Bazı dostlarımız kendilerince haklı sebeplerle “neden bu kadar din dili” kullanıyorsunuz diye serzenişte bulunuyorlar.
21.08.2021 02:53
267 okunma
Anlaşmalarınıza Sözleşmelerinize Sadık Kalın
Fahrettin Dağlı
Bazı dostlarımız kendilerince haklı sebeplerle “neden bu kadar din dili” kullanıyorsunuz diye serzenişte bulunuyorlar.  Hele hele dini değerlerin bu kadar siyasetin malzemesi haline getirilmiş olduğu bir siyasi dönemde… Yanlış hatırlamıyorsam bu mevzu ile ilgili iki üç yazı yazmıştım. Kaçıranlar için biraz daha açarak neden buna mecbur olduğumu izah etmeye çalışacağım. 
 
Bundan önce de farklı vesilelerle onlarca defa ifade etmişimdir; siyaset alanının seküler olduğunu... Bu alanda dini argümanları öne çıkartmanın bizatihi dine zarar verdiğini ifade etmeye çalışıyorum. 
 
Bu dönemde bu usul ve erkân üzere yazmamın temel iki sebebi var.
 
Birincisi, toplumun çoğunluğunun üzerinde mutabık kaldığı, “dini değerlerin yozlaşması ve bunun temel sebebinin ise iktidarın, dini argümanlar üzerinden siyaset üretiyor olması… “Dindar iktidar” veya daha açık ifadesiyle “Siyasal İslamcı iktidar” olarak anılması…
 
İkinci sebep ise, muhafazakar din anlayışının muharref (tahrif edilmiş) hale gelmesidir. Maddi ve manevi gelişmenin önünde ciddi bir engel olarak görülmesidir.
 
Bir defa her samimi Müslüman gibi benim de gelecek ile ilgili dini endişelerimin olması gayet tabidir. Her mümin insanın, inandığı değerlerin safiyetinin korunmasını, yozlaştırılmamasını, dejenere edilmemesini arzu etmesi ve bunun için bir çaba içerisine girmesi tabii olduğu gibi inanç değerlerinin kendi dışındaki insanlarca da paylaşılmasından ve ona uygun bir toplumsal iklimin oluşmasından mutluluk duyması da doğaldır. 
 
Gözümüzün önünde olup bitenlere bakıp, gelecek ile ilgili endişe taşımamak mümkün mü? 
 
Bu toplum sözüm ona “dindar” bir iktidar döneminde dinden uzaklaşıyorsa; dindar insanlarla/ topluluklarla aralarına mesafe koyuyorsa, o zaman her aklı başında samimi dindarın takkesini önüne koyup derin derin düşünmesi gerekmez mi? 
 
Elinden gelen neyse onu yapması beklenilmez mi? 
 
Seyirci mi kalmalı, yoksa müdahil mi olmalı? 
 
Sessiz mi kalmalı, yoksa eylemli halde mi olmalı? 
 
Herhalde samimiyet, aktif müdahil ve eylemli olmayı gerektirir. İnancın samimiyeti bu tür zamanlarda tezahür eder/belirir. Samimi olanla, sahte olan bu dönemlerde ayrışır. Ben de acizane dini değerlerin bu derece yozlaşması karşısında kahırlanıyorum. “Bir Müslüman olarak mükellefiyetim nedir?” sualini kendime soruyor ve buna munzam bir görev yüklenmeye çalışıyorum. 
 
“Ne yaparsanız yapın, bu gidişatın önüne geçemezseniz” diyenlere de şunu diyorum; 
 
-Hâşâ- Cenabı Allah Firavunun imana gelmeyeceğini bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Ancak buna rağmen Musa ile kardeşini ona gönderdi ve üstüne üstlük ona tatlı, güzel sözlerle hitap etmelerini emir buyurdu. Müslüman sonuçla ilgili değildir, söz ve hareketle, süreçle ilgilidir. Biz değiştirme kudretine sahip değiliz; ancak uhdemize düşen niyet ve eylemi yerine getirmekle mükellefiz; eğer gerçekten Allah’a iman etmişsek…   
 
Ancak ortada fiili bir durum var. Kılıçlarının ucuna Mushaf takan bir azgın güruh var. Tıpkı Muaviye’nin askerleri gibi... Eğer o gün Hz. Ali taraftarları Hz. Ali'yi dinlemiş olsalardı belki de bambaşka bir tarih yaşanacaktı. Sonuçta, Hz. Ali taraftarları kaybettiği gibi kendisi de şehit edildi. Hâlbuki Hz. Ali anlaşma hükümlerine uygun hareket edilmesini talep ediyordu. Zamanın /anın ruhunu okumayan taraftarları ise "Biz Mushaf’a karşı savaşmayız" diye yan çizdiler. Böylece İslam beldeleri karanlığa boğuldu. Bugün de bu seküler alanda dini değerleri tepe tepe kullanan (yani mızraklarının ucuna Mushaf bağlayan) bir azgın güruhla karşı karşıyayız. Küçümsenecek bir yapı değil. Eğer tezlerini boşa çıkartmazsak korkarım aydınlanma yerine yeni bir karanlık çağa gireceğiz.
 
Şimdi gelelim en can alıcı mevzuya; Siyaset alanının seküler bir alan olduğunu ifade etmiştik. Siyasetin tâbi olduğu bir mevzuat var. Onu bilerek parti kuruyorsunuz; program ve tüzüğünü ona göre oluşturuyorsunuz; seçim kanunlarına / mevzuatına uyarak seçimlere giriyorsunuz; neticede ya kaybediyor ya da kazanıyorsunuz. Kaybettiğinizde köşenize çekiliyorsunuz; icabında bir sonraki seçimi bekliyorsunuz. Kazandığınız taktirde iktidar oluyorsunuz; kendi başınıza veya ortaklaşarak. Bu aşamaya kadar tamamen seküler mevzuata uyarak geldiniz. Ve dolayısıyla açık ve zımni bir taahhüde girmiş oldunuz. Seçimlerle gelecek ve yine seçimlerle gideceksiniz. Anayasaya ve diğer mer’i yasalara uymaya söz verdiniz. Şimdi soruyorum; iktidar çoğunluğunu sağladıktan sonra “artık yasaları tanımıyorum; tren yolculuğu buraya kadar.” veya “Bundan böyle iktidara geliş sürecinin kurallarını değiştiriyorum ve bütün kuralları kendim belirleyeceğim ve bu konuda istediğim kuralı koyarım, kimseden akıl alacak da değilim.” demek gibi bir hakkınız olur mu? 
 
Bir Müslüman için söz (ahit) kanundur. “Söz verme borçtur.” diyor bu dinin rehberi. Müslüman, bir hususta mükellefiyet üstlenmişse her ne şart altında olursa olsun o sözünü, o mükellefiyetini yerine getirmek mecburiyetindedir. Çünkü bu dinin Peygamberi tam da böyle yapmıştır. Eğer Medine Yahudileri akitlerini bozmamış olsalardı muhtemelen Medine Sözleşmesinin gereği olarak bir arada barış içinde yaşama iradesi uzun yıllar devam edecekti.
 
Hz. Peygamber akitlerine/sözleşmelerine bağlı kalmıştır. Karşı taraf bozmadıkça bozan taraf olmamıştır. Onun amacı sahip olduğu gücü bir hükümranlık aracı olarak kullanmak değildi. Gücü adaletin emrine vermekti. Nerede bir zulüm varsa oraya gidip oranın düzenini zulümden adalete çevirmekti. 
 
Çünkü O, kitaba/yasaya uygun hareket ediyordu. Müminin Suresinin ilk 11 ayeti nazil olduğunda,  Hz. Peygamber arkadaşlarına mealen, “bu ayetler Allah'tan bana birer ültimatomdur / kesin uyarıdır.” diye ifade buyurmuştu. Bu ayetler bir Müslüman’ın uyması gerekli temel şartları / prensipleri bildiriyordu. Bunlardan birisi de Surenin 8. Ayetidir; "Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler." Yine Rad 21’de Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözden caymazlar.” 
 
Gerek Allah'a, gerek insanlara verilmiş olsun, mutlaka verilen meşru sözde durmak gerekir. “Ahdi yerine getiriniz çünkü ahidden sorulacaktır” (İsrâ: 50/34).
 
Hz. Peygamber de, “Sözünde durmayan kimsenin dini olmaz.”; “Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse, mutlaka verdiği sözü yerine getirsin.” diye ifade buyurmuştur.
 
Onun için gücü eline geçirenin; “Bundan böyle güç bende istediğimi yapar; istediğimi de bozarım” gibi bir hakkı olamaz. 
 
İşte bu hakikatin hilafına gelişmelerin olduğu, Müslümanlık adına ciddi, fahiş yanlışların, cinayetlerin işlendiği bir ülkede az çok durumun farkında olan samimi dindar aydınların / söz sahiplerinin kayıtsız, sessiz kalması düşünülemez. Ve bu yanlış din anlayışını tashih etmeden toplum olarak aydınlık bir geleceğe yönelemeyiz. Gelecek çağa mağlup olmuşlar olarak gireriz.-Allah muhafaza- 
 
Son söz; dert büyük; omuzlar zayıf; yüklenmek güç ve takat ister. Ehh, tek tesellimiz; bizi yaratan sonsuz kudret sahibinin taşıyamayacağımız yükü bize yüklemeyeceği taahhüdüdür. Her şey bize bağlıdır. Ne ekersek onu biçeceğiz. Aklı selim ve kalbi selim üzere niyet ve eylem birlikteliği sağlamadığımız sürece de gerçek kurtuluşu beklemeyeceğiz.
 
Fahrettin Dağlı
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya