Salgın Günlerinde Zaman
Salgın günlerinde hayatımızı evlere sığdırdık. Kimine göre evde hayat sıkıcı, kimine göre ise yıllardır elde edilemeyen bir fırsat. İş yoğunluğundan ailesi ve çocuklarıyla birlikte olamayanlar mutlu olmalılar. Çılgın gibi peşinde koştuğumuz zaman durdu ve üstümüze yıkıldı. Hiçbir şeyin sağlıktan öte olmadığını yaşayıp tecrübe ettik.
06.04.2020 21.27
2.360 okunma
Salgın Günlerinde Zaman
Ali Akça

 

“Bugün gölgede oturan, dün ağaç dikendir.”

Warren Buffett

 

Salgın günlerinde hayatımızı evlere sığdırdık. Kimine göre evde hayat sıkıcı, kimine göre ise yıllardır elde edilemeyen bir fırsat. İş yoğunluğundan ailesi ve çocuklarıyla birlikte olamayanlar mutlu olmalılar. Çılgın gibi peşinde koştuğumuz zaman durdu ve üstümüze yıkıldı. Hiçbir şeyin sağlıktan öte olmadığını yaşayıp tecrübe ettik.

İnsan yaşadığı hayatın kısalığından dem vururken, bir yığın boşa geçen zamanı nasıl tükettiğinin farkında bile değildir. Aslında boş zaman yahut boşa geçen zaman diye bir şey yoktur. Sadece akışından zevk aldığımız dakikalar, birlikte vakit geçirdiğimiz iyi insanlar yahut yaptığımız üretken işler bize bu tükenişin değerini önemsetir. Zamanda değil, tükeniş bizdedir.

Pandemi hızla eritiyor zamanı ve geçip giderken bütün sevdiklerimizi alıyor. Dünyanın yok olacağı hissine kapılıyoruz. Aslında bu his bize aynı şekilde dünyayı önemsemenin yanlış olduğunu anımsatıyor. Akıp giden gerçekte zaman, içindeki bizim yaşama süremizden eksilen sıkıntılı veya neşeli anlarımızdır.

Bir iş ya da oluşun, bir eylemin içinde geçmekte olduğu, geçtiği ya da geçeceği süredir zaman. Akrep ve yelkovan bizlere her an bir şeyler fısıldasa da, zamanın ne geçişini görüyor, ne ona dokunabiliyor ya da tadına bakabiliyoruz. Bizi kuşatıyor önce derin, kaygı, kuşku, endişe ve korku sarıyor. Sonra acı duyuyoruz, üzüntü kaplıyor bizi, nihayet umut ışığı arıyoruz.

Pandemi günleri müthiş bir hızla insanlığın canını alarak bizden uzaklaşıyor. Ancak, onun geçişini bu defa acı bir şekilde ölçüyoruz. Zamanın çarkları insanları doğuştan itibaren ilk adımını attırarak hem yürütüyor hem de yaşadıkça ağır ağır insanı öğütüyor. Ondan kaçamıyoruz yahut tükendiğimizde dönüp sığınabileceğimiz tek seçenek sadece toprak olabiliyor. Toprağı ve doğayı zorlayıp zamanın dışına itmeye kalktığımızda yeni salgınlar üzerimize akıyor.   

Arizona State Üniversitesi’nde fizikçi olan Paul Davies, teorik fizik ve kozmoloji gibi soyut alanlardan daha somut olan Dünya’nın ötesindeki yerlerde yaşama dair çalışmalar yapıyor. Astrobiyoloji konularına kadar oldukça geniş bir yelpazede çalışmalar yürüten Davies, uzun süredir üzerinde çalıştığı zaman konusunda şöyle diyor: “Zaman elbette ki vardır. Onu saatle ölçeriz. Saatler zamanın akışını ölçmez, zamanın aralıklarını ölçer. Tabi ki, farklı olaylar arasında zamanın aralıkları vardır; zamanın ölçtüğü şey budur. Zaman akmaz, zamanın akıyor olduğu hissi psikolojinin bir parçasıdır.”

Zaman bir dilim halinde geçip gider. An geçer, günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar ve asırlar gelip geçer. O hem çabucak geçmesini hem de yaşlandıkça durdurmak istediğimiz; ama hiçbir zaman başa çıkamadığımız bir şeydir. Bahar mevsimleriyle canlanırız, sonbahar mevsimi yaşlılık zamanını temsil eder. İnsan ömrü bir şelale gibi yokluk denizine dökülür. Zaman öldürelim derken bakmışız fani ömür tükenmiş, çiçek solmuş ve kuşlar dağılmıştır.

Zaman değişimdir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli romanı bu ilişki üzerine kuruludur. Romanın kahramanı olan Hayri İrdal’ın çocukluğunun geçtiği evde iki saat vardır. Bunlardan Mübarek, eskiyi temsil eder; diğer saat ise bir Avrupa Saat’idir. Bu iki saatten başka ortaya Hayri İrdal’ın babasının koynunda taşıdığı cep saatidir. Cep saatini de kol saati takip edecektir. Devirler de saat gibi değişir gider.

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları kovalasa bile zaman hiç kaybolmaz. Bir bakarsınız ömrümüz gibi bizim için zamanın hepsi geçiverir. Mevsimlerden Bahar’ın en güzel ayı Nisan’da bize yeni umutların filizlenmesi için yağmurları getirir. Esasen zaman dönüp durur mu, tükenir mi, bilinmez. Mayısta önce baharın coşkusunu sonra rengârenk çiçekleri, erguvanları, mimozaları, sonra ilkyaz tazeliğini bize getirir. 

Dante Alighieri der ki; “Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok acı çekenlerdir.” Oysa biz zamanın acılarımızı sildiğini, hiç olmazsa üzerine kül döküp acılarımızı ötelediğine inanırız. Henry Ford “İnsan akıp giden bu zaman için sadece bir ömrün yetmediğinden yakınabilir.” diyor. Pek çok insanın, diğerlerinin boşa harcadığı zamanı kullanarak, öne geçtiğini gözlemlemişizdir. Mesela, zamanın üstünde uçanlar olduğunda biz onlara ancak ermiş gözüyle bakabiliyoruz. Atilla İlhan’ın bir dizesinde vurguladığı “Yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor.” sözlerini de anımsamak sanırım yerinde olur. Zaman geçiyor, insan yaşlanıyor, bu arada kendisini değil de, sanki dünyayı başkalaşım içinde idrak ediyor.

Çok hızlı işleyen bir çarkıyla zamanı anlamsız kılan, kendine eziyet eden insandır. Her şeyi bir çırpıda hızlı yaşayayım düşüncesi bizi tüketiyor da farkında değiliz. Hayatta her şeyi hızlı yapma peşindeyiz. Hızlı yiyoruz, hızlı okuyoruz. İlişkilerimiz çok hızlı, her şey hemen olsun istiyoruz. İşimizi, arkadaşımızı, ailemizi hızlı tüketime kurban ediyoruz. İlişkilerimiz, evliliklerimiz her şey hızla son buluyor.

Beynimiz yavaş ve yorgun, bedenimiz bitkin. Çünkü gelişen teknoloji beynimizi ve bedenimizi yayınladığı çeşitli sinyallerle yavaşlatıyor, Büyük şeyleri küçük hale getirip beynimizi bilgisayardaki sıkıştırılmış bellekler haline getirirsek, büyük ölçüde zarar görürüz. Aslında hepimizin bildiği bir gerçek var: kaçırdığımız zamanı geri getiremeyeceğimiz gibi ne kadar hızlı yaşarsak yaşayalım fazladan kazanacağımız bir dakikamız da olmayacak.

Şimdi Kovit-19 salgını insanlığı öldürürken, kayıp canları biz ekranlardan akan sayılar ve grafiklerde izliyoruz. Sanki hızla tükettiğimiz zaman durdu. Dünya için işte yeni bir düzen tasarlanıyor. Öyle acımasız ki, ölenler ölecek kalanlarla dünya yeni bir salgın çıkıncaya kadar zamanı tüketmeye devam edecek.

Dünya hiç bu kadar derin kaygı, kuşku, endişe ve korku dolu süreci yaşamamıştı. Umut hiç bu kadar zayıf ve kırılgan duruma düşmemişti. Sağlık sistemi böyle sorgulanmamış ve çökmemişti. Din hiç olmadığı kadar zayıf, bilim bu kadar önemli hissedilmemişti. Geleceğin sade ve minimal yaşamda olduğu ancak bu kadar yakından görülebilirdi.

Dostlukla…

Ali Akça  

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ali Akça
DİĞER YAZILARI

Ali AKÇA, Uludağ İşletme Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. Fransa'nın Montpellier kentinde, Paul Valéry Universitési'nde 1982-84 yılları arasında dil eğitimi için bulundu ve muhtelif araştırmalar yaptı. 1984-1986 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. 1986 yılında Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda göreve başladı.  Fransa'nın Rouen Universitési'nde 1992-94 yıllarında İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. 2002-2006 yılları arasında T.C. Kuveyt Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşavirliği görevinde bulundu. Halen, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda görevini sürdürmektedir.

 

YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya