İnsan, canlılar âleminin en mükemmel varlığıdır. Yaklaşık bir milyon civarındaki canlı türü içinde evrenin sırrını araştıran, ona çeşitli biçimlerde müdahale edebilen akıl sahibi tek canlıdır. O, aklı sayesinde düşünme, anlama ve tehlikelere karşı tedbir alma yeteneğine sahiptir. Sınırları olmakla birlikte akıl, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırır. İnsanın düşünmesi demek; bilip öğrendiklerini, kendi içinde tartışması ve değerlendirmesi demektir. İnsan, bu düşünmenin sonucunda yararlı olduğuna kanaat getirdiği işleri tercih eder, zararlı olarak gördüğü şeylerden korunmak için de tedbirler alır.
13.08.2020 08:26
1.446 okunma
İNSAN AKLININ VE DÜŞÜNCESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Av. Necati Kırış

 

I. İNSAN AKIL SAHİBİ BİR VARLIKTIR

İnsan, canlılar âleminin en mükemmel varlığıdır. Yaklaşık bir milyon civarındaki canlı türü içinde evrenin sırrını araştıran, ona çeşitli biçimlerde müdahale edebilen akıl sahibi tek canlıdır. O, aklı sayesinde düşünme, anlama ve tehlikelere karşı tedbir alma yeteneğine sahiptir. Sınırları olmakla birlikte akıl, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırır. İnsanın düşünmesi demek; bilip öğrendiklerini, kendi içinde tartışması ve değerlendirmesi demektir. İnsan, bu düşünmenin sonucunda yararlı olduğuna kanaat getirdiği işleri tercih eder, zararlı olarak gördüğü şeylerden korunmak için de tedbirler alır.

İnsan¸ düşünen bir varlık olduğundan kendisine ulaşan bir bilgiyi hemen kabul etmez. Bu bilgileri akıl ve mantık ölçülerine göre değerlendirir, sonra kabul veya reddeder. Tercihini kabul veya ret yönünde kullanmasından dolayı sorumlu olmasının nedeni, akıl ve düşünce sahibi olmasıdır. İnsanda, onu iyiliğe yönelten akıl ve vicdan olduğu gibi, kötülüğe sevk eden duygular da vardır. Bu kötü duygulara nefis adı verilir. İnsan¸ duygularına kapılmadan aklı ve vicdanı ile karar vererek doğruyu bulabilir. Aklı olan ve ergenlik çağına girmiş bir insan, tercihini kötülük yerine iyilik yönünde kullanırsa, meleklerden daha üstün bir mertebeye ulaşır.

Arapça bir kelime olan akıl, insanı zararlı şeylerden alıkoymak ve bilmek, anlamak, bilinçli olmak anlamlarına gelmektedir. Din de, bilinçli insanların kendi istekleri ile Allah'ın emir ve yasaklarına uyması demektir. Kuran, insanların düşünüp taşındıktan sonra¸ akıllarını kullanarak inanmalarını istemektedir. Bu konuda Allah¸ "De ki: Hak¸ Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin¸ dileyen inkâr etsin."[1] buyurarak insanın, davranışlarında hür ve iradi bir varlık olduğunu ve bu yüzden sorumluğun kendisine ait olduğunu vurgulamaktadır.

Kuran’da, aklını kullanmayarak kötü davranışta bulunanlar kınanmakta, bu tür insanların cehenneme girdiklerinde şöyle diyecekleri belirtilmektedir: "Şayet kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık¸ (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık."[2] İslâm dini¸ akla ve mantığa uygun bir dindir. Bu nedenle insanın aklına ve kalbine uymayan şeylere zorla inanmamızı istemez. Kuran’da aklımızı kullanmakla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:

"Aklınızı kullanasınız diye Allah ayetlerini işte böylece açıklıyor."[3] "And olsun, size öyle bir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız "[4] "Size hayatı da ölümü de veren O'dur. Geceyi gündüze değiştiren de O'dur. Artık aklınızı kullanmayacak mısınız?"[5] "Andolsun¸ göklerin ve yerin yaratılışında¸ gece ile gündüzün birbirini izlemesinde¸ insanların yararı için gemilerin denizlerde akıp gitmesinde¸ Allah'ın gökten indirdiği şeyde¸ rüzgârın yönlendirilmesinde¸ bulutların yer ile gök arasında tutulmasında aklını kullanan bir topluluk için ayetler (işaretler) vardır."[6] Kuran’da 200'den fazla yerde¸ aklımızı kullanmamızla ilgili ayet bulunmaktadır. 

Kısaca, insan akıl ve düşünce sahibi bir varlıktır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etmesi akıl sayesinde mümkündür. Maturidi, diğer bilgi kaynaklarını kontrol etme niteliği dolayısıyla, aklı bilgi nazariyesinin merkezine yerleştirmiştir. Ancak akıl, âlemin bir cüz’ü olduğundan idrak gücü sınırlıdır, her şeyi bilemez.[7] İnsan, kendi nefsinin ve duygularının esiri olmadığı, dışarıdan gelebilecek baskı, tehdit, şartlandırma gibi aşırı etkilerden uzak olduğu, aklının sağlıklı bir biçimde çalıştığı durumlarda ondan kötülükleri/yanlışları tercih etmesi beklenmez. İnsana sınırsız olarak kötülük/yanlış yaptırabilmek için, onun aklını ve düşünebilme yetisini devre dışı bırakmak ya da işlevsiz hale getirmek gerekir. İnsanı insan yapan, aklı ve düşünme yetisi olduğundan, aklı devre dışı bırakmak ya da işlevsiz kılmak, onu insanlığından çıkarmak demektir. Bu nedenle İslâm Hukukunda korunması zorunlu (zarurat düzeyinde) evrensel nitelikli beş temel maslahattan (maksada uygun işten/temel unsurdan) biri de aklın korunmasıdır.[8] İnsanı, insanlığından çıkaracak tehlikeli girişimlere karşı korunabilmek için, insan aklının önündeki engellerin neler olduğunu iyi bilmek gerekmektedir. İnsan aklının önünde, onu işlevsiz kılacak şekilde engellerin bulunduğu bir ortamda, insanca yaşama imkânı bulunmadığı gibi, insanın en önemli özelliği olan bilimsel, düşünsel ve sanatsal gelişmelerin olması da mümkün değildir.

II. DOĞUŞTAN AKILSIZ OLANLAR VE AKLINI KULLANMAYANLAR

1) Doğuştan Akılsız Olanlar

Akıl yönünden insanları ikiye ayırabiliriz: Birincisi, doğuştan aklı yerinde olmayanlardır ki, bunlara deli/akılsız denilmektedir. İkincisi ise, esasen akıllı olduğu hâlde düşünmeden, akletmeden hareket edenlerdir ki bunlara da mecazî anlamda akılsız denilir. Doğuştan aklı yerinde olmayan deli/aklen malûl kişilerin durumu bellidir. Bunlar için söylenecek fazla bir şey yoktur. Onların bu durumları, kendi kabahat ve kusurlarının sonucu değildir. Davranışları da iradi değildir ve bu yüzden yapıp ettiklerinden dolayı sorumlu da değillerdir.

2) Aklını Kullanmayanlar / Devre Dışı Bırakanlar

Asıl sorun, doğuştan bir akla sahip oldukları halde, akıllarını yine kendi ihmal ve kusurları nedeniyle tam olarak kullanmayan veya devre dışı bırakan ikinci grupta yer alan kimselerdedir. Bu durum farklı boyutlarda kendini göstermektedir. İnsan aklını devre dışı bırakan engel, bazen insanın içinden/nefsinden gelebileceği gibi, bazen de dıştan baskı, tehdit, tazyik, zorbalık, tahakküm, beyin kontrolü, şartlandırma, insanların kalbine kin ve nefret tohumları ekme, etnik, dinsel ve mezhepsel taassup gibi yöntemlerle ortaya çıkabilmektedir. İnsan aklını işlevsiz kılacak engel, ister kendi içinden isterse dışından ona musallat olsun, insanın aklını başından alması ve düşünmeden hareket etmeye sevk etmesi bakımından aynı sonucu doğururlar. İnsanı, insanlığından uzaklaştıran bu engel ve şartları ayrı başlıklar halinde ele almakta yarar vardır.

III. İNSAN AKLININ VE DÜŞÜNCESİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

İnsan aklı ve düşüncesinin önündeki engeller, aslında onun dünya ve ahret mutluluğunun önündeki engellerdir. Çünkü yeryüzünde akılı ve düşünce sahibi tek varlık insandır ve o bu yüzden yaptıklarından/yapmadıklarından dolayı hem dünyada hem de ahrette sorumludur. İnsan, iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte bulunduğu karmaşık bir toplumsal yapının içinde, kendisini dünyada ve ahrette mutlu kılacak iyi davranışları, sağlıklı çalışan aklı ve düşüncesi sayesinde seçer ve tercih eder. İnsan aklı ve düşüncesinin, kendisinden beklenen asli işlevini yerine getirebilmesi, sağlıklı bir hayat ortamına bağlıdır. Ancak toplumsal hayatın her döneminde insan aklı ve düşüncesinin doğru çalışmasına engel olan, onu devre dışı bırakan hal ve şartların var olageldiği bilinmektedir. 

Çağımızda, insanların aklını devre dışı bırakan, düşünmeksizin hareket etmelerini sağlayan faktörler olarak; içten nefsi duyguların etkisi, dıştan baskı, tazyik, zorbalık, tahakküm, beyin kontrolü, şartlandırma, etnik, dinsel ve mezhepsel taassup, insanların kalbine kin ve nefret tohumları ekme gibi onları hem içten hem de dıştan etkileyen haller, şartlar ve yöntemler sıralanabilir. Bunları ana başlıklar halinde şöyle ele alabiliriz:

A) İNSANA KENDİ NEFSİNİN OLUMSUZ ETKİLERİ

Sözlükte “ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular gibi manalara gelen[9] nefis kelimesi,  Kuran’da ruh anlamında[10] kullanıldığı gibi zat ve öz varlık manasında da kullanılmıştır.[11] İnsanı ilâhî hitaba muhatap kılarak onun sorumlu tutulmasına sebep olan nefse kötülüğü emretme, [12] nefsi ve yaptığı kötülükleri kınama, [13] daha ileri bir aşamada huzura erme [14] gibi birbirinden farklı görevler yüklenmiştir. Kısaca nefis kelimesi; insanın kendisi, özü, duyuları, içindeki manevi gücü, becerileri, heves ve ihtiyaçları, istekleri anlamındadır. Ayrıca kalp, can, hayat, kan, benlik, ruh ve zat manalarına da gelir.

İnsan nefisle beden birlikteliğinden oluşan bir varlıktır; bedene hayatiyet veren nefistir. Özellikle tasavvuf yorumuna göre nefis denilince şer ve günahın kaynağı olan, kötü huy ve süflî arzuların tamamı anlamına gelen ve kötülüğü emreden[15]  nefis anlaşılır. Kötülük sebebi olması bakımından şeytanın iş birlikçisi sayılan nefis insanın içindeki en büyük düşman olduğundan[16], Allah’ım, bir an bile beni nefsimle baş başa bırakma diye dua edilir. İnsan varlığında böyle bir özelliğin bulunması, onun sorumlu bir varlık olması, bu sorumluluğu gereğince varlık yapısının iyi ve kötü duygular arasında gerilim halinde ve sınav ortamında bulunması gibi hikmetlere dayanmaktadır.

İlk tasavvuf erbabı, takvaya uygun bir hayat yaşamayı esas alırken önlerinde en büyük engel olarak nefsin süflî/aşağı arzularını, heva ve hevesini görmüşler, bazen nefisten içimizdeki şeytan/düşman diye söz etmişler ve dikkatlerini bunun üzerinde yoğunlaştırmışlar, nefisle mücadeleye en büyük cihat (cihad-ı ekber) adını vermişlerdir. Kuran’da, nefsi sefih kişilerden yani aklıyla değil zevkiyle hareket edenlerden bahsedilmiş[17] ve Nefislerinizi temize çıkarmayın buyrulmuştur[18] Kuran’da nefsin, insanı kötülük işlemeye meylettiren bir özellikte olduğunu haber veren başka ayetler de mevcuttur. Meselâ, Yusuf’un (as) kardeşleri sahte kan bulaştırılmış bir gömleği getirdiklerinde babaları Yakup (as): “Herhalde nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sevk etmiş[19] diyerek onların yalan söylediklerini anlamıştır. Onlar nefislerine uyarak Yusuf’a (as) bu komployu kurmuşlardır.[20]

Yeryüzünde yapılan kötülüklerin birçoğu nefsin kurduğu bu tuzak nedeniyle gerçekleşir. İnsanların, nefislerini (heva ve heveslerini) birer ilah olarak görerek haksızlık yapmaları ve kötü davranışta bulunmaları nefsin bu özelliğinden kaynaklanır. Kuran, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Şüphesiz ki insanı yaratan Biziz ve nefsinin ona neler fısıldadığını da Biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız[21] İnsana, bir kötülük olan cimriliği emreden nefis, cömertlik duygusunu körelterek onu yardım yapmaktan alıkoyar ve itidal çizgisinden uzaklaştırır.[22] Nefis, bencil ve kıskanç olduğundan insanda potansiyel olarak var olan bu duyguların harekete geçmesine de öncülük eder.[23] Tasavvuf ehline göre, nefis bazen insanın putu haline dönüşebilir. “Hevâsını (nefsi arzularını) tanrı edinen kimseyi görmedin mi?” ayetinde[24] bu husus ifade edilmiştir.  

Bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki, insanın varlık yapısında, bir yanda insanı kötülük yapmaya yönlendirecek nefsî duygular/heva ve hevesler bulunurken, diğer yanda onu yanlış yapmaktan alıkoyacak akıl, düşünce, vicdan ve yol gösterici olarak gönderilen vahiy vardır. Bununla birlikte ne kadar kötü olursa olsun nefsi ıslah ve terbiye edip disiplin altına almak ve eğitilmiş nefisten, insanın kendisi ve başkalarının yararına iyi davranışlarda bulunmak için yararlanmak mümkündür. Bunun için nefsin arzularına uymamak, ondan gelebilecek tehlikelere karşı dikkatli ve uyanık olmak gerektiği vurgulanır. Nefsin gazap ve şehvet niteliğinden kaynaklanan özelliklerini kökten kazımanın mümkün olmadığını, bunun doğru da olmadığını söyleyen Gazali, insan nefsinin aşırılık ve kötülüklerinden kurtulmak için, aklın ve vahyin denetim ve gözetimi altında tutulması gerektiğini belirtir. Nitekim nefsin gazap niteliği, başkalarına zarar verme yönünde kullanmak yerine onu terbiye ederek düşmanlara ve kötülere karşı mücadelede kullanılabilir. Aynı şekilde nefsin şehvet gücü, gayrimeşru yollar için değil, neslin devamı için kullanabilir. Burada aklı, düşünceyi ve vicdanı tamamen etkisi altına alabilen nefisten söz edilmekte, bundan korunmak için nefsi ve onun hevasını/hevesini daima aklın ve vahyin denetimi altında tutmak (nefis terbiyesi) gerektiği belirtilmektedir.

B) İNSAN AKLI VE İRADESİNE DIŞTAN KONULAN ENGELLER

1. İNSAN AKLINI ETKİSİ ALTINA ALAN FAKTÖR OLARAK TERÖRİZM

Terörizmin değişik türleri olmakla birlikte ülkemizin başına musallat edilen Ermeni Asala, bölücü PKK/PYD/YPG ve dini görünümlü batınî/selefi Fetö ve Daiş terör örgütlerine bakıldığında, bunların uluslar arası terör örgütleri olduğu açıkça görülmektedir. Uluslar arası terör, hedef seçilen ülkelerden siyasi, ekonomik tavizler koparmak amacıyla bir ya da birden fazla devletler ve istihbarat servisleri tarafından idare edilen, yönlendirilen ve desteklenen terördür.

Altuğ, uluslararası terörizmi; birden fazla devlet tarafından beslenen unsurlarca gerçekleştirilen ve bir yabancı hükümetin veya uluslararası örgütlerin siyasi mekanizmalarını etkilemek için yapılan terör eylemleri olarak tanımlamaktadır.[25] Başka bir görüşe göre terör, bir politik gücün başka bir politik güce taleplerini dayatmak için, bir mantık silsilesi çerçevesinde geliştirdiği şiddet olaylarının bütünüdür.[26] Gilbert'e göre terörizm bir amacın aracıdır, bizzat amacın kendisi değildir.[27] Tarihte iki diktatörün terör tanımı oldukça dikkat çekicidir: Lenin, “Terörün amacı, insanlara dehşet salmak ve onları arzulanan bir davranış biçimine yöneltmektir” derken, Hitler ise, "Akla karşı terör ve zordan daha kolay zafer kazanan ikinci bir şey yoktur." diyerek insan aklıyla terör arasında çok önemli bir bağ kurar.[28]

Terörizmin muhatabı genellikle suçsuz/günahsız, masum insanlar olmaktadır. Akıllı bir varlık olan insanın, terör yoluyla ve canavarca bir duyguyla suçsuz/masum insanlara yönelik cinayetler işleyebilmesi için, onda var olan akıl, düşünce ve vicdan yapısının bozulması, tahrip edilmesi ya da devre dışı bırakılması gerekir. Aksi halde aklı başında, düşünen ve vicdanlı insanların bu işi yapmaları mümkün değildir.

Doğuştan İslam fıtratı üzere suçsuz/günahsız olan insan, hem iyilik yapma hem de kötülük yapma potansiyeline sahip bir varlıktır. Onun varlık yapısında, iyilik ve kötülük duyguları gerilim halindedir. Bu yönüyle insan, Takiyettin Mengüşoğlu’nun belirttiği gibi disharmonik yani uyumsuz/belirsiz/karmaşık yapıda bir varlıktır. Bir yanda bilen, düşünen, değerleri duyan, inanan, seven, merhamet ve yardım eden, adil davranan, özgür, tavır takınan, sorgulayan, eğiten-eğitilen, devlet ve medeniyet kuran, sanatkâr olan, öngörü sahibi bir varlık; diğer yanda nefret eden, zulmeden, öldüren, vuran, kıran, yıkan, yok eden, hırs, kin, ihtiras ve intikam sahibi bir varlık… İnsan, iyilikte meleklerden daha üstün mertebeye çıkma, kötülükte hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşme potansiyel gücüne sahiptir. Birbirine zıt olan bu iki halden birisi, onların aldıkları eğitime ve iradelerini kullanma yönüne göre öne çıkar ve toplumsal hayatta gerçekleşir. Aslında akıl, düşünce ve vicdana sahip bir insanı, acımasız bir terörist haline getiren, düşman olarak gördüğü masum insanları düşünmeden, vicdanı sızlamadan katledebilen ve bu yüzden hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşüren neden ve şartlar nelerdir?

Bir terör örgütü oluşturabilmek için, mensuplarını kin ve nefret duygusuyla esir alıp şartlandırmak ve robotlaştırmak, böylece onların düşünmelerine ve aklını kullanmalarına engel olmak gerekir. Bu, aklın, düşüncenin ve vicdanın devre dışı bırakılmasıdır. Dünyada küresel emperyalist güçler veya istihbarat örgütleri, özel olarak seçtikleri elemanları beyin yıkama ve beyin kontrolü yöntemleriyle, hedef olarak belirledikleri devlet ya da toplumu, onların beyinlerinde düşman haline getirirler. Teröristlerin kalpleri, bu düşmanlık duygusuyla doldurulduğu için artık onların akılları ve vicdanları işlevini tamamen yitirir ve bu yüzden hayvanlardan daha aşağı bir konuma düşerler. Bu büyük kin ve nefret ateşi kalbe yerleştikten sonra robotlaşan teröristleri yönlendirmek artık çok daha kolay hale gelir. Tarihte terör örgütleri kurulup değişik yöntemlerle elemanlarının beyinlerinin yıkandığını gördüğümüz gibi, günümüzde de teknolojinin bütün imkânları kullanılarak teröristlerin şartlandırılıp tam bir suç aleti haline getirildiği bilinmektedir. Tarihte ve günümüzde insanların terörist olması için bu şekilde suç aleti haline getirilmesinde en önemli etkenin, onların iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmalarını sağlayan aklî, düşünsel ve vicdanî yetkinlik ve melekelerini yok etmek olduğu görülmektedir.

2. İNSAN AKLINI DEVRE DIŞI BIRAKAN ÖRGÜT OLARAK FETÖ VE DAİŞ

Dini değerleri istismar ederek insanların aklını devre dışı bırakan ya da işlevsiz kılan örgütlerden birisi Bâtıni anlayışa sahip Fetö terör örgütüdür. Daha önceden kendisini bir eğitim faaliyeti ve hayır hareketi (cemaat) olarak gösteren bu örgüt, 15 Temmuz 2016’da bir anda eline silah almış terör örgütüne dönüşmüştür. Aslında çok boyutlu ele alınması gereken bu örgütün, konumuz açısından can alıcı özelliğini kısaca belirtmekte yarar bulunmaktadır.

Genel olarak İslam dünyasında, dini değerleri ve kavramları kullanarak kendisine meşruiyet zemini bulmaya çalışan çeşitli dini görünümlü tarikat ve cemaat yapılanmaları vardır ve bunların çoğunlukla ortak özellikleri; birinci olarak, başlarında bulunan önderin/şeyhin, insanüstü; eleştirilemez, sorgulanamaz (masum) niteliklere sahip olduğuna inanılması, ikinci olarak rüya, ilham ve keşfin bilgi kaynağı olarak kabul edilmesi, hatta bu yollardan biriyle elde edildiği söylenen bilgilere ayet gibi inanılmasıdır. Bu iki sapkın inanış, bu tür yapıların bütün kötülüklere açılan kapılarıdır. Din adına yapılan bütün kötülükler, bu iki temel yanlıştan kaynaklanmaktadır. Zira bu gruplara bağlı kişiler, şeyhinden/önderinden aldıkları emir ve tavsiyeleri, doğru olup olmadığını ya da hukuka uygunluğunu sorgulamadan kabul eder ve bilinçsizce yerine getirirler.

İslam’da rüya, keşif ve ilhamın bilgi kaynağı kabul edilmemesinin sebebi, son peygamber olan Hz. Muhammed’in vefatı ile peygamberliğin son bulması ve bundan sonra hiç kimseye Allah tarafından bilgi verilmeyeceği ve bu konuda herhangi bir kişinin ayrıcalıklı kabul edilmeyeceğidir. Ayrıca rüya, ilham ve keşifle elde edildiği söylenen bilgiler; objektif, denetlenebilir ve doğrulanabilir bilgiler olmayıp aklı devre dışı bırakan tamamen sübjektif bilgilerdir. Bu haliyle insan aklı ve düşüncesinin önünde en büyük engellerden biridir. Ayrıca tek bir kişinin vereceği sorgulanamaz nitelikteki kararlara bağlı olarak faaliyet gösteren tarikat, cemaat ve benzeri yapılanmalar, baştaki tek kişinin, uluslar arası istihbarat servisleri tarafından elde edilmesi halinde, bulundukları ülkenin güvenliği açısından daima ciddi tehditler oluşturabilir. İşte Fetö terör örgütü, yukarıda temel özelliklerini dile getirdiğimiz örgütlerden biridir. Zira başında kendisini mehdi/mesih gibi gören, sorgulanmaz, insanüstü niteliklere sahip olduğuna ve Tanrı ile irtibat kurduğuna inanılan bir sözde önder vardır. Bu örgüt, insanüstü bir önder anlayışı ve aklı devre dışı bırakan çarpık bilgi kaynağı inancı sayesinde insanları kandırmış, ülkemizin güvenliğini ciddi olarak tehdit etmiş, toplumsal yapıda derin yaralar açmıştır.

Ülkemizde Fetö dışındaki diğer dini görünümlü cemaat ve grupların şimdilik bir terör bağlantısı olmasa bile, onların da benimsedikleri insanüstü/yanılmaz bir önder/şeyh anlayışı ve aklı devre dışı bırakan çarpık bilgi kaynağı inancı, İslam itikadı açısından ciddi sakıncalar doğurmakta, baştaki önderin yabancı gizli servisler tarafından etkilenmesi halinde gelecekte ülke güvenliği açısından da risk oluşturmaktadır. Zira 15 Temmuz sonrasında, bu grupların ve yapıların çoğunun bu feci olaydan ders çıkarıp bir özeleştiri sürecine girdiğini göremedik. Aksine ötekilerin boşluğunu doldurma yarışına girdikleri anlaşılmaktadır. Onlar, kurdukları dernekler/vakıflar vasıtasıyla bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasında devlet-halk arasında denge unsuru olmak, liyakat ve ehliyet sahibi insanların kamu görevlerine gelmesini tavsiye etmek yerine, Fetö yapılanmasından boşalan yerlere kendileri talip olmaya çalıştıkları görülmektedir.[29] Aklı devre dışı bırakan bir anlayıştan kurtulmaya çalışırken, şimdilik terörle bir ilgisi olmamakla birlikte yine aklı devre dışı bırakan başka yapılanmalarla karşı karşıya kalmaktayız.

Aklı devre dışı bırakan, Selefi/Harici politik bir anlayışa sahip olup şiddet ve terörü esas alan terör örgütlerinden biri de Daiş’tir. Allah’ın insana bahşettiği akıl ve düşünceyi vahyin karşısına koyarak reddeden bu anlayış, kendilerinden olmayan diğer bütün Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlamış olması itibariyle uluslararası siyasal mühendisliklere hizmet etmeye müsait hale gelmiştir. Temel İslami kavramları çarpıtarak içlerini boşaltmış, kendilerine benzemeyenleri sapkınlık ve dinden çıkmakla suçlamış, ayet ve hadisleri bağlamından kopararak ideolojik sloganlara dönüştürmüştür. Cihat, biat, hicret ve tağut gibi dini kavramları çarpıtmış ve istismar etmiş, din adına masum insanları bile hiç acımadan katletmekten çekinmemiştir. Daiş denilince, aslında İslam dininin ve medeniyetinin tarihinde hiçbir yeri olmayan yepyeni bir vaka ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır.

Bu sapkın anlayış, ‘Yaratılanın Yaratandan ötürü hoş görülmesi’ gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesine, yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi vahim sonuçlar doğurmuştur. Daiş zihniyetinden dolayı ne yazık ki barış ve esenlik dini olan İslâm, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam ülkeleri de selam, güvenlik ve emniyet yurdu olmaktan uzak görülmeye başlanmıştır. Dini görünümlü ancak dinin temel ilkelerinden tamamen uzak olan bu terör örgütü, insan aklı ve düşüncesini bütünüyle devre dışı bıraktığından insan aklı ve düşüncesi önündeki en büyük engellerden biridir. Din kılığına bürünerek kendisine meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır.

3. ETNİK, SİYASAL,  İDEOLOJİK VE MEZHEPSEL TAASSUP

Sözlükte yakalamak, kuşatmak, sarmak, bağlamak anlamındaki asb (usûb) kökünden türeyen ve kendi soyuna yardım etmek, körü körüne bağlanmak manasına gelen taassup, genelde asabiyetle eş anlamlı olarak kabul edilir.[30] Batı dillerinde fanatizm, Türkçede bağnazlık kelimesiyle karşılanan taassup; din, mezhep, düşünce, siyaset, etnik gibi birçok alanda katı bir tutumu, değişik anlayışları aşağılayıp yok etme eğilimini, farklılıklara karşı koyu/keskin bir hoşgörüsüzlüğü ifade eden bir terim haline gelmiştir.

Atalarının yanlış inançlarını ve hayat tarzlarını körü körüne sürdürerek hak dine karşı direnen inkârcıların tutumlarını anlatıp eleştirme bağlamında taassuba işaret eden ifadeler birçok ayette yer almakta, insanlar düşünerek ve bilerek inanmaya çağrılmaktadır. Bir ayette, Allah’ın bildirdiği gerçeklere uymaları istendiğinde, atalarının tuttuğu yolda yürüyeceklerini söyleyen müşrikler, atalarının akla uygun davranıp davranmadığı, tuttukları yolun doğru olup olmadığı üzerinde düşünmeye davet edilmekte, bilinçsizce atalarının yolunu izleyenler çobanın sesine göre hareket eden sürüye benzetilerek, “Onlar sağır, dilsiz ve kördür, çünkü akıllarını kullanmazlar” şeklinde eleştirilmektedir.[31] Taassup, hangi alanda olursa olsun; yani ister etnik ve siyasal, isterse ideolojik ve mezhepsel olsun insanı hakikat açısından kör ve sağır etmektedir. Çünkü taassup yüzünden akılları devre dışı kalmıştır. Taassubu en çok eleştiren İslâm âlimlerinden biri olan Gazâlî’ye göre, bir sözü söyleyene göre değil gerçek olup olmadığına bakarak değerlendirmek gerekir.[32]

Günümüzde toplumsal hayatta taassuptan çok zarar gördüğümüz alanlarından birisi de siyaset alanıdır. Siyasi taassup, siyasetçileri öyle kör ve sağır etmektedir ki, iktidar partisi mensupları yönetimde her yaptıkları doğruymuş, sanki hiç yanlış yapmıyorlarmış gibi gerek kendi içinden birinin gerekse muhalefet kanadından birinin eleştirilerini asla kabul etmemekte, muhalefet partileri de genellikle iktidar partisinin yaptıkları arasında hiç doğru yokmuş gibi konuşmaktadırlar. İktidar ve muhalefet partileri, bir konuda eleştiri getiren kendi mensuplarını derhal ihraç edebilmektedirler. Anayasamıza göre demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak ifade edilen siyasi partilerde, parti içi demokrasiye rastlamak pek mümkün olmamaktadır. Siyaset alanında da sadece baştaki tek kişinin ya da sayısı çok sınırlı bir yönetici ekibin dedikleri olmakta, farklı görüşlere kapalı bulunmaktadır. Bu durumda, bir siyasi partiye mensup olan birçok milletvekili, genel merkez ya da il-ilçe yöneticilerinin belki de kendi alanında uzmanlığa dayanan doğru ve isabetli görüşleri/düşünceleri hiç dikkate alınmamakta, hatta bunlar farklı görüşlerini açıklamaktan bile çekinmekte, böylece konusunda uzman binlerce insanın aklı ve düşüncesi devre dışı kalmaktadır. Ehil/uzman insanların akıl, görüş ve düşüncelerine yer ve imkân verilmeyen ortamlarda, ancak dar ve sığ görüşlü, yalaka takımının düşünceleri itibar görür. Böyle bir ortam ve yapıda, fikri gelişmelerin olması ve büyük atılımların gerçekleşmesi mümkün değildir.

Kısaca, taassup kavramının, bir inancı ya da düşünceyi körü körüne kabul edip başkasına dayatma ve başkalarının inanç ve düşüncelerini aşağılayıp baskı yoluyla yok etmeye çalışma gibi anlamlar içerdiği, bir inancı ya da düşünceyi körü körüne kabul edip başkasına dayatma eyleminde de akıl ve düşüncenin devre dışında bırakıldığı görülmektedir.

Sonuç olarak; insan akıl ve düşünce sahibi bir varlıktır. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etmesi akıl sayesinde mümkündür. İnsan toplumlarının medeniyet inşa etmeleri, her türlü bilimsel, sanatsal, kültürel, fikri ve ekonomik gelişme akıl, düşünce ve fikirle mümkündür. Bugün, ülkemizde ve özellikle İslam dünyasında ve dünyanın bazı bölgelerinde, insanı insan yapan aklı ve düşüncesinin önündeki ciddi engellerin olduğu bir gerçektir. İnsanın temel haklarının ve onurunun korunması konusunda en temel şart, onu insan yapan akıl ve düşüncesinin önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu gerçekleşmediği takdirde, yazılı metinlerde ne kadar haklar ve özgürlüklerden söz edilse de, bu teorik hükümler asla pratik hayata yansımayacak ve insan, en belirgin özelliği olan akıl ve düşünceden mahrum bırakılmaya devam edecektir.  

__________

KAYNAKLAR

 

1. Türkiye ve Terörizm Raporu, Türkiye Barolar Birliği, TBB Yayınları: 107, Haziran 2006, Ankara.

2. Mehmet Zeki AYDIN, İnsan Düşünen Bir Varlıktır, Somuncu Baba Dergisi, Malatya Mayıs 2010, sayı:115, ss. 26-29.

3. Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi, Doğu Batı Yayınları, 2017.

4. Hasan Bulut, Tasavvufî Bir Bakış Açısıyla Nefis, Mesned İlahiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı:11, Bahar 2020, https://dergipark.org.tr.

5. TDV. İ. Ansiklopedisi.

6. Daiş-Dehşete Dayalı Bir Din İstismarı Raporu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 1472.

 


[1] Kehf Suresi, ayet: 20.

[2] Mülk Suresi, ayet: 10.

[3] Bakara Suresi, ayet: 242.

[4] Enbiya Suresi, ayet: 10.

[5] Müminun Suresi, ayet: 80.

[6] Bakara Suresi¸ ayet: 164.

[7] Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd Tercümesi, Çev.: Bekir Topaloğlu, Ankara: TDV Yayınları, 2002, 4.

[8] İslâm Hukukunda korunması zorunlu evrensel nitelikli beş temel unsur şunlardır: 1) İnsan aklının korunması, 2) Yaşama hakkının korunması, 3) Neslin devamı ve korunması, 4) Malın Korunması, 5) Fıtrî bir olgu olarak Dinin Korunması.

[9] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredat, Nefis Maddesi.

[10] El-Enam Suresi, ayet: 93.

[11] Al-i İmran Suresi, ayet: 28, 30.

[12] Yusuf Suresi, ayet: 53.

[13] El-Kıyamet Suresi, ayet: 2.

[14] El-Fecir Suresi, ayet: 27.

[15] "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" Yusuf Suresi, ayet: 53.

[16] Muhasibi, er-Riʿâye, s. 384-385.

[17] El-Bakara Suresi, ayet: 13, 142.

[18] En-Necm Suresi, ayet: 32.

[19] Yusuf Suresi, 18.

[20] Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, İstanbul: Bilmen Yay., 1985, 3/1546.

[21] Kaf Suresi, ayet: 16.

[22] Haşr Suresi, ayet: 9.

[23] Nisa Suresi, ayet: 128.

[24] El-Câsiye Suresi, ayet: 23.

[25] Altuğ, 1995, s. 23.

[26] Özdağ, Usta, 2003, s.3.

[27] Köprülü, 2004; Türkiye ve Terörizm Raporu, Türkiye Barolar Birliği, TBB Yayınları: 107, Haziran 2006, Ankara.

[28] D. Ergil, Uluslararası Terörizm, https://dspace.ankara.edu.tr.

[29] Mevlüt Uyanık, Selefi Zihniyet ve Türkiye, Anadolu Ay Yayınları, 2018.

[30] TDV İ. Ansiklopedisi, Taassup maddesi.

[31] Bakara Suresi, ayet: 170-171.

[32] Gazali, El-Münkız, s. 18-19.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya