Emri bil-maruf nehyi anil-münker, maruf ve münker kavramlarından oluşan dinî, ahlâkî ve hukukî bir tabirdir. Maruf kavramı; Arap dilinde iyilik, ikram, gönül okşayıcı söz ve davranış anlamında kullanılmıştır.[1] Adaletli ve ölçülü olmak, hakkı gözetmek, iyilik etmek, cömertlik, tatlı dil, iyi davranış gibi iyi görülen manalara maruf denilir.[2] Aynı zamanda maruf, salim aklın kabul ettiği, temiz kalplerin yapmaktan hoşlandığı, fıtrata ve maslahata uygun olan şeydir.[3] Maruf, Türkçede kısaca iyilik kavramıyla ifade edilmektedir. Münker ise, marufun karşıtı olup tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey demektir. Çirkin, kötü, aklın ve dinin kötü kabul ettiği davranışlar şeklinde tanımlanmaktadır.[4] Münker de, Türkçede kısaca kötülük kavramıyla ifade edilmektedir.
10.09.2020 09:18
1.324 okunma
İhmal Edilen Bireysel ve Toplumsal Bir Vecibe Olarak
EMRİ BİL-MARUF NEHYİ ANİL-MÜNKER
(İyiliği Tavsiye Kötülüğü Önleme)
Av. Necati Kırış

A. TANIMI

Emri bil-maruf nehyi anil-münker, maruf ve münker kavramlarından oluşan dinî, ahlâkî ve hukukî bir tabirdir. Maruf kavramı; Arap dilinde iyilik, ikram, gönül okşayıcı söz ve davranış anlamında kullanılmıştır.[1] Adaletli ve ölçülü olmak, hakkı gözetmek, iyilik etmek, cömertlik, tatlı dil, iyi davranış gibi iyi görülen manalara maruf denilir.[2] Aynı zamanda maruf, salim aklın kabul ettiği, temiz kalplerin yapmaktan hoşlandığı, fıtrata ve maslahata uygun olan şeydir.[3] Maruf, Türkçede kısaca iyilik kavramıyla ifade edilmektedir. Münker ise, marufun karşıtı olup tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey demektir. Çirkin, kötü, aklın ve dinin kötü kabul ettiği davranışlar şeklinde tanımlanmaktadır.[4] Münker de, Türkçede kısaca kötülük kavramıyla ifade edilmektedir.  

Râgıb el-İsfahani, maruf, aklın ve İslam’ın iyi olarak nitelendirdiği davranışları ifade eden bir kavramdır; münker de aklın ve İslam’ın benimsemediği, yadırgadığı, kötü gördüğü şeydir, der.[5] Murtazâ ez-Zebîdî, maruf, aklın kabul ettiği, İslam’ın benimsediği ve temiz tabiatlı, aklıselim insanların uygun gördüğü şeydir. Münker ise bunun zıddıdır diyerek daha kapsamlı bir tanım yapar.[6] Bu tanımlardan yola çıkarak, Kuran’da yer alan dini/ahlaki/hukuki kavramlardan biri olan ‘emri bi1-maruf nehyi anil-münker’ ifadesini, Türk diline ‘İyiliği tavsiye etmek/yaymak, kötülüğe mani/engel olmak’ şeklinde tercüme edebiliriz.

B. KURAN VE HADİSLERDE EMRİ BİL-MARUF NEHYİ ANİL-MÜNKER

1) Kuran’da Emri bil-Maruf ve Nehyi anil-Münker

İslâm uleması; iyiliği tavsiye etmek, kötülüğü önlemek suretiyle faziletli/erdemli bir toplumun oluşturulması için yapılan faaliyetleri, Kuran ve hadis’teki kullanıma uygun olarak emri bil-maruf nehyi anil-münker şeklinde formüle etmişler, dini/ahlaki bir vecibe (farz) olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır. İyiliği Emretme, Kötülüğü Engelleme görevinin önemi de buradan gelmektedir.

Kuran’da hayırlı bir topluluk olma, iyiliği emredip kötülükten nehyetmeye ve Allah’a inanmaya bağlanmıştır: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (topluluksunuz); iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” [7]

Kuran bağlamında düşündüğümüzde, iyiliği yayma ve kötülüğü önleme görevinin, erkek ve kadının temel vecibelerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu ilkeyle ilgili ayetlerde genel ifade kullanılmıştır. İslâm toplumlarının ahlâkî değerler yönünden gelişmesi, iyiliği yayma ve kötülüğü önleme ilkesiyle bağlantılıdır. Diğer yandan devlet denilen kurum da genel olarak bu temel ilkeyi gerçekleştirmek için kurulmuş en etkin siyasal bir mekanizmadır.[8] Bu durumda denebilir ki, maruf’un emredilmesi ve münker’in nehyedilmesi, devletin ve fertlerin dayanışma içinde yerine getirmesi gereken dini, ahlaki ve siyasi görevlerden biridir.[9]

Kuran, toplumun içinden hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyan bir topluluk oluşturulmasını istemektedir: "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir."[10] Kurtuluşa erenler, Allah’ın cennetini ve nimetlerini kazananlar bunlar olacaktır.[11] Buradaki amaç ise, kendisini daima iyiliğe adamış, her türlü kötülükle mücadele eden erdemli/faziletli bir toplum oluşturmaktır. Ayette ifade edilen ‘bir topluluk’, iyiliği yayacak olanların ilim adamı olmaları gerektiğini anlatır. Çünkü iyiliğe çağıran, kötülükten men eden kişilerde bir takım vasıf ve şartların bulunması gerekir.

Lokman (a.s.)’ın, iyiliği tavsiye ve kötülüğü önlemenin önemine vurgu yaparak Kuran’da oğluna verdiği nasihat şöyledir: "Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir."[12] Aşağıdaki ayette ise, iyiliği tavsiye ve kötülükten vazgeçirme görevi, Allah’a ve ahret gününe imandan hemen sonra zikredilerek bu ilkenin önemine dikkat çekmektedir: “Onlar, Allah'a ve ahret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar iyi insanlardandır."[13] Hac suresinde de, bu ilke namaz ve zekâtla birlikte zikredilmiş ve müminin temel vasıflarından biri olduğu vurgulanmıştır: "Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek; namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler.”[14]

2. Hadislerde Emri bil-Maruf ve Nehyi anil-Münker

İşlenen bir kötülük karşısında, inanan bir kimsenin durum ve şartlara göre bir tavrı olmalıdır. Eliyle düzeltebileceği bir imkâna sahip ise eliyle müdahale etmeli; sözle müdahale edebilecek bir durumda ise sözle müdahale etmeli; bu iki imkâna sahip değilse, kötülüğün yanında olmadığını belirtmek için kalben buğz etmeli; yani hiç olmazsa kötülüğü hoş görmemelidir.[15] Bir hadiste şöyle buyruluyor: “Sizden kim bir Münker (kötülük) görürse, onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı imanın en zayıf derecesidir.”[16]

Bu hadisin şöyle de yorumlanması mümkündür. Hadiste, kötülük karşısında üç tavırdan söz edildiği, eliyle ve diliyle düzeltme şeklindeki ilk iki tavrın güç yetirme şartına bağlandığı, kalben buğz etme şeklindeki son tavrın ise herkesin güç yetirebileceği bir tavır olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre; bir toplumda görülen kötülükleri eliyle düzeltmeye gücü yetebilen meşruiyet açısından devlet kurumları olduğundan, münker’e eliyle bu kurumlar mani olur. Yine bir toplumda görülen kötülüklerin dil ile düzeltilebilmesi için, neyin maruf neyin münker olduğunun ve münker’le mücadelenin de yönteminin bilinmesi gerektiğinden, dille/sözle düzeltme işine bilgi yetkinliği bakımından güç yetirebilenler ancak âlimler olduğundan, bu görevi en güzel biçimde âlimler yapabilir. Sıradan halk ise kalbiyle buğz ederek o kötülüğü reddeder, tepkisini gösterir.

Başka bir hadiste, Allah’ın azabına uğrayacak olanların, kötülüğü engellemeye güçleri olduğu halde engellemeyenler olduğu belirtilir: “Allah büyük topluluklara, küçük grupların işledikleri (günahlar) sebebiyle azap etmez. Ama her türlü kötülük gözleri önünde işlenir, onlar da buna engel olmaya muktedir oldukları halde engel olmazlarsa, işte o zaman hem küçük gruplara hem de büyük topluluklara azap eder.”[17] Aşağıdaki hadiste de, toplumsal birlikteliğe vurgu yapılarak beraber hareket etmenin önemi vurgulanmıştır: “Eğer toplum zalimi görür de, ona engel olmazsa (engel olmaya çalışmazsa) Allah o zalimin cezasını bütün halka teşmil eder.[18] Bir resmi/hukuki kurum olarak ise, her alanda iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak görevini yürütmek üzere, toplumun ve insanların genel menfaati için denetim yapan -hisbe teşkilatı gibi- devletin sahip olduğu kurumsal yetkidir.[19]

Diğer bir hadiste ise, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy etmenin terk edilmesi, Allah’ın azap göndermesine ve yapılan duaların reddine sebep olacağı beyan edilir: “Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız. Yoksa Allah size azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarırsınız, fakat duanız kabul edilmez.”[20]

Kötülüğün önlenmesiyle ilgili olarak zikredilen birinci hadis, insana münker’i ilk önce eliyle düzeltmeyi daha sonra diliyle düzeltmeyi, bunlara güç yetiremediği takdirde ise kalbiyle buğz etmeyi öngörür. Aslında kötülüğe buğz edilmesiyle yapılan muhalefet, el ve dil ile düzeltme imkânı olmadığı durumlarda gerçekleşir. Kalben buğz edilmesi, kötülüğü düzeltmek için kişinin kalbinde sakladığı bir gizli güçtür ki, daha sonra uygun şartlar oluştuğunda tekrar ortaya çıkarak eliyle ve diliyle düzeltme imkânına kavuşacaktır. Demek ki, kalben buğz etmek, hiç yok olmaması gereken bir iç muhalefet gücü olarak ele alınmakta ve kötülüğe engel olacak düzeltme araçları arasında zikredilmektedir.[21]

Hadiste yer alan ‘eliyle düzeltsin’ ibaresinin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiği konusu bilim adamlarınca tartışılmıştır. Görülen bir kötülüğü elle düzeltmek ne demektir, bu nasıl olacaktır? Bir şeyin kötülük olduğunu kim, nasıl belirleyecek? Bu soruların cevabı önemlidir. Çünkü bu görev, toplum bireylerine yüklenen bir vecibe olduğuna göre, her birey kendine göre ‘kötülük’ olarak gördüğü bir şeyi ‘eliyle’ düzeltmeye kalkıştığında toplumsal barış ve kamu güvenliği açısından sorunlar çıkmaz mı? Aslında bu ilkeyle ‘faziletli/erdemli toplum kurma’ hedeflenmiş olduğu halde, yeni bir kargaşaya kapı açılmış olur mu? Hadis metninde; ‘eliyle düzeltme’nin uygulamada ne şekilde yapılacağı ve ‘kötülüğün’ ne demek olduğu konularında açıklık bulunmadığından bu husus İslam hukukçularının içtihatlarına kalmaktadır.

Bu ayetler ve hadislerden anlaşılmaktadır ki; emri bil-maruf nehyi anil-münker yani iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme ilkesi, bireysel olarak bütün Müslümanların, kurumsal olarak bütün İslam toplumu ve devletlerinin yapmakla yükümlü olduğu dini/ahlaki/hukuki bir vecibedir. Farziyet hükmü, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. İslâm toplumunda ortak şuurun meydana gelmesini sağlayan bu ilke, toplumsal hayatın temel dinamiğidir. Müslümanın temel vasfı; tevhit inancına sahip olmak, iyiliği topluma yaymak ve kötülükten korumaktır. Bu nedenle İslam toplumlarında bireylerin, toplumda iyilik ve kötülük konusundaki gelişmelere kayıtsız kalması, nemelazımcı bir anlayışa sahip olması söz konusu olamaz. İyi olanı tavsiye etme ve kötü olanı önleme, toplumun ahlâk, fazilet ve doğruluk temeline dayanmasını sağlamaktadır. İslâm toplumu Emri bil-maruf ve nehyi anil-münker yani iyiliği tavsiye kötülüğü önleme görevini yaptığı sürece faziletli/erdemli toplum olacaktır. Kısaca, emri bil-maruf nehyi anil-münker, fert ve toplum hayatına din, salim akıl ve toplumsal vicdan tarafından benimsenen değerlerin ve yaşama tarzının hâkim kılınması; dinin, aklın ve sağduyunun reddettiği her türlü kötülüğün önlenmesi yolunda bireysel ve toplu çabaları, resmi ve sivil tedbirleri ifade etmektedir.

C. EMRİ BİL-MARUF NEHYİ ANİL-MÜNKER’İN UYGULANMA YÖNTEMİ

Kuran ve hadislerde emri bil-maruf nehyi anil-münker ilkesi genel olarak yer almış, ancak bunun usul ve yönteminin nasıl olacağı konusunda ayrıntı verilmemiştir. Bu durumda ilkenin uygulamaya yönelik ayrıntılarının İslam hukukçuları tarafından içtihatlarla belirlenmesi gerekir. Emri bil-maruf nehyi anil-münker konusunda doğru bir yol ve yöntem belirlenmesi, en az bu ilke kadar önemlidir. Bu görevin toplumsal hayatta uygulanmasında uyulması gereken temel esasları, Ehl-i sünnet uleması ve kelamcılarının görüşleri doğrultusunda şöyle sıralanabilir:

1) Ayetler ve hadislerde yer alan Emri bil-maruf nehyi anil-münker ilkesiyle ilgili hükümler genel nitelikte olduğundan kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın herkesin yerine getirmesi gereken bir yükümlülüktür.

2) Emri bil-maruf nehyi anil-münker görevi, bu konuda donanıma sahip ehliyetli kimseler tarafından ve sadece maruf ve münker olduğu konusunda İslâm uleması arasında görüş birliği sağlanmış olan konularda sürdürülmesi, olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını önleyecek bir yaklaşım olacaktır. Zemahşerî, “İçinizden hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun[22] mealindeki ayeti açıklarken, bu görevi ancak maruf ve münker konusunda, emir ve nehyin yöntemleri hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır.[23] Bu görüş Ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir.[24]

3) Emri bil-maruf nehyi anil-münker ilkesini uygulayan insanların yumuşak huylu olması ve nezaketle davranması gerekir. İnsanları gerek iyiliğe çağırırken gerekse kötülükten men ederken kullanılan yumuşak üslup ve takınılan nezaketli tavrın, söylenen şeyin etkili olmasında ve kalplerin kazanılmasında çok önemli bir yeri vardır. Sertlikle açılmayan kapıları yumuşaklıkla açabilme, öfkeyle fethedilmeyen kalpleri nezaketle fethetme imkânı vardır. Kuran’da “Rabbinin yoluna hikmetle (bilgece) ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış” buyruluyor.[25]

4) Ehl-i Sünnet uleması, emri bil-maruf nehyi anil-münker faaliyetlerinde yaptırımlı fiilî müdahalelerin sadece resmî kurumlara bırakılması, fertlerin ve sivil kuruluşların yetkisinin ise eğitim, aydınlatma ve uyarma gibi barışçı faaliyetlerle ve iyiliğe ortam hazırlamakla sınırlandırılması yönünde görüş bildirmişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, bu ilkenin uygulanması aşamasında toplumda yeni haksızlıklara, fitne ve kargaşaya yol açılmasını önlemek amacıyla içtihadi görüş oluşmuş ve böyle bir çözüme varılmıştır.[26] Yukarıda birinci hadiste geçen ‘elinizle düzeltin’ ibaresi, ulema tarafından ‘devlet eliyle düzeltin’ yani resmi kurumlarca düzeltin şeklinde yorumlanmıştır. Bu nedenle bu ilkeyle ilgili uygulamalar; biri devletin sorumluluğunda resmî, diğeri ise bireylerin kişisel sorumluluklarına bırakılan gayri resmî olmak üzere iki şekilde gelişmiştir. Toplumda iyiliği yayma ve kötülüğü önleme faaliyetlerinin resmi şekli, tarihte devlet yönetimlerinde hisbe veya ihtisap adı altında kurumlaşmıştır.

Bu ilkenin resmi kurumlarca meşru zeminde ve daha etkin uygulanabileceği doğru olmakla birlikte, devlet yönetimlerinin ya da siyasî iktidarların iyiliği yayma, kötülüğü önleme ilkesinin uygulanmasında yetersiz kalabileceklerini, hatta bazen bizatihi iktidarların, iyiliği önleyip kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, hâlbuki Kuran ve hadislerde; genel olarak herkesin iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine getirmelerinin istendiği dikkate alındığında, bireylerin de bu konudaki sorumluluklarının devam ettiği söylenebilir. Buna göre resmi kurumlarca yapılmadığı takdirde, iyi ve kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her yetkin insan bu görevi yerine getirecektir.

C. EMRİ BİL-MARUF NEHYİ ANİL-MÜNKER ARAÇLARI

Bireylerin, dini/ahlâki/sosyal hayatın gelişmesine ve kamu düzeninin sağlanmasına katkıda bulunmayı bir dindarlık ve vatandaşlık borcu olarak kabul etmeleri, İslâm toplumunda bulunması gereken temel niteliklerden biridir. Ancak bu anlayışın, özellikle XIX. yüzyıldan itibaren Batı’da gelişen ferdiyetçi, liberal düşünce ve anlayışların etkisi altında önemli ölçüde zayıfladığı, bunun sonucu olarak duyarsız/nemelazımcı anlayışın yayılmaya başladığı bilinmektedir.[27] Buna karşılık etkinliği zayıf olan vaaz ve irşat gibi geleneksel faaliyetlerin yanında yazılı ve görsel basın-yayın, konferans, seminer gibi modern yöntem ve araçlarla yürütülen çalışmalarla İslâm toplumları varlığını sürdürmektedir. Teknolojiye bağlı olarak oldukça gelişmiş olan bu araçlar, günümüzde düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kullanılmakta ve toplumu etkilemeye devam etmektedir.

Yukarıda belirtildiği gibi, emri bil-maruf nehyi anil-münker, birey ve toplum hayatında din, akıl ve toplumsal vicdan tarafından benimsenen değerlerin ve hayat tarzının hâkim kılınması; dinin, aklın ve sağduyunun reddettiği her türlü kötülüğün önlenmesi yolunda bireysel ve toplu faaliyetleri, resmi ve gayri resmi/sivil çabaları ifade etmektedir. İslam ulemasının yaptığı ayrıma uygun olarak iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme araçlarını sivil ve resmi araçlar şeklinde iki bölümde ele almak mümkündür.

1) GAYRİ RESMİ/SİVİL ARAÇLAR

İyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme ilkesi için kullanılması mümkün gayri resmi/sivil araçların başında ‘Sivil Toplum Kuruluşları’ ve ‘Medya’ gelmektedir. Medya olarak; radyo, televizyon, internet, kitle iletişim araçları ve insana hitap eden diğer bütün imkânların, bu ilkenin uygulanmasında kullanılması önemlidir.[28] Sivil toplum kuruluşları olarak da; dernek, vakıf, sendika, kulüp ve meslek örgütleri zikredilebilir. Bu kuruluşların, iyi yöneticiler elinde, iyi mevzuat doğrultusunda toplumda iyiliğin hâkim olması, kötülüğün asgariye inmesi yönünde önemli hizmetler yapması mümkündür. [29] İyi ve kötü kavramları ahlak felsefesinde, neyin iyi neyin kötü olduğu noktasında tartışılan kavramlar olmakla birlikte, kısaca iyi, vahyin ve salim aklın iyi gördüğü, insan doğasına uygun ve genel olarak insanlığa yararlı olan şeylerdir. Kötü ise, bunun zıddı olan şeylerdir. Yürürlükte bulunan yasal mevzuat çerçevesinde faaliyet gösteren bu kuruluşların, kuruluş amaçlarına bakıldığında, mensuplarının ve genel olarak toplumun yararına olan işler olduğu görülmektedir. Dolayısıyla gerek vakıf, dernek, sendika, kulüp ve meslek örgütleri gibi kuruluşlar, gerekse televizyon, radyo, internet, sosyal medya hesapları gibi geleneksel ve modern araçlar, yasal olarak belirlenmiş amaçlarına uygun kullanılması halinde mensuplarına ve topluma yararlı hizmetler sunabilir. Bu kuruluşlar, iyiliği yayma, kötülüğü önleme ilkesi bağlamında yeni bir düzenlemeyle politik baskılardan ve çıkar amaçlı kullanımlardan uzak tutularak, iyi yöneticiler elinde mensupları ve toplum yararına çok daha etkin hizmetlere vesile olabilir.  

Televizyon, internet, sosyal medya gibi kitle iletişim araçlarının iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme amacıyla kullanılması, hem uzmanlık hem de doğal olarak büyük sermaye gerektirmektedir. Ancak bu alanda çalışma yapacak olanlar, hem bir vatandaş olarak topluma karşı görevlerini yapmış olacak, hem de bilgi, yetkinlik ve sermayelerini emri bil-maruf nehyi anil-münker gibi çok önemli bir vecibeyi yerine getirmede kullanacakları için büyük hayır/sevap kazanacaklardır. Ancak insanlarımızın bu hizmetlere yönelmeleri için; emri bil-maruf nehyi anil-münker yani iyiliği yayma, kötülüğü önleme çalışmalarının, en azından hacca gitmek, zekât vermek kadar önemli vecibe olduğu, cami yaptırmak ve umreye gitmekten daha önemli ibadet olduğu bilincine varmaları gerekmektedir. Çünkü yazılı ve görsel medya olarak ifade edebileceğimiz bütün kitle iletişim araçları, bugün her yaştan insana ulaşmakta ve onlar üzerinde oldukça etkili olmaktadır. İnsanlar üzerinde bu kadar etkili olan araçların, toplum yararına iyiliği yayma, kötülüğü önleme ilkesi doğrultusunda kullanılması hayati bir önem taşımaktadır.  

Yazılı/görsel/sosyal medya ve vakıf, dernek, sendika, meslek örgütleri gibi sivil toplum kuruluşlarının, iyi yöneticiler elinde, ilkesel bir değer olan iyilikleri yayma ve kötülüklere mani olma yolunda kullanılmasının, erdemli/faziletli toplumun oluşturulmasına çok önemli katkıları olabileceği gibi, kötü yöneticiler elinde tam tersi bir sonuç vererek toplumun yozlaşması ve ahlaken çökmesine de neden olabileceğini belirtmek gerekir. Bu nedenle bu araçlar, iki tarafı keskin kılıca benzer. Yararlı veya zararlı olmaları, kullanış amacına göre değişir.

Bu kuruluşlar, mensuplarına veya muhatap oldukları insan topluluklarına kendi alanlarında çok yararlı hizmetler yapabilme imkânlarına sahip olmakla birlikte, ideolojik, etnik, partizanlık ve çıkar temelli saiklerle davranmaları ve bu araçları kötüye kullanmaları halinde oldukça zararlı sonuçlara neden olabilirler. Doğru ve dürüst faaliyet göstermeleri durumunda, topluma ve yöneticilere, iyi işlerde destek verme, kötü işlerde gereken uyarılarda bulunma gibi hizmetler ortaya koyarak erdemli bir yönetim ve toplum oluşmasına katkı sağlayabilir. Ancak vakıf, sendika, dernek, medya ve meslek kuruluşları, mensuplarının mesleki ve toplumun genel menfaatleri için çalışmaları gerekirken, kimisi iktidar partisi, kimisi de muhalefet partilerinin yanında yer alarak körü körüne iktidarın her icraatına ya destek ya da köstek olmaları, partizanca ve çıkarcı davranışlar sergilemeleri, gerçek bir sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşu olmanın çok uzağında kalmalarına neden olabilir. Böyle bir ilişki durumunda bu kuruluşlar; ya siyasal yönetimin doğru-yanlış bütün icraatlarına destek vererek iktidar yandaşı, ya da her yapılan işe doğru-yanlış ayrımı yapmaksızın muhalif olurlar. Her iki durumda da, iyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesi yerine; kötülüğün yayılması ve iyiliğin yok olmasına neden olabilirler.      

2) RESMİ/KURUMSAL ARAÇLAR

a) Resmi Kurum Olarak Hisbe Teşkilatı  

Tarihte İslâm hukukunda, sosyal ahlak ve kontrolü sağlayarak emri bil-marûf nehyi anil-münker ilkesini uygulayan resmi bir kurum olarak hisbe teşkilatını görmekteyiz. Hisbe, genel ahlâkı korumak, kamu düzenini sağlamak ve denetlemekle görevli devlete bağlı resmi bir kurumdur. Bu kurumun akli ve hukuki gerekçesi de, aile bireyleri arasındaki ilişki durumuna dayandırılmaktadır.

Şöyle ki; aile içinde anne-baba, nasıl çocuklarını terbiye etme hakkına sahip olmasıyla birlikte onların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü ise, bunun gibi devlet kurumu da bireylerin sosyal ve ahlâkî davranışlarını kontrol etme ve onlara doğru yolu gösterme hakkına sahiptir. Buna karşılık devlet kurumu en üst siyasal merci olarak insanların zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayacak düzenlemeleri yapmak, bunun ortamını ve şartlarını hazırlamakla yükümlüdür.[30]

İslâm hukukçuları, hisbe faaliyetini yürütmekle görevli memurun hür ve mükellef olması yanında, içtihat yapabilecek bilimsel seviyede olması şartını da koyarken, hukukçuların çoğunluğu, sorumluluk alanına giren meselelerde en azından marûf ve münker’i yani iyi ve kötüyü ayırabilecek yetkinlikte hukuki/meslekî bilgisi bulunmasını yeterli görmüştür.[31] Ayrıca adalet, güzel ahlâk, güvenilirlik gibi erdemlere de sahip olması, hisbe kurumunun adabından sayılmıştır. Hisbe’nin konusu, münker olduğunda şüphe bulunmayan eylemlerdir.

Hisbe kurumu müdahale edebilmesi için eylemin, bireylerin özel hayatlarını irdelemeyi gerektirmeyecek kadar alenî yapılmış ve halen de devam ediyor olmalıdır. Uygulanan yaptırımlar ise, en hafif olanından en ağırına doğru; *yapılan eylemin kötü olduğunun anlatılması, *öğüt verilmesi, *tekdir ve tehdit, *kötülüğe neden olan durumun ortadan kaldırılması, *ölçülü ta’zir. Tarihte hisbe teşkilatının yaptığı görevlere benzer bazı hizmetlerin, günümüzde kısmen kolluk güçleri, belediyeler, tse, icra dairesi, maliye, diyanet, sağlık kurumları ve başka devlet kurumlarının bazı birimleri tarafından yürütüldüğü söylenebilir.

b) Resmi Kurum Olarak Siyasi Partiler  

Çağımızda çok partili temsili demokratik sistemlerde, devlet kurumunu yönetecek olan siyasal kadro, seçimle işbaşına gelmektedir. Anayasa, seçim ve siyasi partiler yasasında belirlenmiş kurallara göre; partilerin katıldığı serbest seçimler yapılmakta; seçim sürecinde partiler ülke yönetimiyle ilgili program ve görüşlerini topluma anlatmakta, yapılan seçim sonucunda mecliste belirli sayıda milletvekili çıkaran siyasal parti iktidar olarak devleti yönetmekte, diğer partiler ise muhalefet olarak görev yapmaktadırlar. Bu nedenle anayasada siyasal partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak ifade edilmektedir.

Demokratik sistem içinde iktidar partisine düşen görev, yasalar çerçevesinde ülkeyi yönetmek; toplumun güvenlik, adalet, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Tarihte resmi bir kurum olarak var olan hisbe teşkilatının iyiliği tavsiye kötülüğü önleme ilkesi çerçevesinde yaptığı hizmetlerin tamamı olmasa bile önemli bir kısmı günümüzde devletin bazı kurumları tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla iktidar partisinin, devleti yöneten siyasal kadro olarak aynı zamanda akla, ahlaka ve toplumsal vicdana da uygun düşen mevcut yasaları uygulayarak, gerekirse yeni yasalar oluşturarak toplumda iyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesinde etkin role sahip olduğu bilinmektedir. Muhalefet partileri de, iktidarın yaptıklarını denetlemek, yapıcı eleştiri ve tenkitlerle onları uyarmak, teklif ve önerilerle onları iyi icraatlar yapmaya yönlendirmek ve onların yanlış yapmalarına mani olmak suretiyle iyiliği yayma kötülüğü önleme ilkesine hizmet etme imkânına sahiptirler. Ancak iktidar ve muhalefet partilerinin, siyasal katılımı sağlayabilmesi ve bu ilkeye hizmet edebilmesi için; öncelikle asgari ölçüde parti içi demokrasinin ve ülke genelinde de düşünce ve ifade özgürlüğünün bulunması gerekmektedir. Parti içi demokrasinin önündeki en büyük engel, partilerdeki lider sultası anlayışıdır.

Lider sultalarının geçerli olduğu bir toplumda, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, hâkimiyet kayıtsız şartsız iktidarındır anlayışına, bunun da giderek hâkimiyet kayıtsız şartsız iktidar partisi liderinindir şekline dönüştüğü bir süreç yaşanması mukadderdir. Liderlik önemli olmakla birlikte, bu önem kötüye kullanılır, liderler aday tespitleri ve diğer siyasal süreçlerde bütünüyle belirleyici olursa, burada parti içi demokrasi değil, lider sultası vardır. Partilerde liderlik, serbest demokratik bir seçim yoluyla değişmezse, liderlerin ve parti yönetimlerinin görüşleri ve davranışları eleştirilemezse, bu durum siyasette yozlaşmaya neden olur ve daha yetenekli yeni liderlerin ortaya çıkmasının önü kesilir. Böyle bir siyasal yapı içinde parti içi demokrasi ve siyasal katılımın gerçekleşmesi mümkün değildir. İyiliği tavsiye kötülüğü önleme ilkesinin, muhalefeti de içeren ve doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilme erdemini gerektiren bir görev olması nedeniyle, gerek duyarlı iktidar-muhalefet partilerini, gerekse bilinçli yöneten-yönetilen kesimleri içine alan gerçek temsili demokratik kültürle büyük ölçüde uyum sağladığı söylenebilir.

Bilindiği gibi siyasal katılım, vatandaşların, devlet kurumlarının alacağı kararları etkilemek amacıyla giriştikleri, hukuka uygun bireysel veya kurumsal davranışların tamamıdır.[32] Siyasal katılım ile ilgili tanımlara bakıldığında halkın; yöneticilerin seçimi aşamasında ve yönetim sürecinde yapacağı işlerde yol gösterici rol oynamaları üzerine vurgu yapıldığı görülmektedir.[33] Lider sultasının geçerli olduğu, parti içi demokrasinin bulunmadığı ve demokratik siyasal katılıma imkân verilmeyen bir siyasal ortamda, devlet yöneticilerinin alacağı kararları halkın olumlu yönde etkilemesi mümkün değildir.

Siyasal katılım kapsamında siyasal karar alma sürecini etkileyen faktörler içerisinde kamuoyu (toplumun genel kanaati) de yer almaktadır. Toplum bireylerinin kanaatleri (kamuoyu); kişisel özelliklerinin, yaşadıkları sosyal çevrenin, kitle iletişim araçlarının, kamuoyu önderlerinin etkisi ile oluşmaktadır.[34] Burada kanaatlerin sağlıklı bir biçimde oluşmasında düşünce özgürlüğünün taşıdığı hayati önem akla gelmektedir. Zira bireylerin yaşadığı ortam özgürlükçü değilse, kitle iletişim araçları üzerinde çeşitli baskılar varsa ve farklı düşüncelerin kamuya/topluma ulaşması engelleniyorsa böyle bir ortamda kanaatlerin/düşüncelerin sağlıklı bir biçimde oluştuğu söylenemez. Bu topluma da demokratik toplum denilemez. Dolayısıyla devletin yönetim tarzı, siyasal katılımı doğrudan etkilediğinden, yönetim tarzıyla demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğü arasında önemli bir bağlantı vardır.  

Bir toplumda düşüncelerin serbestçe açıklanabilmesi ve eleştiri/tartışma ortamının oluşturulması, demokrasinin işlemesinin ve dolayısıyla her türlü gelişmenin vazgeçilmez şartıdır.[35] Düşünce özgürlüğü çerçevesinde farklı görüşlerin serbestçe açıklanabilmesi; toplumsal gelişmenin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı biçimde oluşmasında ve demokratik meşruiyetin sağlanmasında hayati rol oynamaktadır.[36] Demek ki, demokratik çok partili siyasal sistemlerde; siyasal partilerin, parti içi demokrasinin, serbest seçimlerin, düşünce ve ifade özgürlüğünün varlığı, demokrasi bilincinin ve kültürün gelişmesi, siyasal katılımın alt yapısını oluşturmakta, siyasal katılım ise halkın, yöneticilerin seçimi aşamasında ve yönetim sürecinde yapacağı işlerde yol gösterici rol oynamasına zemin hazırlamaktadır. Böyle bir demokratik hür ortam, iyiliği tavsiye kötülüğü önleme ilkesinin uygulanmasında oldukça uygun ortam oluşturduğu söylenebilir.

İyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme ilkesi, aynı zamanda muhalefetin meşru ve gerekli olduğunu gösterir. Bu açıdan bakıldığında, iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme görevi, hem siyasal iktidar açısından hem de muhalefet açısından siyasi ve ahlaki bir anlama sahiptir.[37] Çünkü eleştiri kavramıyla birlikte bir denetim mekanizması ortaya konulmuş olmaaktadır. Nitekim çağdaş demokrasilerde muhalefet, iktidarın icraatlarını denetleyen, eleştiren, yanlışı ortaya koyan ve yol gösteren konumdadır.[38] Ancak siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları için de söylediğimiz gibi iyi yolda kullanıldığında çok yararlı, kötü yolda kullanıldığında ise, zararlı olabilen araçlardır. Halka hizmet yolunda çok önemli araçlardan biri olan siyasal partiler, iktidarı ve muhalefetiyle bu hizmet yolunda etik/siyasal tutum ortaya koymak yerine, birbirlerine karşılıklı hakaret ve dedikodular yapılan, barışçıl olmayan üslup ve söylemle toplumu kutuplaştıran, kişisel çıkar amaçlarıyla kullanılan, yolsuzluk ve adaletsizlik yapan kuruluşlar haline geldiğinde, toplumda kötülüğün yayılmasına ve genel bir yozlaşmaya bizatihi neden olabileceklerini belirtmek gerekir.  

D. SONUÇ

   * Büyük ölçüde ihmal edilen emri bil-maruf nehyi anil-münker yani iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme vecibesi, Kuran, sünnet ve icma ile sabittir.

   * İslam ulemasının çoğunluğuna göre, iyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme görevi, uzmanlık gerektirdiğinden ancak konu hakkında bilgi sahibi ehil olanlarca yerine getirilmelidir. O halde iyiliği tavsiye edecek ve kötülükten sakındıracak olan kişinin neyin iyi, neyin de kötü olduğunu, emir ve nehiy konusunda sözün tesirini kesin olarak bilmesi gerekir. Yani bu görev öyle ciddiyetle yapılmalıdır ki, toplum içerisinde yeni kötülüklere, ayrışmalara fitne ve kargaşaya neden olmasın.

   * İyiliği tavsiye ve kötülüğü önleme görevini yerine getirecek araç olarak; devlet kurumları ve siyasi partileri (resmi araçlar), yazılı, görsel ve sosyal medya ile sivil toplum kuruluşları (sivil araçlar) gösterilebilir. Bu araçlar, iyi yöneticiler elinde ve iyi yolda kullanıldığında toplum yararına olabileceği gibi, kötü yöneticiler elinde ve kötü yolda kullanıldığında ise, toplum zararına olabilir.   

   * Toplumdaki her kötülük, işgal ettiği yer kadar iyiliğin yok olmasına sebep olur. Kötülükler arttıkça iyilikler azalır, bunun aksine iyilikler çoğaldıkça kötülükler yok olur. Kötülüğün ortadan kaldırılması, hak, adalet ve iyiliğin insanlar arsasında yayılmasını sağlar. Toplumda iyiliği yaymak ve kötülüğü önlemek, bireylerin en önemli görevlerinden birisidir. Çünkü iyilik tavsiye edilmediği ve kötülüğe engel olunmadığı takdirde, kötülüğün bütün toplumu kuşatması mukadderdir.  

 



[1] M. Çağrıcı, TDV İ. Ansiklopedisi, Emri bil-Maruf Nehyi anil-Münker md., XI, s.138.

[2] H. Yazır, II, 781.

[3] Reşid Rıza, Tefsiru’l-Kuran’il-Hâkim, IX, 227.

[4] Kuran Yolu, I, 646.

[5] R. El-İsfahani, el-Müfredat, ‘arf’ md.

[6] Murtazâ ez-Zebîdî, İtḥâfü’s-sade, VII, 3.

[7] Al-i İmran suresi, ayet: 110.

[8] M. Esed, İslam’da Yönetim Biçimi, s.84-89.

[9] V. Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi. VIII, s. 435.

[10] Al-i İmran suresi, ayet: 104.

[11] Taberî, Tefsir, V, 661.

[12] Lokman suresi, ayet: 17.

[13] Al-i İmran suresi, ayet: 113-115.

[14] Hac suresi, ayet: 41.

[15] Abdurrahman Altuntaş, Kuran’da Temel Siyasî Kavramlar, Doktora Tezi, Ankara- 2009.

[16] Buhâri, Melâhim 17; Müslim, İman 78; Ebu Dâvud, Salâtul-İydeyn, 248; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî.

[17] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, s. 404.

[18] Hadis, Riyazüs-Sâlihin, s. 112-113.

[19] Nebhan, İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, s. 617-618.

[20] Hadis, Tirmizî, Fiten, 9.

[21] Nevin, İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, s.119.

[22] Al-i İmran 3/104.

[23] El-Keşşaf, I, 452.

[24] M. Çağrıcı, TDV İ. Ansiklopedisi, Emri bil-Maruf Nehyi anil-Münker md., XI, s.138.

[25] Nahl suresi, ayet:125.

[26] M. Çağrıcı, TDV İ.Ansiklopedisi, XI, s. 141.

[27] M. Çağrıcı, TDV İ. Ansiklopedisi, Emri Bil-Maruf Nehyi Anil-Münker mad.

[28] S. Armağan, İslâm hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s.118.

[29] Abdurrahman Altuntaş, Kuran’da Temel Siyasî Kavramlar, Doktora Tezi, Ankara- 2009. 

[30] Ahmet Duran, İslâm Hukukunda Sosyal Terbiye ve Kontrol Kurumu Olarak Hisbe Müessesesi, Ekev Akademi Dergisi Yıl: 19 Sayı: 64, Güz 2015.

[31] Cengiz Kallek, TDV İ.Ansiklopedisi, Hisbe mad.

[32] Y. Bulut, Siyasal Katılım, s. 10.

[33] H. Musa Taşdelen, Siyaset Sosyolojisi, İstanbul 2015, s. 166-168.

[34] M. Kapani, Politika, s. 162.

[35] Zafer Gören, Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Y. 12, S. 24.

[36] Osman Can, Anayasa Değişiklikleri ve Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü, Anayasa Yargısı 19, Anayasa Mahkemesi y., Ankara 2002, s. 508.

[37] Nevin A. Mustafa, İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, s. 115.

[38] A. Altuntaş, Kuran’da Temel Siyasî Kavramlar, Doktora Tezi, Ankara- 2009.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya