Türklerde töre (hukuk), ülke, halk, kut (egemenlik), kağan (hükümdar) ve kurultay/meclis devlet yönetiminin temel unsurları sayılırdı.
01.10.2020 10:53
959 okunma
TÜRKLERDE ERKEN DÖNEMDE
HUKUKA BAĞLI HÜKÜMDAR VE DEVLET ANLAYIŞI
Av. Necati Kırış

Hükümdarlar örf ve kanuna eğer riayet ederlerse,
halk da aynı şekilde örf ve kanuna itaat eder.” (K.B.)

 

I. GİRİŞ

Türklerde töre (hukuk), ülke, halk, kut (egemenlik), kağan (hükümdar) ve kurultay/meclis devlet yönetiminin temel unsurları sayılırdı. Devletin kuruluşu ve devamında töre yani yasa/hukuk, en başta gelen yönetim unsurudur. Çünkü devletin kurulması ve yönetilmesi ancak töre ile mümkündür. Türklerde devlet, rastgele bir topluluk, töre de rastgele bir yasa değildir. Töre (hukuk), başta hükümdar ve yöneticiler olmak üzere toplumda herkesin uymak zorunda olduğu adil yasalardan oluşmaktadır. Töre’nin; könilik (adalet), uzluk (iyilik, faydalılık/ihtiyacı karşılama), tüzlük (eşitlik) ve kişilik (insanlık/insan haklarına dayalılık, cihanşümulluk) gibi değişmez esasları olduğu gibi, zamana göre değişen, hükümdar ve kurultay tarafından ihtiyaçlara göre yeni kabul edilen töre de vardır.

Devlet ise, töre’ye (hukuka) bağlı kalan ve halkın memnuniyetini esas alan bir mekanizmadır. Hükümdar, Tanrı’nın lütuf ve inayetiyle işbaşına gelmiş olmakla birlikte olağanüstü güç ve yetkiye sahip olmayan, hem Tanrı’ya hem de halka karşı sorumluluk taşıyan en üst yönetici konumundadır. Hükümdarın, Tanrı’nın rızasını kazanması ve kut (egemenlik/iktidar) alması, töre’ye bağlılığına ve halkın memnuniyetini kazanmasına bağlıdır.

Orhun Yazıtları’nda ve Kutadgu Bilig’de bulunan bazı ifadeler, Türklerde töre’ye (hukuka) bağlı devlet ve hükümdar anlayışının, hem İslam öncesi ve hem de İslam sonrasında var olduğunu göstermektedir. Orhun Yazıtlarında yer alan “Türk Oğuz beyleri, milleti işit! Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti ilini (devletini), töre’ni (yasanı) kim bozabilir?[1] şeklindeki çok açık satırlar ve ilk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar zamanında Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig adlı eserde yer alan “Hükümdarlık uludur, çok iyidir fakat daha iyi olan kanundur ve onun eşit (tüz) tatbik edilmesidir[2] şeklindeki beyitler, Türk siyaset felsefesinde daha fazla belirleyici olanın töre yani hukuki esaslar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ve benzer ifadeler, Türk siyaset felsefesinde erken dönemde adı konulmamış ‘hukuk devleti’ ya da ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesini çağrıştırmaktadır. Günümüzde hukuk ve devlet felsefesinin temel amacının ‘adalet’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ olduğu dikkate alındığında, yaklaşık 10 asır önce Kutadgu Bilig’de yer alan bu sözlerin hazine değerinde olduğu belirtilmelidir.     

‘Hukuk devleti’ ya da ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi konusunda ciddi sorunlar yaşadığımız günümüzde, dile getirildiği çağa göre hatta bugün dahi hukuka bağlı devlet ve halkın memnuniyetine dayalı meşruiyet anlayışı adına çok değerli olan bu satırlar ve beyitlerden, hem ülkemizin hem de dünya insanlığının alacağı çok önemli dersler vardır. Bu makale, İslam dünyasının sağlam hukuk düzenlerine sahip olmadığından büyük bir kargaşa ve kaosa sürüklendiği bir ortamda, halen basireti açık kalabilenler, anlamak ve idrak etmek isteyenler ve aklı başında olanlar için küçük ama samimi bir hatırlatma ve çabadan ibarettir. 

II. TÜRKLERDE HÜKÜMDAR VE DEVLETİN TÖRE’YE (HUKUKA) BAĞLILIĞI

A. TÖRE’NİN TANIMI VE ÖNEMİ

Türk siyaset ve devlet felsefesinde Tabgaçlardan beri bilinen ve günümüze kadar gelen töre kavramı, Türk devletlerinde siyasal ve sosyal hayatı düzenleyen sözlü hukuk kurallarının tamamına verilen isimdir.[3] Buna göre töre’yi, Türklerin yazılı olmayan anayasasıdır diye de tanımlayabiliriz.

Eski Türklerde töre’nin yani hukuk kuralarının üç yolla oluşturulduğu söylenebilir. Bunlardan birinci yol, toplumda uzun bir süreç içinde kendiliğinden oluşan örf-adet kurallarıdır. Daha çok özel hukuka ait kurallar; şahıs, aile ve miras hukuku kuralları bu şekilde oluşmuştur.[4] İkinci yol, kurultaylar tarafından hukuk kurallarının oluşturulmasıdır. Eski Türklerde büyük önem verilen kurumsallaşmış bir yapıya sahip kurultaylarda alınan bazı kararlar töre olarak kabul edilirdi. Bu nedenle kurultaylar, töre’nin (hukukun) kaynaklarından kabul edilmektedir. Üçüncü yol ise, hükümdarlar tarafından toplumun ihtiyaçlarına göre hukuk kurallarının konulmasıdır. Dolayısıyla Türklerde hükümdarlık makamı, yasamanın kaynaklarından biriydi.

Türklerde hükümdarlık makamının hukuk kuralı koyma görevi, ülkeyi düzene koyma ve idare etme ödevinin bir sonucudur.[5] Hükümdarın bu göreviyle ilgili olarak Orhun Yazıtları ve Kutadgu Bilig’de yer alan şu ifadeler önemlidir:

     “İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermişler[6]Onlar akıllı (bilge) hükümdar imişler, halk ile barış ve uyum içerisinde imiş şüphesiz. Onun için devleti öylece yönetip yasaları (töreyi) düzenlemişler[7]

     “Beyler memleketi tanzim ve idare etmek, halkı düzene sokmak için atanmışlardır.”[8] Ey hükümdar, memlekette uzun müddet hüküm sürmek istersen, kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın. Kanun ile ülke genişler ve dünya düzene girer.”, “Kanun sudur, akarsa nimet yetişir.[9]

Töre’nin; könilik (adalet), uzluk (iyilik/faydalılık), tüzlük (eşitlik) ve kişilik (insan hakları) ile ilgili değişmez esasları olduğu gibi, zamana göre değişen, hükümdar ve kurultay/meclis tarafından ihtiyaçlara göre yeni kabul edilen töre de vardı. Töre’nin değişmeyen esasları evrensel boyutunu ve devamlılığı sağlarken, zamana, şartlara ve ihtiyaca göre değişen kuralları da dinamik boyutunu göstermektedir. Ancak hangi kaynaktan oluşmuş olursa olsun, töre, başta hükümdar ve devlet yöneticileri olmak üzere herkesin uymak zorunda olduğu temel yasalar idi.

B. TÖRE’NİN HÜKÜMDARI VE DEVLETİ BAĞLAYICI NİTELİĞİ

Hükümdarlık uludur, çok iyidir fakat daha iyi olan kanundur
ve onun eşit olarak tatbik edilmesidir” (K.B.)

Günümüzde hukuk devleti ilkesi, devletin her türlü karar ve eylemlerinin hukuk kurallarına uygun bulunmasını ve yönetimde keyfiliğin yerine kuralların ve adaletin hâkim olmasını, böylece halkın hukuki güvenliğinin sağlanmasını gerekli kılar. Bu noktada hukuk devleti ilkesinin işlevsel olmasına ve toplumsal hayatta gerçekleşmesine hizmet eden bazı araç ilkelere de ihtiyaç vardır. Çünkü bu araç ilkeler, toplumu hukuka bağlı devlet anlayışına götüren yollardır. Bu araç ilkeler olmadan hukuk devleti ilkesi, içerikten yoksun bir kavram olarak kalmaya mahkûmdur. Bu ilkeleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:[10]

*Kuvvetler ayrılığı, *yargı bağımsızlığı, *hâkimlerin tarafsızlığı, *hâkim güvencesi ve tabii hâkim ilkesi, *idarenin kanuniliği, *idarenin her türlü işlem ve eylemlerine karşı bağımsız yargı yollarının açık olması, *Anayasa yargısı denetimi, *temel hak ve hürriyetlerin anayasal ve kanuni güvence altına alınması, *hukuk önünde eşitlik ilkesi, *suçsuzluk karinesi, *hiç kimsenin suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar suçlu sayılamaması, *suç ve cezaların kanuniliği ve kanunsuz suç ve ceza olmaması, *cezai sorumluluğun şahsiliği, *savunma hakkı…

Görüldüğü gibi hukuk devleti ya da hukuka bağlı devlet kavramının içi bu araç ilkelerle doldurulmalıdır. Örneğin kuvvetler ayrılığı ilkesi olmadan yargı bağımsızlığı söz konusu olamaz. Yargı bağımsızlığı için hâkim güvencesine ihtiyaç vardır. Yani bu ilkelerin biri diğerinin varlık nedenidir. Dolayısıyla bütün bu ilkelerle hukuk devleti kavramı arasında hayati bir ilişki bulunmaktadır. Bugünkü hukuk devleti ya da hukuka bağlı devlet anlayışına, hukukçuların, düşünürlerin ve toplumların uzun yıllara yayılan bilgi, tecrübe ve çabalarıyla ulaşılmıştır. Hukuka uygun yönetim tarzı, uzun vadede hem halkın hem de devleti yönetenlerin yararına olan bir anlayıştır. Ancak günümüzde hukuk devleti ilkesine, doğrudan karşı çıkmak yerine onu ayakta tutan temel ilkeler etkisizleştirilerek ya da işlevsiz kılınarak zarar verilmektedir. Örneğin bazı yöneticiler, işlerine gelmeyen yargı kararlarını ve bu kararları veren yargı organlarını uluorta eleştirmekte, hatta eleştiri boyutunu da aşacak biçimde bu kararları kabul etmediklerini rahatlıkla söyleyebilmektedirler. Bu tutumlarıyla, esasen kendilerinin de yönetici olmalarını sağlayan mevcut hukukun temel direklerini yıktıklarının belki de farkında değiller.

Yöneticilerin, hukuku ve hukukun güvencesi yargı kararlarını etkileyerek ya da işlevsiz kılarak keyfi biçimde davranmaları, kısa vadede kendileri için bir avantaj gibi görünse de, bu durumun uzun vadede hem kendilerinin, hem de ülkenin yararına olmadığı kesindir. Hukuk devleti demek, kamu gücünü elinde tutan yöneticilerin, bu gücü keyfi olarak değil, hukuka bağlı kalarak kullanması demektir. Bu nedenle adil biçimde oluşturulmuş hukuk kurallarına öncelikle yöneticilerin uyması gerekir. Bu hukuka bağlı devlet anlayışı Türk kültür ve tarihine yabancı değildir. Nitekim asırlar önce başka toplumlarda hukukun ve yasanın ‘kralların ağzından çıkan emirler’ olarak kabul edildiği dönemlerde, hukuka bağlı devlet ve hükümdar anlayışı, Türklerde teorik olarak yazılı metinlerde yer almış ve uygulamada toplumsal hayatta yaşanmış çok önemli bir değer olmuştur.

Türklerde töre (hukuk), herkesin ama öncelikle hükümdar ve devlet yöneticilerinin uyması gereken temel kurallardır. Kanuna önce hükümdarın kendisi riayet etmeli ki, halk da ona itaat etsin. Aşağıdaki beyitte, kanunlara öncelikle hükümdarlar ve yöneticiler riayet ederse, halkın da ancak o zaman kanunlara itaat edebileceği vurgulanır: “Hükümdarlar örf ve kanuna eğer riayet ederlerse, halk da aynı şekilde örf ve kanuna itaat eder.”[11] Çünkü devlet yönetiminde töre/hukuk, hükümdarlar ve yöneticilere göre daha öncelikli konumdaydı. Hukukun üstünlüğü ilkesini hatırlatan bu hususu Yusuf Has Hacib K.B.’de şöyle açıklamıştır; “Hükümdarlık uludur, çok iyidir fakat daha iyi olan kanundur ve onun eşit (tüz) olarak tatbik edilmesidir[12]

 Bireylerin ve devlet kurumlarının bütün karar ve eylemleri töre’ye (hukuka) uymak zorundaydı. Töre’ye uymayan kim olursa olsun yaptırım uygulanırdı. Bu açıdan töre’nin (hukukun) bağlayıcılığı ve yaptırım gücü vardı. Töre (hukuk) önünde hükümdar ya da sıradan halk eşit konumdaydı. Hükümdar, elindeki kut’u (iktidar gücünü) Tanrı’nın lütuf ve inayetiyle aldığı için karizmatik bir niteliğe sahip olmakla birlikte, töre’nin (hukukun) kendisi için de bağlayıcı olması ve Tanrı’nın rızasını kazanması, ancak halkın memnuniyetine bağlı olması nedeniyle Türk devlet telakkisinde mutlak otorite sahibi, despot bir yapıya sahip olmamıştır. Başka bir deyişle hükümdarın iktidar gücünü sınırlayan töre (hukuk) vardı. Devletin temel unsurlarından töre/hukuk diye bir yapının bulunması ve herkesin bu yapıya riayet etmek zorunda olması, töre/hukuk önünde hükümdar ile halk arasında bir ayrım yapılmaksızın yaptırım uygulanması diktatörlüğü engellemiştir. Töre’nin, tarihi süreçte sadece teoride kalmayıp uygulamada da hükümdarın iktidarını sınırladığı açıkça görülmüştür.

Töre, öncelikle hükümdarın uyması gereken kurallardır. Kut (iktidar gücü) ise hükümdara halkı yönetmesi için verilmiştir. Tanrı, bu iktidar gücünü kendisine halka adil davranması ve onların ihtiyaçlarını karşılaması için lütfetmiştir. Bu görevlerini yerine getirmezse Tanrı bu yetkiyi ondan geri alarak başkasına verirdi. Bu denetim mekanizması, elbette somut olarak kurultay/toy/meclis kararıyla gerçekleşirdi. Kurultayın/toy’un yani meclisin hükümdarlar tarafından alınan kararları denetleyici bir rol üstlenerek onların iktidarına bir tür sınır koyduğu söylenebilir.

Kurultayların önemli bir görevi de, hükümdarlık ailesinin üyeleri arasından yapılan hükümdar seçimi ve bir savaşı kaybetmiş olan, halkına refah temin edemeyen, görevlerinde başarısız olan, töre’ye (kanunlara) aykırı hareket eden hükümdarı görevden uzaklaştırmaktı. Bunun tipik örneği Göktürk tarihinden verilebilir. Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra, Göktürk tahtına oğlu İnel geçtiyse de, töre’ye (kanuna) uymadığı için, kurultayın üyeleri olan kabile beylerinin kararıyla azledilmiş ve Kül Tegin tarafından tahttan indirilmiş, yerine Bilge Şad kağan seçilmiştir.[13]

Hükümdarın yetkilerini sınırlayan kurultay/meclis kararlarına çok çarpıcı başka örnekler de vardır. Mesela ünlü Göktürk hükümdarı Bilge Kağan’ın, Göktürk şehirlerinin surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm’in öğrenilmesi yolundaki iki teklifinin kurultay/meclis tarafından kabul edilmemiş olmasını göstermek mümkündür.[14] Yine aynı konuda başka bir örnek de şudur. Göktürk hükümdarlarından Ta-po’nun, hiçbir kişi ve kurumla istişare etmeden kendi yerine Talo-pien’i varis bırakması, devlet meclisi (kurultay) tarafından töre’ye (hukuka) aykırı bulunarak reddedilmiştir.[15] Bu durum, hükümdarın her ne kadar karizmatik bir niteliğe sahip olsa da devlet işlerinde istişareye ve töre’ye verilen önemi ortaya koymakta, gerektiğinde hükümdarın kararlarının iptal edebileceğini göstermektedir.[16]

Bu vakıalar, o çağlar için olduğu gibi bugün için bile ileri bir yönetim anlayışını göstermektedir. Eski Türklerde, günümüzdeki yasalar ve anayasa gibi herkesin uymak zorunda olduğu bir töre, günümüzdeki Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi hükümdarın ve devletin töre’ye uygun davranıp davranmadığını denetleyen bir meclis/kurultay vardır. Bu haliyle töre, her ne yolla oluşturulmuş olursa olsun, hükümdarı ve bütün toplumu bağlayıcı anayasa gibi objektif hukuk kurallarının toplamıdır.[17] Devlet yönetimi için töre’nin/yasanın önemini Kutadgu Bilig şöyle vurgular: “Devlet silâhla kurulur, lakin kalem ve töre’yle, yasayla yönetilir[18] Ancak doğaldır ki, eski Türklerde hukuk sistemi günümüzdeki kadar sistematik bir yapıya sahip değildi.   

Türklerdeki bu hükümdar ve devlet anlayışı, İran ve Arap hükümdar ve devlet anlayışından tamamıyla farklılık göstermektedir. Görüldüğü gibi Türklerde hükümdarın temsil ettiği siyasal iktidarı, meclis/kurultay kontrol ederdi. Bu nedenle Türk hükümdarları, bazı hukuk kurallarını koyma yetkisi olmakla birlikte kendilerini hukuka bağlı saymayan diktatör hükümdar olmamıştır. Çünkü mevcut töreye/hukuka uygun davranmak öncelikle hükümdarların görevidir. Zaten hükümdar, Tanrı’nın ‘kut’ vererek insanları idare etmek ve onlara hizmet için memur kıldığı en üst devlet görevlisidir.[19] Töre (hukuk) kuralları, hükümdarlar ve yöneticiler başta olmak üzere bütün toplum için bağlayıcıydı.[20] İran ve Arap devlet anlayışlarında ise, hükümdar kutsaldır, layüs’eldir yani sorumsuzdur, yaptıklarını sınırlayacak hiçbir kurum ve kural yoktur.

Eski Türk devlet anlayışında Tanrı, zor olan yönetim görevini başarması için hükümdara sadece bireysel yetenek ve üstün nitelikler lütfetmiştir. Türkler Müslüman olduktan sonra da bu temel anlayış devam etmiş, hatta İslam hukukuyla daha da gelişmiştir. İslam’ın yönetim ilkelerine göre de hükümdar, yetkilerini Tanrı’nın rızasına uygun kullanması gerekirdi. Yaptıkları işler, temel hukuk ilkelerine aykırı olmamalıydı. Hukuka aykırı tasarruflarda bulunur ve adaletten saparsa dünya ve ahrette yaptırımlarla karşılaşırdı.[21] Töre ile kut (iktidar) arasındaki ilişki, güneş ile ay arasındaki bağlantı gibidir. Ay, ışığını güneşe borçlu olduğu gibi, kut (siyasal iktidar) da varlığını töre’ye borçludur. Töre olmadığında kut da varlığını sürdüremez. Devletin hem kuruluşunda hem de yönetilmesi sırasında töre’ye/hukuka bağlılık, Orhun Abidelerinde: “…devlet kurup töre’yi düzeltmişler[22] “…devletini ve töre’ni kim bozabilir[23] gibi ifadelerle vurgulanmış ve devletin töre’siz yani hukuksuz olamayacağı gösterilmiştir.

Töre (hukuk), aynı zamanda toplumun örf-adetlerinden oluştuğundan, hükümdar ve yöneticilerin töre’ye uygun davranıp davranmadığı halk tarafından da kolaylıkla denetlenebilmiştir. Töre’nin en temel amacı, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alarak, devletin adaletli olmasını sağlamaktı. Böylece bireyler ve toplum kendini güvende hisseder ve bu nedenle töre’ye, hükümdara ve devlete daha çok bağlanır, bu durum, toplumsal birliği ve varoluşu sağlardı.

C. TÖRE’NİN (HUKUKUN) ADİL OLMASI ZORUNLULUĞU

Bugün bütün hukukçular bilir ki, devlet organlarınca usulüne göre yapılan her yasa hukuk değildir. Hukuk teorisinde genel kabul gören anlayışa göre; hukukun amacı, adalet olarak belirlenmiştir. Demek ki, bir yasanın hukuk olabilmesi için adil olması, bununla ilişkili olarak insan hak ve özgürlüklerine bağlı olması gerekir. Dolayısıyla bir yasanın ya da hukuk kuralının oluşturulmasında temel ölçüt adalettir. Adalet, hukukun hem amacı hem de ölçütüdür. İnsanlığın hukuk ve siyaset alanında ‘adil hukuk kuralı’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi aşamasına gelebilmesi, yakın sayılan bir geçmişte ancak gerçekleşmiştir. Batı hukuk tarihinde hukuk kuralı ile adalet değeri arasındaki ilişkisi tartışılmış, adalete dayanmayan yasaların hukuk olamayacağını ileri süren (doğal hukuk) anlayışı olduğu gibi, 19. Yüzyılda resmi otoritenin kabul ettiği her yasa hukuktur, yani yasaların hukuk olması için adalet değerine gerek yoktur, diyerek bazı totaliter yönetimlere meşruiyet kazandıran Kelsen’in öncülüğünü yaptığı hukuki pozitivizm akımı ortaya çıkmış, bu görüşler bazı değişikliklerle günümüze kadar etkilerini sürdürmüşlerdir. Ancak günümüz hukuk felsefesinde çoğunlukla kabul edilen görüş, yasaların adil olması gerektiği yönündedir. Hatta hukuki pozitivisler bile eski katı görüşlerini yumuşatarak son dönemlerde adalet değerine karşı daha ılımlı bir tavır almak zorunda kalmışlardır.

Bugün hukuk ve siyaset literatüründe, hukuk devleti ve adalet kavramlarının kaynağı olarak batı düşüncesi gösterilmektedir. Hâlbuki Türklerde çok eskiden beri adil yasa (köni törü) ve hukuka bağlı hükümdar ve devlet anlayışı, hem yazılı metinlerde teorik olarak yer almış hem de toplumsal hayatta uygulama alanı bulmuştur. Töre’nin/yasaların adil olması gerektiği konusunda Kutadgu Bilig’de çok önemli ifadelere rastlanmaktadır:

     “Kötü teamül kurma, iyi kanun koy, kötü kanunlarla dünyada hükmedilmez.”[24]Halkı adil kanunlarla idare et, birinin diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme; onları koru.”[25]Halka uygulanan kanunlar daima iyi/adil olursa, Tanrı da bu devleti her vakit ayakta tutar.[26]

Kutadgu Bilig’e göre, halkın hükümdardan yani devletten beklediği üç temel görevden birisi halkı adil kanunlarla yönetmektir. Şöyle ki; 1) Hükümdar, halkı adil kanunlarla idare etmelidir. “Halkı âdil kanunlar ile idare et; birinin diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme, onları koru.” (K.B. b.5576). 2) Paranın değerini korumalıdır. (K.B.b.5575). 3) Ülkede asayişi/güvenliği sağlamalıdır. (K.B. b. 5577). Hemen ardından gelen 5578. beyitte ise, hükümdara; yukarıdaki belirtilen görevlerini yerine getirdikten sonra, ‘sen de onlardan kendi hakkını (devlete itaat, vergi alma, vefa) isteyebilirsin’ denilmektedir.

Kutadgu Bilig’de ismi geçen dört kahramandan hükümdar Kündoğdu’nun adaleti temsil ediyor olması çok anlamlıdır. Eserde devlet, üç ayağı olan gümüş bir taht’a benzetilmiş, üç ayak üstünde olan hiçbir şeyin bir tarafa ağırlık veremeyeceği, her üç ayak da düz durdukça tahtın sallanmayacağı anlatılmak istenmiştir.[27] Buradaki gümüş tahtın üç ayağından maksadın bugünkü yasama, yürütme ve yargı erkleri olduğu, bununla kuvvetler ayrılığına işaret edildiği ileri sürülmüştür. Tahtın ana direğini ise adalet ve doğruluk oluşturmaktadır. Tahtta oturan hükümdar, insanları hukuk önünde bey ve kul diye ayırmayacak, eşit kabul edecektir. Elindeki bıçak, işleri bıçak gibi kestiğine, hak arayan vatandaşın işlerini uzatmadığına işaret etmektedir. Sağ tarafındaki şeker, mağdur olarak devletin kapısına gelen ve adaleti bulan insanların oradan tatlı tatlı ayrıldıklarını sembolize etmekte, sol tarafındaki acı ot ise, adalet kapısında cezaya çarptırıldıklarında yüzlerini ekşiten suçluların halini anlatmaktadır.[28]

III. SONUÇ

Sonuç olarak; eskiden beri Türk toplumlarında en üst kurum olan devletin temelini hukuk ve adalet oluşturmuştur. Töre’ye bağlı olan hükümdarlar kut (iktidar gücü, mutluluk) sahibi olma hakkını elde etmiş, töre’ye uymayanlar hükümdarlığını yitirmiş, görevden azledilmiştir. Dolayısıyla hükümdarın kut (iktidar) sahibi olmasının somut şartı devleti güçlendirmek, ayakta tutmak, halkın refah ve huzurunu temin etmek, soyut şartı ise toplumun/devletin kuruluş ve işleyiş düzenini sağlayan töreye/hukuka bağlılık olmuştur. “Beyler, örf ve kanuna nasıl riayet ederlerse, halk da aynı şekilde örf ve kanuna itaat eder.

Gerek Orhun Yazıtlarında, gerekse Kutadgu Bilig’de, hükümdarın görevini icra ederken töre (hukuk) ile bağlı olduğu belirtilmekte, ayrıca halkı adil kanunlar ile yönetmesi, yönetirken hiç kimseye ayrım yapmaması ve adalet ilkelerine bağlı kalması gerektiği dile getirilmektedir. Türklerde hukuk kuralları hangi yolla oluşturulmuş olursa olsun, töre niteliği kazanan bütün kuralların adalete uygun olmaları gerekirdi ve bu töre’ye başta hükümdarlar ve yöneticiler olmak üzere bütün toplum bireyleri tarafından uyulması bir zorunluluk idi.

İktidarın meşruiyetini yitirmemek için adil yasalar koymak, yasaları adilce ve eşit tatbik etmek bütün Türk hükümdarlarının genel olarak değişmez nitelikleri arasında yer almıştır. Töre’ye/hukuka bağlılık ve bu bağlılığı denetleyen kurultay/meclis sayesinde, salt güce dayalı zorbalık yerine hükümdarların meşru otoritesinden söz edilebilmiştir. Şu halde töre/hukuk, sadece eski Türklerde değer verilen bir kurum değil, aynı zamanda sonraki çağlarda kurulan bütün Türk devletlerinde de etkisini devam ettiren bir kurum olmuştur. Toplumun töre’ye (hukuka) verdiği değer ve hukuk kurallarının herkes için bağlayıcı olması, Türklerin İslam’ı kabul ettikten sonra kurulan devletlerde de temel ilke olarak devam etmiş ve hükümdarların iktidarını sınırlandıran bir işlev görmüştür.

Bu haliyle eskiden beri Türklerde, günümüz hukuk ve devlet teorisinde hukuk devleti ilkesiyle kurulmaya çalışılan, hukukla sınırlı, denetlenebilir bir devlet anlayışının erken dönem tezahürü olarak kabul edilebilecek bir uygulamanın söz konusu olduğu söylenebilir. Bugün devletin yetkileri ve görevleri anayasada belirlendiği gibi, Türk devlet telakkisinde de töre/hukuk yoluyla hükümdarların iktidarının sınırları belirlenmiş ve bu şekilde denetlenebilir hale gelmiştir. Başka bir deyişle çağımız devlet felsefesinde ‘hukuk devleti’ ilkesi olarak karşımıza çıkan siyasal iktidarın denetlenmesi zorunluluğu anlayışı, eskiden beri Türk devletlerinde adil olarak oluşturulan töre’ye/hukuka bağlılık şeklinde kendini göstermiştir.

Türklerde hükümdar ve devlet yöneticilerinin karar ve eylemlerinin töre’ye/hukuka uygun olup olmadığı, kurultaylar veya meclisler tarafından denetlenirdi. Bu kurullar, şüphesiz ki bugünkü kadar sistematik ve teknik olmasa da bir tür yargı ve denetim işlevi görüyordu. Türk tarihinde hiçbir hükümdar, ‘ben hükümdarım, benim dediklerim ve yaptıklarım hukuktur, benim yaptıklarımı kimse eleştiremez, verdiğim kararlar aleyhinde verilen kurultay/meclis ya da yargı kararını kabul etmiyorum’ dememiştir. Atalarımızın asırlar önce büyük bir vukufla ortaya koydukları ve günümüz hukuk ve devlet felsefelerinde de genel kabul gören ‘hukuk devleti’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ ilkelerinden geri adım niteliği taşıyacak hiçbir fikir, görüş, tutum ve davranış kesinlikle kabule şayan değildir.



[1] Bilge Kağan, Doğu 2-3, s. 33; Kül Tigin, Doğu 1, s. 9.

[2] Kutadgu Bilig, b.454.

[3] A. Donuk, Eski Türklerde Devlet ve Teşkilatı, Doktora Tezi, 1978, s. 85; E. Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003, s. 12.

[4] M. Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul, 1999, s. 15; nakleden: Aybars Pamir, 2009.

[5] Mahmut Arslan, Eski Türk Devlet Anlayışı ve Çifte Hükümdarlık Meselesi, Fırat Üniversitesi Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kolokyumu, Elazığ, 1990, s. 225)

[6] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, s. 65.

[7] Kül Tigin, Doğu 3, s. 9, nakleden: A. Donuk, Türk Hükümdarı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1990, s. 9, 11.

[8] Kutadgu Bilig, b. 4009, R.Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig Metni.

[9] Kutadgu Bilig, b. 2032, 2034, 2036, nakleden: Aybars PAMİR, Orta-Asya Türk Hukukunda Töre Kavramı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2009.

[10] Adnan Küçük, Hukuk Devleti, Demokrasi ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Güvencelenmesi.

[11] K.B. b. 2111, R.Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig Metni.

[12] K.B. b.454, R.Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig Metni. 

[13] Halil Cin,  Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, C. I, Kamu Hukuku, Konya 1989, s. 40, 41.

[14] İ. Kafesoğlu, Eski Türklerde Devlet Meclisi-Toy, Birinci Millî Türkoloji Kongresi, İstanbul, 1980, s. 206.

[15] A. Taşağıl, Gök-Türkler, T.T.K. Yayınları, Ankara 1995, s. 34.

[16] H. İnalcık, Kutadgu Bilig’de Türk ve İran Siyaset ve Nazariye ve Gelenekleri, Reşit Rahmeti Arat İçin, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1966, s. 266.

[17] Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, İstanbul, 2000, s. 21.

[18] Kutadgu Bilig; B. 2711.

[19] A.Ahmetbeyoğlu, Eski Türklerde Kut ve Töre Bağlamında Hükümranlığın Hudutları,Tarih Der,71-2020/1,29-50.

[20] A. Donuk, Eski Türklerde Devlet ve Teşkilatı, s. 87.

[21] M. Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, s. 60.

[22] Kül Tigin, Doğu 3; Bilge Kağan, Doğu 4, s. 9.

[23] Bilge Kağan, Doğu 17, s. 41.

[24] Kutadgu Bilig; B. 1456 – 1459.

[25] Kutadgu Bilig; B. 5576.

[26] Kutadgu Bilig; B. 6266.

[27] Saç ayağı üç olur

    Birbirine güç olur

    Birisi kırılırsa

    Diğeri de hiç olur. (Necati Kırış, Saç ayağı)

[28] Halil Cin-Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, C. I, Kamu Hukuku, Konya 1989, s. 61.Nakleden: Aybars PAMİR, Orta-Asya Türk Hukukunda Töre Kavramı,  2009.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya