Hz. Peygamber (S.A.S.) Hira mağarasında vahiy meleğinin sesini işitip kendisini de görünce korkusundan titremeye başlamış, hemen ailesine gelerek “Beni örtün, beni örtün!” demiş; onlar da üzerine bir örtü örtmüşler ve serin su serpmişlerdi. Bunun ardından, “Ey örtüsüne bürünen!” hitabıyla başlayan Müddessir sûresinin ilk beş âyeti inmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 74/1-5). Bununla birlikte “örtüsüne bürünen” ifadesine mecaz olarak “peygamberlik kisvesine bürünen, bu ağır görevi yüklenen” anlamları da verilmiştir.
11.11.2020 12:39
1.086 okunma
TEBLİĞ GÖREVİ, KAPSAMI ve GEREĞİ
Mehmet Aktan

                Hz. Peygamber (S.A.S.) Hira mağarasında vahiy meleğinin sesini işitip kendisini de görünce korkusundan titremeye başlamış, hemen ailesine gelerek “Beni örtün, beni örtün!” demiş; onlar da üzerine bir örtü örtmüşler ve serin su serpmişlerdi. Bunun ardından, “Ey örtüsüne bürünen!” hitabıyla başlayan Müddessir sûresinin ilk beş âyeti inmiştir (Buhârî, “Tefsîr”, 74/1-5). Bununla birlikte “örtüsüne bürünen” ifadesine mecaz olarak “peygamberlik kisvesine bürünen, bu ağır görevi yüklenen” anlamları da verilmiştir.

            Yüce Peygamberimiz (S.A.S.) bizim her konuda rehberimizdir. O nedenle tebliğ görevi konusunda da elbette O’ nu örnek alacağız.

            Efendimizin kendisine peygamberlik geldiğinden itibaren ahirete irtihaline kadar yaptıkları tebliğ vazifesinin ifası kapsamına dahildir. Bu bapta, Din’ i münasip bir lisanla ve lisan-ı halle tebliğ etmeye eşsiz bir azim ve gayretle çalışmıştır.

            Bu vazifeyi ifası sırasında; karşı karşıya kaldığı anlayışsızlıklar, duyarsızlıklar, en yakınlarının kendisinden yüz çevirmesi, tepkiler, fiilen karşı duruşlar, mübarek başına kirli işkembe atılması, yoluna çukurlar kazılması, kendisine inananlara türlü eziyet ve işkenceler edilmesi hatta öldürülmesi, Taif’ te taşlanması, Mekke’ de Müslümanların tecrit edilmesi, ağaç kabuklarını yiyerek nefislerini idameye mecbur edilmesi ve nihayet hicrete zorlanmaları hep tebliğ vazifesini ifa etmesinin önüne geçmek içindi.

            Hicret’ ten sonra; müşrik saldırılarından kaynaklanan Bedir, Uhud ve Hendek savaşları ve diğer gaza ve seriyeler tebliği engelleme gayretine karşı verilen mücahidelerdir.

            Müslümanların Umre ziyaretlerinin önlenme çabaları, arkasından yapılan Hudeybiye Muahedesi, sonraki yıl Mekke’ nin fethi, Medine’ de İslam Devleti’ nin kurulması, dört bir yana, henüz İslam’ ı kabul etmemiş kral ve hükümdarlara İslam’a davet mektupları gönderilmesi hep tebliğ görevi şümulündeki çalışmalardır.

            Değerli okuyucu;

            Tüm bu tarihi ve dinî hakikatlere karşı, çağımızda tebliğ vazifesinin neredeyse tamamen unutulmuş olduğuna şahit oluyoruz.

            Birisine dinî bir konuyu haber vermek ya da hatırlatmak isteseniz; çoğu zaman “Herkesin dini, inancı kendisine, her koyun kendi bacağından asılır! Benim mezarıma sen girmeyeceksin! “ gibi sözlerle karşılanıyorsunuz.

            İslam’ın siyasi görüşlerini ifade etmeye kalksanız; “Dini siyasete alet etme! “ şeklinde bir suçlamayla karşınıza dikiliyorlar!   

            Oysa yukarıda arz edilmeye çalışıldığı gibi, din hiçbir şeyin aleti değildir, olamaz! Tam tersine her şey Din’ in konusudur, vasıtasıdır!

            İnsanlar arası ilişkiler kapsamında; eğitim, ekonomi, asayiş, siyaset, içişleri, dış işleri, aklınıza insan ve toplum faaliyetleriyle ilgili olarak gelen her şey , İslam Dini açısından Dîn’in hayat haline gelmesidir.

            Toplumlar arasındaki ilişkiler kapsamında; savaş, ateşkes, mütareke, sulh, ittifak, birleşme, dostluk, düşmanlık da Din’ in tebliğ görevinin ifasıyla ya da engellenme gayretlerinin sonuçlarıyla ilgilidir. Tebliğ görevinin ifasıyla ilgili tüm faaliyetler Müslümanlar’ a gerek Yüce Kitabımız’ da ve gerekse Sünnet’ te gösterilmiştir.  

Ne var ki bu konularda hep önümüzü kesen bir “laiklik” kavramı vardır. Tarifi de; “Din ve devlet işlerinin ayrı olması” dır.

            Bu manadaki laiklik kavramı bize Batı’ dan gelmiştir. Batı’ da, krallar, Kilise ve Papaz’ ların sultasından kurtulmak için 1789 Fransız İhtilalinin ardından böyle bir laiklik kavramı benimsemişler, biz de “Batı’ nın her şeyi iyidir” anlayışıyla bu kavramı öylece kabul etmişiz. Halbuki, din ve devlet işlerinin ayrı olması şeklindeki bir laiklik anlayışı, içi tamamen boş bir kavramdır. Dünyadaki temel dini kavramlar içermeyen herhangi bir anayasa var mıdır ? Hukuk Fakültelerinde okuduğumuz “Umumi Hukuk Tarihi” , “Hukukun Temel İlkeleri “ , “Anayasaların temel dayanakları” gibi derslerde, dini hükümlerin anayasalara etki etmediğinden bahsedilebilir mi? Yasama meclislerince çıkarılan yasalar dini kurallardan ne kadar uzaktır ? Adam öldürmeyi, hırsızlığı, ırza tasaddiyi vs. pek çok suçu ceza kanunlarına koyup cezalandırmayı nereden ilham alarak yapıyoruz?

            Öte yandan; Din adına, dini bozmaya yozlaştırmaya çalışan, dine hurafe, batıl inançlar sokmaya çalışan, fitne ve fesat çıkaran, kötü niyetli insan ve gruplara Devlet “Ben din işlerine karışmam” deyip ses çıkarmayacak mıdır?

            Değerli okuyucu bizim Batı’ dan alıp benimsediğimiz manasıyla laiklik, içi boş bir kavram olması hasebiyle ne Batı’ ya ve ne de Biz’ e yarayacak bir kavram değildir.

            Asıl laiklik Yüce Dinimizde vardır. Kâfirûn sûresinde belirtilmiş olduğu “Leküm diniküm veliyedin” âyetinde bildirildiği, Peygamber (S.A.S.) Efendimizin Medine’ de kurduğu İslâm Devlet’ inde uygulamasının en güzel şekilde gösterildiği gibi.

            İslâm Devlet’ inde; her kişi din, vicdan ve başkalarına zarar vermeyecek şekilde yaşama özgürlüğüne sahiptir. İslâmi tebliğde “ikna gayreti” yoktur. Sadece münasip bir lisanla ve lisan-ı halle tebliğ edilir. Kabul edip etmemek sadece insanın hür iradesine bırakılır. Gerçek laiklik işte budur. Saldırmayana saldırılmaz.

            Medine’ de Efendimiz’ in (S.A.S.) kurduğu İslam Devlet’ inde, Müslümanların yanı sıra, Hristiyanlar, Yahudiler, putperestler ve müşrikler de bulunmaktaydı.

            İslam Devlet’ i farklı her inanç grubuna hayat hakkı tanımış, aralarındaki uyuşmazlıkları kendi inançlarının hükümlerine göre çözmüştür.

            Bir asır öncesine kadar Dünya’ ya insan hak ve hürriyetlerini, gerçek laikliği çeşitli İslam Devletleri eliyle ve nihayet Osmanlı Devlet’ i eliyle göstermiş ve tanıtmış olan ecdadımızı bir kenara bırakarak, medeniyeti Batı’ dan almaya yönelmek bizim için gerçekten büyük bir hatadır.

            Bu hatadan dönüş için ortaya konacak her ilmî düşünce, her irade, her gayret, alınacak her sonuç son derecede kıymetlidir.

            Batı medeniyetinin, hakkaniyet ve adalet adına içi boş laflardan başka bir şey üretmediğine birçok kez şahit olduk. Çünkü Batı Medeniyeti “Hak” temeli üzerine değil “Güç” temeli üzerine tesis edilmiş bir medeniyettir. Güç temeli üzerine tesis edilmiş bir medeniyetten ise hakkaniyet ve adalet beklenmez. Çünkü kavakta nar bitmez.

            Artık bu gerçeği tespit edip gereğince hareket etme sorumluluğunu idrak zamanı gelmiş, geçmektedir. Hayırlı haftalar diliyorum, değerli okuyucu.

Av. Mehmet AKTAN

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya