncü Fetih yıldönümü kutlamaları ve tek parti yıllarında yasak kapsamına alınmış Mevlevi törenlerinin yeniden yapılabilir hale gelmesidir. Bu sebeple 1953 yılı civarında edebiyatımızda tarihi roman yazımında büyük bir patlama yaşanmış, aynı sıralarda İstanbul ve Fetih merkezli şiirler yazmak da neredeyse edebi bir modaya dönüşmüştü. İşte o ortamda İstanbul ve fetih temasını işleyen sayısız şiirler kaleme alınmış, kitaplar ve antolojiler düzenlenmişti. Turgut Atasoy’un İstanbul Sanat ve Kültür’ü bu atmosferin tesiri ile çıktığı gibi, Yaşar Nabi’nin Varlık’ı da Fetih’e ve İstanbul’a ziyadesiyle önem veren dergilerimiz arasındadır.

Bu dönem zarfında Mevlâna ve Mevlevilik de çok işlenen konuların arasında yer alır. Hemen her dergide bu mevzular üzerine sayısız yazı yayımlandığı görülür. Arif Nihat Asya’nın Kubbe-i Hadra’sı (1956) bu yıllarda yayınlandığı gibi, eski Marksistlerden A. Kadir’in Bugünün Diliyle Mevlâna’sı (1955) da gene aynı yıllarda çıkar. Nerede basılmıştır bu eser denirse, şaşırmamanız gerekecektir. Oldukça başarılı olan bu tercüme, dönemin sağcı ve milliyetçi dergisi olarak tanınan, son derece kaliteli İstanbul Sanat ve Kültür’ün kitapları arasında çıkar.

Görüldüğü gibi 1950 dönemi sanatçıları ve sanat çevreleri birbirinden fazlaca kopuk yaşamıyor, 960’lardan sonra sırtlarına geçirdiğimiz bir gettolaşma sıfatına asla rıza göstermiyorlardı. Bunun tipik örneklerinden biri de Sait Faik’tir. Nitekim Varlık’ın yanı sıra o, İstanbul Sanat ve Kültür’de de yazar, sağcı-milliyetçi bildiğimiz çevrelerle de haşır neşir yaşardı. Kaldı ki onun Simenon’dan yaptığı Yaşamak Hırsı ile diğer bir eserinin, Mehmet Kaplan yönetiminde yayınlanmaya devam eden İstanbul Sanat ve Kültür’de çıktığını şimdi kimler hatırlar bilmiyoruz. Bilmemek tabii ki o dönemin realitesini ortadan kaldırmaz. Bu açıdan aynı dergide Sait Faik’in sayısız hikâyesinin yayınlandığını ayrıca kaydetmemiz gerekecektir.

İsterseniz burada bir de Tanpınar’dan söz açalım. Onun ilk şiir kitabının nerede yayınlandığını hatırlar mısınız? Tanpınar’ın şiirlerini bir araya getirerek kitaba dönüştürme fikri, bizi ister istemez Hüsamettin Bozok’a götürüyor. Onun Yeditepe dergisi, Tarık Buğra’nın hakkında yazılar yazdığı yayın organlarının başında gelmektedir. Bir başka örnek daha: Yeditepe’nin dergi olarak yayınladığı kitapların ilan ve tanıtımları en çok nerede yapılırdı biliyor musunuz? Doğrudan doğruya Mehmet Kaplan ve Turgut Atasoy’un ortak yönettiği İstanbul Sanat ve Kültür’de!..

Kaldı ki bu yakınlığa ve ortak dayanışmaya, Naim Tiralı’nın Yenilik dergisi ve Yenilik Yayınevi ile, Turgut Atasoy’un dergi ve yayınevi arasında daha ziyade şahit olmaktayız. Nitekim Yenilik Yayınevi’nin eserleri Turgut Atasoy’un matbaasında basıldığı gibi, reklamları da İstanbul Sanat ve Kültür’de çıkmakta idi. Dahası başlangıçlarda Yenilik dergisi ve yayınevinin haberleşme adresi de, gene Turgut Atasoy’un matbaasından başka bir yer değildi[9].

Dönemin ruhunu yansıtması bakımından, Tarık Buğra’nın sık sık kullandığı bir ifadesi var ki o da dikkat çekicidir. 1950’lerin önemli eleştirmenlerinden biri kabul etmemiz gereken Tarık Buğra, ilgili yılları edebiyatımızın “altın çağı” olarak vasıflandırmaktadır.  Edebiyat alanında sert politik kamplaşmaların yaşanmadığı, sanatın ziyadesiyle önemsendiği bir “altın çağ”!.. Tarık Buğra’nın böyle bir kavramlaştırmaya, 1960 ve 1970’lerin kutuplaşmış Türkiye’sine bakarak ulaştığı unutulamaz.

 

 

SONUÇ

Dolayısıyla 1950’lerin izahı yapılırken, düşünce ve sanat tutumları tespit edilmeye çalışılırken, 1960 sonrasının ideolojik, sekter tutumları ile hareket edilmemelidir. Çünkü bu yıllarda Türk sanatçıları, devamlı yeni bir sanatın peşinde görünüyorlar. Savaş sonrasına ait yeni felsefelerle, sanat anlayışları ile karşılaşıyor ve bunlardan etkileniyorlardı. Gerçeküstücülük, varoluşçuluk, yeni resim ve müzik akımları, insanı anlatma ve yazma biçiminde yeni yeni denemeler ortaya koymak istiyorlardı. Bu havaya bakarak hemen onların solculuğuna hükmetmemek icap eder.

Bu bakımdan 1950’ler dönemi edebiyatımızın daha sağlam ve gerçekçi bir zeminde ele alınması icap etmektedir. Bu dönem, 1960’ların sekter Marksist yaklaşımlarından arındırılarak yeni baştan ele alınmalıdır. Özellikle de Asım Bezirci gibilerin toplumculuk zorlamaları ile İkinci Yenici şiiri temellendirme biçimleri yeni baştan gözden geçirilmelidir. Bu noktada da şimdiye kadar derlenip toparlanmamış, her hangi bir kitaba dönüştürülmemiş Tarık Buğra’nın yazıları büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü o yazılar, ilgili dönemi daha farklı okuma ve yorumlama imkânı sunuyor bize.

Eğer bu tebliğ ileride, Tarık Buğra’nın dönem şiirini, hikayesini ve romanını nasıl okuduğu ve nasıl değerlendirdiği etrafında devam ettirilebilirse, mevcut bulanıklığın biraz olsun giderilebileceği düşüncesindeyiz.

 


[1] Tarık Buğra/ Söyleşiler (Haz. Mehmet Tekin), Çizgi Kitabevi, Konya 2004. Kitapta Tarık Buğra ile yapılmış yirmi bir konuşma yer alıyor. Bunların ilki Şubat 1973 (Pınar dergisi), sonuncusu ise mart 1993 (Türk Edebiyatı) tarihini taşıyor. İlgili mülakatların daha da çoğaltılması gerekir. Mesela Türk Edebiyatı dergisinde (mart 2014, nr. 85, s. 16-17), daha eski tarihli bir röportajı gözüme çarptı: “Tarık Buğra ile Bir Konuşma”, Son Saat, 10 haziran 1954.

 

[2] “Fethi Naci’ye Göre Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme”, Mavera, şubat 1982. İlgili makaleyi bilahare,  Geleneğin Dünyası/ Yeniliğin Ufukları adlı çalışmama da dahil etmiştim: Akçağ Yayınları, 1996, s. 149-157.

[3] “Tarık Buğra Dönemeçte” Töre, aralık-ocak 1980-81. Dönemeçte romanının ele alındığı bu makale, daha sonra Geleneğin Dünyası/ Yeniliğin Ufukları adlı çalışmama da dahil edilmişti: Akçağ Yayınları, 1996, s. 168-178.

[4] “Tarık Buğra’nın Uslûbuna Dair Bir Medhal Denemesi” için Kültür Dil ve Sanata Dair adlı çalışmamıza bakılabilir. Akçağ Yayınları, Ankara 1996, s. 23-30.

 

[5] Düşman Kazanmak Sanatı’nda yer verilen eski tarihli yazıların künyelerinde, diğer yazıları gibi bunların da Tercüman gazetesinde yayınlandığı belirtilmektedir. Hâlbuki o eski tarihli yazılar Tercüman’da değil, Milliyet gazetesinde çıkmışlardır. Düşman Kazanmak Sanatı’nın yeni baskılarında bu yanlışlık düzeltildi mi, bilmiyorum.

 

[6] Tarık Buğra’nın Milliyet’te çıkmış yaz ve eleştirilerinin tamamı elinde bulunan Asım Öz, bunları bana göndermek lûtfunda bulundu. Dolayısıyla değerli araştırmacı A. Öz’ün lûtfu ile bu yazı tamamlanabildi. Kendisine müteşekkirim.

 

[7] Tarık Buğra’nın Milliyet’te çıkmış 800 civarında yazısı bulunmaktadır. Bunların topluca yayınlanması, dipnotlarla desteklenmesi şarttır. 1950’ler dönemi edebiyatımızın bu yazılar vasıtası ile yeni baştan değerlendirilmesi mümkün olabilecektir. Buğra’nın külliyatını yayınlayan yayınevinin, bu bakımdan Asım Öz ile temasa geçmesi faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.

 

[8] Aslı Uçar’ın Vakıfbank Kültür Yayınları arasında çıkan 1950’ler Türkiyesi’nde Edebiyat Dergileri adlı çalışmasında da aynı konu ele alınmaktadır. Fakat orada 1960’lardan sonra ortaya konan kategorik, çatışmacı tutumun esas alındığı görülmektedir. Muhafazakâr milliyetçi yönü ile Hisar dergisi bir yanda, güya yenilikçi tutumları ile Varlık, Mavi, Yeditepe ve Pazar Postası öbür yanda. Mesela İstanbul gibi, Yenilik ve Seçilmiş Hikâyeler, Türk Düşüncesi gibi dergiler ele alınmıyor nedense. Asıl önemlisi de, ilgili döneme iyi nüfuz edilemediği için, 1960’lardan sonra oluşmuş bir algılamaya daha baştan teslim olunmuş oluyor.

 

[9] İstanbul Sanat ve Kültür üzerine, Fatih Akbay tarafından 2019 yılında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yapılmış bir yüksek lisans çalışması bulunmaktadır.

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya