Doğu Akdeniz’ deki hak ve menfaatlerimiz, Suriye ve Irak’ ın kuzeyindeki terörist faaliyetler, Libya meselesi ve nihayet Dağlık Karabağ gibi son derecede önemli meseleler, arkasından yaptırım vs. gündemdeyken, kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları üzerine bir makale yazmak pek aktüel gibi gözükmüyor.
20.12.2020 11:17
1.213 okunma
KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ ve KADIN HAKLARI ÜZERİNE
Mehmet Aktan

Doğu Akdeniz’ deki hak ve menfaatlerimiz, Suriye ve Irak’ ın kuzeyindeki terörist faaliyetler, Libya meselesi ve nihayet Dağlık Karabağ gibi son derecede önemli meseleler, arkasından yaptırım vs. gündemdeyken, kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları üzerine bir makale yazmak pek aktüel gibi gözükmüyor. Hamdolsun Devlet’ imiz dış siyaset meselelerinde çok önemli başarılara imzalar attı, atıyor, göğsümüzü kabartıyor. Binlerce yıllık bir Devlet-Millet’ in torunları olduğumuzu, idrakimize yeniden nakşediyoruz! Elbette bu gerçeğin tüm dünyaya, dosta düşmana ilan edilmiş olması bize onur veriyor, kendimize güvenimizi artırıyor. Bize bu onuru yaşatan devlet adamlarımızdan Allah razı olsun.

Bir yazar için bu konuları es geçmek beklenen bir şey değil elbette. Ne var ki: Bu konular yazarlarımız tarafından fazlasıyla işleniyor. Ben acizane, şu sıralar pek de güncel olmamakla birlikte aslında sosyal bünyemizle ilgili hep mevcut ve son derecede önemli olan kadın-erkek eşitliği ve kadın hakları meselesi üzerinde durmayı uygun buldum. Değerli okuyucu; Bir toplumun sosyal ve ahlaki yapısı, o toplumun tarih sahnesindeki rolü üzerindeki en büyük etkendir. Sosyal ve ahlaki yapısı sağlam olan bir toplum, geçici istisnai haller dışında başarıdan başarıya koşarken, sosyal ve ahlaki yönden çürümüş bir toplum kısa zamanda tarih sahnesinden silinmeye mahkumdur. İş bu yazı başlığı kapsamındaki konu ise, toplumun sosyal ve ahlaki durumunu çok yakından ilgilendiriyor olması hasebiyle üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir mesele.

 Günümüzde konuya genel olarak bir bakacak olursak; “Kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, kadın haklarının teslim edilmesi, kadının çalışma özgürlüğünün temin edilmesi, kadına karşı şiddetin önlenmesi, aile reisliğini kadın ve erkeğin birlikte yürütmeleri” başlıkları altında değerlendirilmektedir. Bu konular takdir edileceği üzere, sosyal ve ahlaki hayatın temel taşlarıdır. Değerli okuyucu; Kanaatim odur ki; günümüzdeki bu bakış açıları fıtrata ve yaratılış kanunlarına aykırıdır. Öncelikle; Kadın-erkek eşitliğinin temel bakış açısı olarak kabul edilmesi bizi doğru yoldan uzaklaştırmakta, devamında da başka sapa ve sarp yollara ulaştırmaktadır. Kadının önemli olduğunu vurgulamak için kadın ve erkeğin eşit olarak görülüp, sosyal hayatın buna göre düzenlenmesi, birçok problemin de kaynağı olmaktadır. Çünkü kadın ve erkeğin eşit olması söz konusu olamaz. Esasen dünya eşitlik üzerine değil adalet üzerine kurulmuştur. İnsan vücudunda mevcut bulunan her organ olmazsa olmaz bir görev ifa etmektedir. Söz gelimi; kalp olmasa ya da beyin olmasa yahut akciğer olmasa insan hayatiyetini devam ettirebilir mi? Elbette ki hayır! Peki kalp, akciğer, beyin ya da böbrek, bunlar birbirine eşit midir? Elbette ki hayır! Varlıkların önemli sayılmaları için birbirine eşit olması gerekir mi? Elbette hayır! Şimdi kadın ve erkekten her birinin önemli sayılmaları için birbirine eşit olmaları gerekir mi? Tabii ki hayır!

Erkek ve kadın her biri ayrı ayrı önemli, beşeriyetin bütünleyici parçası (Mütemmim cüz’ ü) dır, ancak asla eşit değillerdir! Erkeğin ve kadının akli, bedeni ve ruhi vasıfları karşılaştırıldığında eşit olmadıkları, buna mukabil birbirlerini tamamlayıcı özellikler taşıdıkları hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde anlaşılır. Erkek; bedenen güçlü kuvvetli, iri, heybetli, dayanıklı; kadın ise doğurma özelliği bulunan, zayıf, zarif, naif, dayanıksız, güzel, alımlı ve çekicidir. Kadın ruhen daha hassas, duyguları daha güçlü, daha ön planda, tepkilerini bedeniyle değil, duygularıyla gösteren, sevecen, munis, muti, daha merhametli ve daha şefkatlidir. Aklen ise erkek daha geniş kapsamlı düşünen, değişik ihtimalleri göz önüne alan, olayları, sebep, sonuç ve maksatlarla birlikte göz önüne alarak değerlendiren; Kadın ise, ince ayrıntıları dahi fark eden, duygularının etkisinde daha çok kalan, hissiyatı ön planda olan bir varlıktır. Kadın; doğurur, bebeği kendi canından daha ileridir. Bebeği hayatının merkezindedir. Çocuğunun hayata kazandırılması için katlanabileceği tüm fedakârlıklara katlanır. Yaratan; Neslin devamı vazifesinin birinci yetkili ve sorumlusu olarak kadını vazifelendirmiştir. Erkek ise bu konuda ikinci ve geri plandadır. Erkekle kadın arasındaki farkları çoğaltmak elbette mümkün. Ancak buna gerek yok. Ancak; Çağımızda kültürel konjonktür her nasılsa

S-2

kadın erkek arasındaki bu farklılıkların üstü örtülüp, kadınla erkeğin eşitliği hararetle ileri sürülmekte, bu fikir bir insanlık, çağdaşlık, modernlik, hakkaniyet ve medeniyet icabı olarak telakki ve telkin edilmekte. Bu anlayışın aksine söz etmek, kadını aşağılamak, zayıf görüp ezmek, kaba kuvvete prim vermek, adaleti hiçe saymak olarak değerlendirilmekte. Kadın ve erkek arasındaki inkâr edilemez farklara rağmen kadına, erkekle eşit haklara sahip olduğu gerekçesiyle; aslında yükümlülük olan bir çok faaliyet hak ve nimetmiş gibi lanse edilmekte. Bünyesel özellikleri elvermiyorken: Ev hanımlığı, annelik gibi zaten çok zor görevlere ilaveten: Ağır dış şartlarda çalışma hakkı (!) erkekle eşit olma adına kadına lütfedilmekte. (!) (Bu noktada şunu ifade etmeliyim ki, her nasılsa, askerlik görevi de bir kadın hakkı olarak gösterilmemekte. Herhalde bu kadarının fazla olacağı, göze batacağı düşünülmektedir.)

Tam manasıyla anlamsız bulunan kadın-erkek eşitliği anlayışı, toplum hayatında vazgeçilmez bir düstur olarak lanse edilmekte, bu haksız ve yersiz dayatma, sosyal hayata ve geleceğe onarılmaz yaralar açmaktadır. Anneye ancak karnı burnuna geldiği zaman (Bebek altı aylık olunca) ancak hamilelik izni verilmekte, birkaç aylık bir doğum izninden sonra artık işine dönmesi gerekmektedir. Bebek artık varsa babaannelere, anneannelere, bunlar da yoksa bakıcıya emanet edilmektedir. Yeri gelmişken; oturduğum sitede bizim dairenin üstünde oturan bir ailenin 3-5 yaşındaki çocuğu, her gün annesi işe giderken, annesinin işe gitmemesi için feryad-ı figan ağlayıp komşu daireleri hep hüzne boğardı! Benim torunların da kreşe bırakılmaları sırasında nasıl bir ıstırap yaşandığına şahit olduğumu ifade etmek istiyorum. Bu durumdan şikâyetçi olmayan insan herhalde normal olamaz. Çocuk isyanlarda, anne mahzun, baba gözyaşını içine akıtır! Böyle bir düzenin normal bir sosyal düzen olduğunu iddia ve kabul etmek mümkün olmasa gerek! Bebeğini, 9 ay karnında taşıyıp, doğurduktan sonra da, hem annelik, sonra çocuk terbiyesi görevini, her türlü ev işlerini kadına yükleyip sonra da “Kadın-erkek eşitliği kadın hakları var, sen de dışarıda çalışabilirsin!” diye kadına çalışma hakkı (!) lütfetmek nasıl bir medeniliktir anlamakta güçlük çektiğimi ifade etmeliyim. Kadın-erkek eşitliği; Kadına kaldırabileceği yükten daha fazla yük yükleyerek istiap haddini aşmak, o zarif ve naif varlığı kısa zaman içinde bedenen iş yükü altında ezip tüketmek ruhen de bebeğinden, yuvasından ayırarak psişik sıkıntılara sokma sonucunu doğurmaktadır. Kadına anneliğini yaşatmamakta, bebeğini evde bırakıp işe gittiğinde aklı bebeğinde kaldığından işinde de başarılı olamamaktadır. Ev işleri de kadına baktığından, kadın iş, eş, aş ve evle ilgili sorumluluklardan başını kaldıramamakta, zaman zaman canından bezmektedir. Bu psikoloji, eşiyle arasındaki münasebetleri olması gereken vasfın çok gerisine ve aşağısına düşürmekte, çoğu zaman da aile kurumunu çatırdatıp, bozma noktasına getirmektedir. Geleceğimiz olan çocuklarımızın anne sevgisi ve şefkatinden uzak büyümeleri, iyi eğitilme şartlarını önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Uzun zamandan beri eğitim sistemimizi eğitim (terbiye) değil öğretim esasına dayandırmış bulunuyoruz. Öz bir ifadeyle “Adam” değil “Vali” yetiştirmeye uğraşıyoruz. Çünkü adam yetiştirmenin zemini anne şefkati ve sevgisiyle büyüyen çocuklardır. Böyle yetiştirilmiş çocuklardan önemli ölçüde mahrum olduğumuz için, dijital çağın imkânlarıyla belki bilgili insan yetiştiriyoruz ama, ne yazık ki, edepli, terbiyeli, ahlaklı, erdemli insanlar yetiştiremiyoruz! Çünkü elimizde buna uygun beşerî rezerv yok! Ne yazık ki farkında değiliz ama, “kadın-erkek eşitliği” gibi fıtrata aykırı bir anlayış uğruna kadınımızı ve geleceğimiz olan çocuklarımızı heba etmiş oluyoruz! Ayrıca; Mahremiyet ve örtünme şartlarına uyulmayan şartlarda kadın ve erkeğin aynı ortamda çalışıyor olması aile müessesesine zarar vermektedir. Zira, kadın ve erkek iki mıknatıs gibi birbirini çekerler. Aile, bu çekim özelliği temeli üzerine kuruludur. İnsanların evlenmiş olmaları, çekim özelliğini ortadan kaldırmaz. İnsanların aile dışında, mahremiyet ve örtünme şartlarına uyulmayan ortamlarda bir arada bulunmaları, zaman zaman istenmeyen çekimlere, sadakatsizliklere yol açmakta, sonuçta aile düzenlerinin bozulmasıyla, hatta ailelerin yıkılmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu, aslında insanların sadakatsizliğinden çok, sosyal hayatın fıtrata aykırı şartlarla

S-3

düzenlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Tüm bu olumsuzlukların yanında; Kadın-erkek eşitliği ilkesi doğrultusunda aile reisliğinin ve velayetin kadın ve erkek tarafından birlikte kullanılması (!) ilkesi, sonuçta karar verme yetkisine sahip tek bir kişinin olmaması, ailedeki problemleri çözülememesini, zamanla birikmesini ve altından kalkılamayacak bir boyut kazanmasını beraberinde getirmekte, bu ise sonuçta ailelerin yıkılmasıyla sonuçlanabilmektedir. Birden çok insanın bulunduğu topluluklarda karar verilmesi için salt çoğunluk aranır. Bu nedenle de kurul tekli sayıda insanlardan oluşturulur. Çift sayıda insandan oluşursa; evet ve hayır diyenler eşit sayıda olduğunda karar alınamama riski vardır. …/… S-4 İşte aile kadın ve erkek olarak çift sayılı bir kuruldur. Karı ve koca bir konuda aynı fikirde anlaşamıyorlarsa, o konu hakkında karar vermek mümkün olmaz. Problem öylece kalır. Böylesi durumlar çoğaldıkça, ailede anlaşmazlık da birikmiş ve çoğalmış olur. Sonuç ise yuvanın yıkımı demektir. Sanki kadını kollayıp gözetmek amacını taşıdığı gibi çok masum gibi bir intiba uyandıran kadın-erkek eşitliği ilkesi, sonuç itibariyle toplumun temel taşı olan ailenin yıkımı sonucunu doğurabilmektedir. Birden fazla insanın oluşturduğu toplulukların mevcudiyetlerini sürdürebilmesi için mutlaka bir karar mekanizmasına ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaca makul bir cevap verilemez ise, o topluluk kısa zamanda yok olmaya mahkumdur. Kanun koyucularımızın bu gerçeği görememiş olduğunu kabul etmek doğrusu makul ve mantıklı gelmiyor. İstanbul Sözleşmesi; Bu gerçekleri kökünden söküp atmaya, kadın-erkek eşitliği, kadın hakları ve kadına şiddetin önlenmesi gibi kulağa çok hoş gelen (ancak yaratılışa aykırı bulunan) ilkeler uğruna toplumun temel taşı olan aileyi yok etmeye yönelik gibi görünmektedir. İnsanlığı köleleştirmeyi gaye edinen Siyonizm’ in bu sözleşmede parmağının olmadığını varsaymak sanki biraz safdillik olur gibi geliyor bana! Türkiye, sözleşmenin İstanbul’ da yapılmış olması nedeniyle olsa gerek, biraz da sözleşmedeki ilkelerin kulağa hoş geliyor olmasından kaynaklanan sebeplerle olsa gerek sözleşmeye imza koyup onaylayarak aslî taraf olmuştur. Bu büyük yanlıştan derhal dönülmesi Milletimizin acil dileği ve talebidir diye düşünüyorum. Olması gereken ise şu; İlim, kadın erkek her Müslümana farzdır. Kız çocuklarımız yapabildiği kadar tahsilini yapmalı. Ailesini kurduktan sonra evinin hanımı, çocuğunun annesi olmalıdır. Ancak ev hanımlığı ve anneliğin ne kadar zor olduğu herkesçe teslim edilirken, kadının da sosyal hayatta bir görev ifa ettiği, çalıştığı görmezden gelinmektedir. Kadına ev hanımlığından ve anneliğinden dolayı, sahibi olduğu çocuk sayısı da hesaba katılarak maaş ödenmelidir. Bu, baştan savma bir çözüm anlayışıyla değil, gerçekten kadının oldukça zor bir işi yapıyor olması nedeniyle, verdiği emeğe karşılık olacak şekilde hakkaniyetle belirlenecek bir maaş olmalıdır. Boşanan kadınlara da, ev hanımlığı maaşı devam ettirilmeli, böylelikle kadın haksız ve hakkaniyetsiz erkeğin insafına terk edilmemelidir. Boşanma halinde haksız olan koca ya da karı tazminata mahkum edilmeli; Nafaka ise, müşterek çocuklarla ilgili olarak, velayet kendisine verilmeyen tarafın, kendisine velayet verilen tarafa ödeyeceği iştirak nafakası şeklinde bağlanmalıdır. Böylece koca, ölene kadar süründürme niyetiyle hareket eden kötü niyetli kadının tehdidinden de kurtarılmış olacaktır. İş hayatındaki kadından boşalan yerleri de, iş bulmak için kapı kapı dolaşıp, torpil, iltimas arayan insanlarımız almalı. Böylelikle; aklı evdeki bebeğinde kalmayan, sık sık hamilelik izni, doğum izni almak yüzünden verimli olamayan kadın, olması gerektiği yuvasında bulunup huzura kavuşarak, kendisine, eşine, çocuklarına ve sonuçta topluma azami şekilde faydalı ve verimli olan bir insan profiline kavuşturulmalıdır. Devlet, ev hanımına ödeyeceği maaşı nereden bulacak? Diye bir soru gelebilir aklınıza. Değerli okuyucu; En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır. Teklif edilen çözüm, kadının dışarıda çalışmasından kaynaklanan birçok ailedeki huzursuzluk ve mutsuzluğu yuva yıkılmalarını ortadan kaldıracağı gibi, geleceğimiz olan çocuklarımızın sevgi, şefkat ve merhamet ortamında iyi yetiştirilmelerinin zemini de hazırlanmış olacaktır. Bu suretle geleceğimize daha güvenle bakabileceğiz. Kadına ödenecek ev kadınlığı maaşının belki bir on beş yirmi yıl içinde karşılığının fazlasıyla geri döndüğü görülecektir. Ayrıca; toplumumuzdaki lüks ve israfa dönük kamusal ve özel hayatlardaki harcamaların önü alınmak

S-4

suretiyle, ihtiyaç duyulacak paranın fazlasıyla temin edilebileceğini düşünüyorum. Böylelikle; kadın, erkek her birey, yaratılışına uygun yetkiyle donatılmış ve görevlerini ifa etmiş olarak sosyal hayatta yerini alacak bu suretle topluma daha yararlı olacaklardır. Bir başka husus da; kadın ve erkeğin toplum hayatındaki yerlerinin belirlenmesi konusundaki kural, mutlak değildir. Yer, zaman, sektör ve kişiler zemininde elbette istisnalar olacaktır. Elbette bu konudaki düşüncelerim dokunulmaz, değiştirilmez de değildir. Eksik, fazla ve yanlışlar olabilir. Daha uygun, daha yerinde teklifler olacaktır. Olmalıdır. Benim acizane düşüncem şu durumda: Kadın-erkek eşitliği, kadın hakları gibi konuların tamamen Milli Kültürümüze aykırı bir bakış açısıyla gündeme getirildiği ve böyle uygunsuz bir zeminde çözüme kavuşturulmaya çalışıldığıdır. Temel yanlış anlayış düzeltilmeli ve ayrıntılar bu düzeltmeler ışığında yapılmalıdır. Özetle; bir pazıldaki parçaların yerli yerine konulması gibi, toplumdaki her fert, her kesim her zümre yerli yerine oturacak, böylece huzurlu ve mutlu bir toplumun sıhhatli temelleri de atılmış olacaktır. Hürmet ve muhabbetlerimle iyi haftalar diliyorum. 18.12.2020

Av. Mehmet AKTAN

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya