Immanuel Kant, 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan aydınlanma düşünürü ve Alman felsefesinin kurucularından biridir. Çok meşhur olan “Saf Aklın Eleştirisi” isimli eseriyle emprizm ve rasyonalizmi, dolayısıyla çağının ve çağımızın en önemli fikir akımı olan pozitivizmi ve bir yönüyle de insan aklını yücelten -tanrılaştıran- materyalizmi eleştirmiştir. Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez. Değil mi ki, insan, çevresini beş duyu ve bunların yeterli olmadığı durumlarda ise geliştirdiği çeşitli ölçü aletleriyle anlamaya çalışmaktadır; O halde varlıklar hakkındaki bilgilerimiz geliştirdiğimiz duyu organlarımızın ve ölçü aletlerinin hassasiyeti ile sınırlıdır. Hal böyle olunca, hiçbir zaman varlığın tam ağırlığı ve tam boyutu hakkında bile kesin bilgiye ulaşamayacağımız ortada. Bu konuda yine ünlü bir Alman bilim adamı olan Heisenberg, daha da ileri giderek “Belirsizlik Kuralı” adıyla, cisimlerin ontolojik farklılıklarına dikkat çekerek, maddenin temel taşlarındaki bilinmezlikleri içeren bir kuramla, Kant’ın bu iddiasını bilimsel olarak doğrulamıştır. Aslında bu anlayış aydınlanmacılığın, rasyonalizmin, pozitivizmin, materyalizmin yani “Akılcılığın Tanrı”sını da öldürmüştür.
03.05.2019 14.33
2.541 okunma
Kant'ın Saf Aklının Eleştirisi
İlhan Akkurt

Ödev-görev ahlakı sevgi toplumu oluştur mu?

KANT’IN SAF AKLININ ELEŞTİRİSİ

Immanuel Kant, 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan aydınlanma düşünürü ve Alman felsefesinin kurucularından biridir. Çok meşhur olan “Saf Aklın Eleştirisi” isimli eseriyle emprizm ve rasyonalizmi, dolayısıyla çağının ve çağımızın en önemli fikir akımı olan pozitivizmi ve bir yönüyle de insan aklını yücelten -tanrılaştıran- materyalizmi eleştirmiştir. Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez.   Değil mi ki, insan, çevresini beş duyu ve bunların yeterli olmadığı durumlarda ise geliştirdiği çeşitli ölçü aletleriyle anlamaya çalışmaktadır; O halde varlıklar hakkındaki bilgilerimiz geliştirdiğimiz duyu organlarımızın ve ölçü aletlerinin hassasiyeti ile sınırlıdır. Hal böyle olunca, hiçbir zaman varlığın tam ağırlığı ve tam boyutu hakkında bile kesin bilgiye ulaşamayacağımız ortada. Bu konuda yine ünlü bir Alman bilim adamı olan Heisenberg, daha da ileri giderek “Belirsizlik Kuralı” adıyla, cisimlerin ontolojik farklılıklarına dikkat çekerek, maddenin temel taşlarındaki bilinmezlikleri içeren bir kuramla, Kant’ın bu iddiasını bilimsel olarak doğrulamıştır. Aslında bu anlayış aydınlanmacılığın, rasyonalizmin, pozitivizmin, materyalizmin yani “Akılcılığın Tanrı”sını da öldürmüştür.   

Bu çalışmaları, Kant’ın Bilim felsefesi (Epistemoloji) alanındaki önemli bir teorisidir. Kant’ın bundan başka bir de Ahlak (Etik) Felsefesi alanında, Batı Ahlak anlayışının temellerini teşkil eden bir çalışması vardır. Bu konudaki çalışmasına “Ödev Etiği” denir. Ödev Etiği, Kant’ın bu kez kendi “Saf aklıyla” düşünüp geliştirdiği ve bir insanın nasıl ahlaklı olabileceği konusundaki düşünceleridir. Kant bunu yaparken Batı düşüncesinin olmazsa olmazı olan –sözde, “İnsan özgürlüğünün korunması” prensibi çerçevesinde düşünerek, bilinçsiz bir teslimiyete karşı çıkar ve insanın onu değil, bunu seçebilme kabiliyeti ve özgürlüğü doğrultusunda bir ahlak anlayışını kurar.

Tabii özgürlük tarifiniz Batı anlayışındaki gibi “Ego’nun dilediği gibi tatmini” olursa, ortaya koyacağınız her kural, bireyin özgürlüğü önünde bir engel olacaktır. Bakın zavallı Kant, bu zor görevde özgürlük-ahlak çatışmasında nasıl da çıkış yolu arıyor:

“Kant’ta etik, kişinin en temeldeki etik değeri, özgürlüktür. Çünkü özgürlük ahlak yasasının koşuludur. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur. Etik kişi, ahlak yasasına göre eylemde bulunan, yani özgür olan kişidir. Özgür bir istemeye sahip olmakla ahlak yasasına uygun biçimde eylemde bulunmak bir ve aynı şey olduğundan, özgürlük, kişinin kendiyle ilişkisinde ortaya çıkan, kişiye özgü etik bir değerdir. Bu nedenle Kant’a göre özgür olma, etik kişi olmanın onsuz olunamaz biricik temel koşuludur. Demek ki özgür bir isteme ile ahlak yasaları altında olan bir isteme aynı şeydir.”[1]

     Ahlak yasalarına özgürce nasıl uyulur ki? Hem insan davranışlarında ihtiyaçlar sonsuz deyip fayda, haz ve çıkarı hiçbir kural tanımadan özgürce tatmini esas alacaksınız hem de uymanız gereken ahlak yasası sizin önünüze bir set çekmeyecek. Nasıl olacaksa… Her işe özgürlük referans olursa, bu medeniyetin elini kolunu bağlayan bir “Özgürlük Sendromu”na dönüşür.

 Gelelim şimdi Kant’ın “ÖDEV ETİĞİNE”. Bu anlayış Batı medeniyeti üzerinde ilk kuramından çok daha etkili olmuştur. Her ne kadar ilk kuramı Batı insanı görmezden gelip, hala aklı ve onun eseri olan bilimi tanrılaştırsalar da, ikinci kurama dört elle sarılmış ve Batı medeniyeti ahlak anlayışı bu kuram üzerine kurulmuştur. Bugün dünyayı etkisi altına almış Batı ahlak, siyasi, hukuk kuralları ve insan haklarında bu anlayışı esas alınmıştır. Kant’a göre bir eylemin ahlaklı olmasını, duygudan, bir çıkarımdan ve inançtan değil; sırf ödevden dolayı, yani ahlak yasasına saygıdan dolayı isteyerek yapılmasına bağlamıştır. Yani Kant’a göre ahlak bir toplumsal görev ve ödevdir. Peki, gelelim şimdi “Ne var bunda?” sorusunu cevaplamaya. Hani bir kimseye zor bir anında, yardım ettiğimiz zaman, bize teşekkür ettiğinde “Estağfurullah! Teşekkür edecek bir şey yok vazifemiz veya görevimiz.” deriz ya, işte işin sırrı biraz burada.

 Hani Batı insanı nazik ve saygılı olsa da, soğuk, resmî ve en önemlisi sevecen değil, deriz ya; dostça değil, bencil ve egoist bir toplum deriz ya. İşte bu işin temelinde, kapitalist insan ahlakının oluşmasını sağlayan en önemli faktör olan, Kant’ın bu ahlak anlayışı yatar. Dikkatli bakılırsa görülür ki, bu anlayışın temelinde insan sevgisi, acıma, dayanışma, fedakârlık gibi insanı insan yapan dostluk duyguları yoktur. İnsana böyle bir görev yüklenmemiş. Bu işleri yapmak birtakım devlet kurumlarının görevidir. Düşeni kaldırmak devletin görevidir. Yardıma muhtaç biri varsa, “Sen ilgili kuruma bildir o gerekeni yapar”. Diğeri “Özgürlük tabusuna” zarar verir. Hani bir iş yerinden vedalaşırken insan, kendisine ekmek sağlayan patronuna minnet duyguları içinde dostça bir tavırla “Bana bu iş yerinde bir yer verdiğinizden dolayı, size minnet borçluyum, hakkınızı helal edin.” dendiğinde, karşı taraf “Ne hakkı, ne minneti canım! Siz çalıştınız, ben de karşılığını verdim.” demesi gibi. Hani sanki devletin resmi bir polis memuru gibi, görev icabı insanlara yardım etmek gibi bir şey… “Teşekküre gerek yok, görevimiz.” tarzında resmî bir tavır… Tam kapitalizme uyan maddeci bir anlayış tarzı.

Tabi ki, insan bilinçsizce her şeye müdahale etsin, demiyoruz, devlet kurumları bu işlere bakmasın da demek istemiyoruz. Ancak görev ve sorumluluk bilinciyle yapılan bir ahlaklı davranış, sorunu her zaman devlet müdahalesine havale ediyorsa, toplum arasında gerçek sevgi ve mutluluk duygusu oluşturup, bireyleri iyi günde kötü günde bir arada tutmaya yetemez. 18 yaşına kadar görev ve vazife bilinciyle yetiştirilen ve daha sonra sokağa terk edilen bir çocukla ailesi arasında nasıl sevgi oluşur ki? Karşılıklı ilişkilerde, bir de işin içine, yaşadığın semt, altındaki araba ve üstündeki elbisenin markası girdiğinde düşünün artık ilişkinin samimiyetini… Böyle anlayıştaki bir toplumda dostlukların, sokakta birbirini nazikçe güler yüzlü -aslında görev gereği- “Hay!” diye selamlamadan öte geçememesi çok normaldir. Laubali olmaya gerek yok! Araya mesafe koymalı kabilinden bir şey.

Eh! Artık bizlere de yansımış olsa da aslında bu davranış, özveri ve fedakârlıktan uzak, çok büyük hayal kırıklığı doğuran resmi bir karşılık değil midir? Hâlbuki yakınlaşmanın, dostluk ve sevginin temelinde karşılıksız özverili ve fedakârca davranışlar yatar. İşin temelinde insan sevgisi olmayınca, özgürlük medeniyetin vazgeçilmezi olunca, gerçek dostluğun gelişmesi mümkün olamaz. Bir de her türlü ilişkinin temeli maddi çıkara indirgenirse, insanın kendini insanlardan soyutlayan hapishane gibi malikanesinin duvarlarını kendi elleriyle örüp, sonra da toplumuna ve insanlara yabancılaşarak, kendi kendisini yalnızlaşmaya mahkûm etmesi de kaçınılmazdır. Acaba gelinen bu nokta gerçekten özgürlük müdür, yoksa esaret mi?

Batı medeniyetinin ahlak yapısında aslında çok yönlü bir Matruşka yapısı vardır. Kant felsefesinde bu işin daha çok kamusal alan davranışlarını kapsayan yüzüdür. Batı ahlak yapısının asıl yüzü olan insanlar arasındaki ilişkilerde, ahlaki şablonları Kant’ın ödev ahlakından daha çok kapitalist kültürden doğan “maddi güç karizması” belirler. İnsanların birbiri arasındaki ilişkiler, daha çok ekonomik alana indirgenerek, dostluk ve fedakârlıktan çok uzak rekabetçi, kazan-kazan esasına dayanan karşılıklı çıkarlar esas alınmıştır. Herkes haddini bilmeli ve kedisi için maddi gücüne göre bir insani çevreye dahil olmalıdır.  Kant, daha çok bu işin felsefik alt yapısını belirlemiştir. Bu birbirini tamamlayan iki ahlak anlayışı Batı’nın kendi içindeki insani ilişkilerine yön verir.

Bu kültüre göre, insanlar birbirlerinin rakipleri olduğundan çok çalışması gerekir. Bir işte başarı sahibi olmalı, daima güçlü, varlık sahibi, gösterişli ve yüksek karizma sahibi ve acımasız olmalı, yani sürekli kuyruğu dik tutmalıdır. Başarısız, tembel, zayıf hastalıklı, fakir ve iflas etmiş, işini kaybetmiş, düşkün insanla muhatap olunmaz. Kapitalist Egoizm’in ve Narsist insanın asıl temelleri olan bu ilkelere göre, başarısız birine acıyan, acınacak hale düşer. Vahşi doğadaki gibi zayıfın yaşama şansı yoktur. İşte güçlenince zayıfları sömürmenin alt yapısı, bu fikirler ve ahlak yapısına dayanır. Böyle temellere sahip bir medeniyetin hayata, ekonomiye, insan psikolojisine bakışın temelinde rekabetçi ve egoist anlayışlar yatmaktadır. Ekonomik ilişkiler hayatımızın en büyük alanını kapsadığından, bu anlayıştaki bireylerden oluşan ve milyonlarca kişinin yaşadığı metropollerde yaşayan bir insan, kaç tane gerçek dost bulabilir ve yalnızlıktan, yabancılaşmaktan kurtulup, gerçek mutluluğu nasıl yakalar, siz düşünün. Bir insanın başka birine gerçek merhamet,  dayanışma ve paylaşma duygusuyla bağlanması, yani fedakarlık, keyfince yaşama özgürlüğünü sekteye uğratır.  Özgürlük tabusuna bağlı bir ahlak anlayışı da teorisini “ödev-görev” bilinci üzerinde kurmak zorunda kalır. Bu anlayıştaki bir medeniyette iflas etmiş ve işini kaybetmiş ve parasızlıktan lüks hayat yaşatamayan bir eşe, acaba kaç kadın sırf sevgi ve saygıyla bağlı kalır. Her türlü ilişkide “maddi güce bağlı bir karizma” ön plana alındıktan sonra, saf adalet ve toplumsal görev ahlakı anlayışıtla sevgi toplumu oluşamaz. “Kendini Arayan İnsan” kitabının yazarı olan Varoluşçu-İnsancıl psikologlardan Rollo May bu konuda şöyle der:

“Kendi klinik deneylerime ve meslektaşlarımın gözlemlerine dayanarak yirminci yüzyılın ortasında bireyin esas probleminin ‘boşluk’ olduğunu söylemek size şaşırtıcı gelebilir. Acı veren bir güçsüzlük duygusuyla karışık oradan oraya atılmışlık fikrine esir düşüyorlar. Çünkü kendilerini anlamsız bir boşlukta hissediyorlar.”[2]

May, bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Toplumsal değer yargılarının çöküşü, insan olmanın onurunun unutulmuş olması, insanın doğa ile uyumunun bozulup çevresine yabancılaşması ve bireyin değerine olan inancının kayboluşudur.” Batı Medeniyeti insanın karnını çok iyi doyurabilir ama merhamet dayanmayan ve özgürlüğü temel alan saf akılla üretilmiş ahlak ta maalesef insanı mutlu etmek için yetmiyor.

1-http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/10/kantta-etik-deerler-olarak-zgrlk-ve_16.html

2-Bayzan Ali Rıza, Sufi ile Terapist, İstanbul: Etkileşim Yayınları, 2013, s.241



 

 

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya