Geçenlerde sosyal medya platformunda paylaşımımı beğenen bir arkadaş, âile ile ilgili yazılar yazmamı, kendi gurubunda paylaşacağını söyledi.
07.11.2021 11:03
13 yorum
2.614 okunma
Bugün "Âile" İçin Ne Yaptık?
Doç. Dr. Şemsettin Kırış

Geçenlerde sosyal medya platformunda paylaşımımı beğenen bir arkadaş, âile ile ilgili yazılar yazmamı, kendi gurubunda paylaşacağını söyledi. Bu benim bir şeyler yazma heyecanını duymama neden olmuştu. Düşündüklerini güzel bir üslupla, “kalbi ile birlikte aklını” da ortaya koyarak dile getirmek önemlidir. Ancak düşündüklerini aktaracak “köşe” ve “ortam” bulmak günümüzde daha fazla önem kazanmıştır. Ulaşabildiğim kişi az bile olsa dert edindiğim konularda hiç olmazsa ayda bir yazayım diye düşündüm. Bu yazıyı içinde bulunduğumuz ekim ayı için kaleme aldım.   

11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü olarak kabul edilmiş. Uluslararası günlerin her birinin bir hikâyesi vardır. Her birinin kabul edilme tarihi çok eski de değildir. Öğrendiğim kadarıyla 2012 yılından itibaren kutlanmaya başlanmış. O halde 9 yıllık bir geçmişi var demektir. Hâlbuki on dört asır evvel İki Cihan Serveri Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kız çocuklarına nasıl bir şefkat ve merhametle yaklaşılması gerektiğini ashâbına ve onların şahsında tüm insanlığa öğrettiğini biliyoruz. Misallerle açıklayalım. Hz. Âişe (r.a.)’ın rivayetine göre bir kadın bir şeyler istemek için yanındaki iki küçük kızıyla birlikte kendisine gelir. Yanında bir hurmanın dışında bir şey bulunmaz. Hurmayı alan kadın ikiye bölüp iki kızına verir. Daha sonra Hz. Peygamber geldiğinde Hz. Âişe bu olayı anlatır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: Kime bu kızların velâyeti verilir ve oda onlara iyi davranırsa cehenneme karşı onlar siper olur. (Buhârî, Edeb, 78) Bu rivâyet benzer lafızlarla Sahih-i Müslim’de de geçer. Aradaki fark Hz. Peygamber’in şu sözüdür: “Kızlarına olan şefkatinden dolayı Allah o kadına cenneti vacip kıldı cehennemden azat etti.” (Müslim, Birr, 148) Kütüb-i sitte dediğimiz temel hadis kaynaklarının ikincisi olan Sahih-i Müslim’in “İyilik, akrabaya ilgi ve âdâb” bölümünün 46. bâbının isim “Kız çocuklarına iyilik etmenin fazileti bâbı” şeklindedir. Sözün özü kız çocuklarına ve kadınlara asıl değeri veren İslam’dır.

Ne var ki 11 Ekim dünya kız çocukları gününde cinsiyetçi, ideolojik ve istismar kokan paylaşımlar da yapılmıştır. “Cinsiyete dayalı kötü muamele” iddiasıyla kadın mağduriyetlerini istismar eden, ideoloji haline dönüştüren "iğneleme" "ima" dolu ideolojik vurgular, toplumsal bütünlüğümüzü zedelemektedir.

Kadınıyla erkeğiyle hepimiz birbirimize emanetiz. Yanlış yapan varsa hak ihlali yapan varsa hangi cinsiyetten olursa olsun engellemeye çalışırız.
Mağduriyetlerin ideoloji haline dönüştürülmesini  onaylamıyoruz.
Birisi çıksaydı "erkek mağduriyetlerini" ideoloji haline dönüştürseydi onu da onaylamazdık. Kötü muamelenin cinsiyetten kaynaklandığını nereden çıkarıyorlar? “Cinsiyete dayalı kötü muamele” demekle cinsiyetçilik yapıyorlar. Cinsiyetin ideoloji haline dönüştürülmesi problem teşkil ediyor. Bu ülkenin birlik beraberlik ve kardeşliğe ihtiyacı var. İdeolojik istismarlar, kutuplaştırıcı cümleler  bütünlüğümüze zarar verir. Bizim itiraz ettiğimiz söylem  tüm mağduriyetlerin faturasını  geleneksel aile yapımıza kesen ve geleneksel aile yapımızı yıpratan, tahrip eden "söylem"dir. İfadelerimizde hedef aldığımız bir "söylem"dir, şahıs değil. Ve bu söylem bizim inancımızı "dövmektedir". Çünkü "cinsiyetinden dolayı mağdur edilen" dediğiniz zaman insanları kadın ve erkek olarak iki cins yaratan Allah'a da bir "gönderme" yapmış olursunuz. Üstelik sosyolojik, kriminolojik ve bilimsel olarak hakikatte hiç bir mağduriyet tek sebebe dayandırılamaz. 84 milyonluk bir ülkede mağduriyetlerin sıfır olması da mümkün değildir. Ayrıca mağduriyet üzerinden "ideoloji üretimi" mağduriyetleri azaltmamakta, bilakis artırmaktadır. Mağduriyetler konusunda en sağlıklı veri, Türkiye İstatistik Kurumunun verileridir, gazete köşeleri değil. Mesela bir yılda işlenen cinayetler ile ilgili en doğru veriler TÜİK verileridir. TÜİK, "ölüm ve ölüm nedenleri" istatistiklerini bu yıl Haziran ayında yayınlanmadı. Önceki yılların verilerine bakılırsa "mağduriyet kaynaklı" ölüm oranları daha iyi anlaşılacaktır.

İlk insandan bu yana yeryüzünde "hayır" da "şer"de olmuştur. Ancak Allah daha iyi bilir ama "şer" ve tüm kötülükler üzerinden bugünkü kadar "algı mühendisliği" ve "insan mühendisliği" yapıldığı olmamıştır.

İslâm'a göre kadın da erkek de toplumun bütününe ve tamamına emanettir. Müslümanlığı kabul etmiş bir toplumun bütün fertleri birbirine emanettir. Yaşına, cinsiyetine, rengine, dini inanç ya da mezhebine, toplumsal statüsüne bakılmaksızın toplumun istisnasız bütün fertlerini korumak, muhafaza etmek ve bir mağduriyet yaşanmasın diye itina göstermek gerekir.

Bir yandan uluslararası sözleşmeleri imzalatmışlar, idam cezasını kaldırtmışlar, bir yandan da küresel güçler ülkenizde kanallar kurmuş,  sözde "hayatta kalma" programlarıyla kadının erkekten erkeğin kadından “bağımsızlaştırılması” özendirilmiş, bir yandan sözde "cinayeti çözme" iddiası altında şiddet, cinayet ve tüm kötülüklerin reklamının yapıldığı ve " bilinçaltı" olarak özendirildiği bir tablo oluşmuş.

Bizim geleneğimizde kadın toplumun doğal organizmasının bir üyesiydi hiçbir zaman toplumdan soyutlanmış değildi. "Kadını toplumdan soyutlayan, dört duvar altına kapayan" demekle atalarımıza çok büyük haksızlık ediyoruz. Telaffuz ettiğimiz "bu ezberi", hayâtın içinden örneklerle biraz düşünmek gerekir. Bunu yaparken herkes kendi babasını annesini dedesini  ninesini dikkate alarak konuyu ele alırsa daha sağlıklı neticelere ulaşılabilir.

O haklarında konuştuğumuz "atalarımız", aile kurumunun günümüze kadar getirdi. Bakalım biz, bizden sonraki kuşaklara ulaştırabilecek miyiz? Atalarımızın sağ selamet getirdiği o mübârek müesseseyi  biz sürdürebilecek miyiz? Âile ile ilgili verilere baktığımızda bunun hiç de kolay olmadığını ifade etmek gerekir. İnsan kaynaklarımızın sürdürülebilirliğini kaybetmek üzereyiz. Doğurganlık oranımız 1.7 lere düşmüştür. Herhangi bir toplumun kendini sürdürebilmesi için doğurganlık oranının 2.1'in altına düşmemesi gerekir. Ülkemiz hızla yaşlanan bir ülkedir. İnsan kaynaklarımız ile ilgili keskin düşüşün sadece rakamsal olarak farkında olmak yeterli değildir. İnsan kaynaklarını sürdürebilmek aynı zamanda bir şuur ve  anlayışı gerektirir. Bir araştırmaya göre Türkiye, nüfusunu yenileyememede bu oranlarla  giderse 2060 yılında Avrupa Birliği  yaşlılar ortalaması ile arasında bir fark kalmayacak.  "insan kaynaklarımızın sürdürülebilirliği" en önemli problemimizdir. Sayın Cumhurbaşkanı'nın evlenenlere "Cenâb-ı Allah'tan dört çocuk isteyiniz" demesi boşuna değildir.

Âile ile ilgili olarak kurulan bakanlık, âileyi kurtarabilir mi? Âile bakanlığındaki yetkililerin çok iyi niyetli olduklarını biliyorum. Ancak şunu belirtmeliyim. Aile Bakanlığı’nın âileyi kurtarma ile ilgili attığı adımlarda zihniyet ve temel yaklaşımla ilgili problem vardır. Aile Bakanlığı sorun odaklı ve birey odaklı çalışıyor. “Sorun oluşmadan önleyici” ve “toplum” odaklı çalışmıyor. Tespit edilen sorunla ilgili akademik çalışma yapılmış mı ona bakılıyor. Söz konusu akademik çalışmayı yapan akademisyenler, ilgili kişilere seminer ve eğitim vermeye çağırılıyor. Bu yöntem “parçacı yaklaşım” yöntemidir. Aileye toplumla içi içe, toplumla birlikte ve bütüncü bir yol ile yaklaşmak gerekir. Aileyi sosyal bir çevre yani mahalle içinde ele almak gerekir. Mahallenin körelen doğal dinamiklerine işlerlik kazandırmak gerekir. Aile bakanlığının ortaya koyduğu hedef, “sağlıklı aile” ve “sağlıklı toplum” değil “sağlıklı birey”dir. Sağlıklı bireye ulaşmak için uzmanlı, planlı modern yöntemler kullanmaktadır. Uygulanan tüm programlar ailede kanayan yaraya merhem olmamaktadır. Çünkü yöntem yanlıştır. Bireyi toplumdan bağımsız ele almak doğru değildir. Birey sağlığını değil aile ve toplum sağlığını hedef almak gerekir. Âile ve toplum sağlığında iyileşme sağlanırsa birey sağlığında da iyileşme sağlanır. Aşırı bireyleşme yanlızlaşmayı getirmektedir. Tüm ruhsal sorunların temelinde yanlızlaşma yatmaktadır. Çözüm “doğal toplumu”, “tabii toplumu” yakalamaktır. İnsanların doğası bozuluyor, asıl mesele odur. Çözüm komşuyu komşuya zimmetlemek, akrabayı akrabaya zimmetlemek, çocukları anne-babaya, anne babayı çocuklara zimmetlemektir. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

“Kim âilesi içinde bedeni sağlıklı ve günlük yiyeceği yanında bulunarak sabaha erişirse kendisine bütün dünya verilmiş gibidir”(Tirmizî, “Zühd”, 34). Burada “âilesi içinde” diye tercüme ettiğimiz kelime “sirb” kelimesidir. Sirb, sözlükte aile, sülale, sürü anlamındadır. Kişi, ailesinin sülalesinin içinde daha mutludur. Modern dünyada sürü kelimesi hicvedici bir anlamda ve sadece hayvanlar için kullanılıyor. Oysa kadim zamanlarda sürü kelimesinin hiciv kokan bir anlamı bulunmuyordu. Toplumdan bağımsızlaşarak yalnızlaşmak Allah’tan da uzaklaştıran bir eylemdir. Allah’ın nefesi ve vahyi toplumun üzerinedir. “Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır” hadisinin kaynağı sahihtir. Bu hadisin ravisi Numan b. Beşir’dir. (ö. 64/684) Kendisi Hz. Peygamber’i küçük yaşta görmüş, kendinden sonra gelmiş nesillere örnek olmuş büyük bir sahâbidir. Meşhur “helal belli haram da bellidir” hadisinin de ravisidir. “Toplulukta rahmet” hadisinin tamamının tercümesi şöyledir. Nu‘mân b. Beşir (r.a.)’ın rivayetine göre Hz. Peygamber minberde şöyle bir hitapta bulundu: “Kim aza şükretmezse çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da teşekkür etmez. Allah’ın nimetlerini telaffuz etmek ve anlatmak şükürdür. Bunu yapmayı terk etmek de nankörlüktür. Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXX, 390) Toplum teâruf ve teşekkürle ayakta durur. Teâruf, meşru olanı topluca yakalamaktır. “Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık” (Hucurât 49/13) âyetinde teâruf kelimesi geçmektedir. Teâruf hem tanışmak hem de içtimâî hayat içinde müşterek bir örf oluşturmaktır. Teşekkür, gördüğü güzel davranışın altını çizmek ve farkında olmaktır.Toplumda teârufu ve teşekkürü hakim kılan Allah’a da yaklaşır. Allah’a yaklaşmak isteyen topluma yaklaşmalı, insan içine karışmalıdır. Hz. Peygamber’in Hira mağarasına çekilmesi toplumdan bağımsızlaşarak yanlızlaşma değildi. Toplumdan hiçbir zaman kopmadan geçici bir yanlızlaşma idi. Allah’la beraber geçirilmiş bir eğitim süreci idi. Aile Bakanlığı bireyi aileden ve toplumdan bağımsız ele almakla yanlızlaştırıyor. Sorunlara çözüm de üretemiyor. Aile Bakanlığı bu zihniyeti ve hâli ile sıkıntı yaşayan ailelerin sığınacağı güvenli kapı değildir.

17. ve 18. yüzyıllarda gerçekleşen fiziki müstemlekecilik 20. Yüzyılda hukuk eğitim ve sağlık alanlarında kurumsallaşma yoluna gitti. Bu üç alanda kurumsallaşma altyapısı aynı yüzyıl içinde tamamladı. 1980’lerden sonraki dünya farklı bir dünyadır. Küreselleşme denen şeyin sadece iktisatla ilişkilendirilmesi büyük bir yanılsamadır. Küreselleşmenin hukuk, eğitim alt yapısı bulunmaktadır. Hukuk ve eğitim deyip geçmeyin, insanları ve toplumları hukuk ve eğitim şekillendirir. 80’lerden sonra uluslararası anlaşmaların ulus devletlere baskısında da büyük artış oldu. Yerli hukuk, uluslararası hukuka boyun eğmek zorunda bırakıldı. “21. yüzyıl insanının” kafa yapısını dünya görüşünü ve her şeyini uluslararası anlaşmalar şekillendirecektir. Çocuk Hakları, Cedaw, Lanzarote ve İstanbul sözleşmeleri kâfi görülmedi. Buna şimdi bir de Paris iklim anlaşması eklenmiş oldu. Bu sözleşmelerin devamının geleceği hususunda kimsenin şüphesi olmamalıdır. Hedef insan mühendisliğinde son noktaya ulaşmaktır. Toplum mühendisliği artık hedef değil, çünkü toplum denebilecek bir yapının bırakılmayacağı anlaşılıyor. Herkes, uluslararası standartlara ve sözleşmelere bağlı “birbirinden bağımsız dünya bireyleri” olacak, öyle görünüyor.

Ne yapmak lazımdır? İnsan kaynaklarımızı sürdürmeyi birinci gâye olarak önümüze koymamız gerekmektedir. Bizim gibi düşünen ve yaşayan, örf ve âdetleri alışkanlıkları bizim gibi olan, evlat ve nesiller yetiştirmemiz lazımdır. Her gün şu soruyu kendimize sormalıyız. Bugün âile için ne yaptık? Herhangi bir günde âile için yaptığımız her şey, Allah için yaptığımız belki de en güzel amel olacaktır.

Bir ülkede cinayetleri çözmek polis teşkilatının görevidir. Televizyon programcılarının değildir. Televizyon programcıları polislik yapmaya kalkarsa, polisler televizyon programcılığı yapmaya kalkarsa toplumda roller çatışır, kargaşa oluşur.

Kimse kusura bakmasın bu böyle gitmez, gitmemelidir. 990 tane düzgün giden âileye bir saat bile ayırmayıp on tane “sıkıntıların bulunduğu âileye” 990 saat ayıran kanalları ve programcıları sadece izlememekle kalmamalıyız. Hergün RTÜK şikâyet sayfasına kayıt düşmeliyiz. Uluslararası sözleşmeleri imzalattılar, idamı kaldırttılar, şiddet ve cinayet haberlerini milletin kafasına makineli tüfek mermileri gibi yollamayı sürdürüyorlar. 84 milyonluk bir ülkede şiddet ve cinayetin sıfır olması mümkün değildir. Bu miktara yakın nüfusa sahip olan ülkelerde de suç oranının sıfır noktası olması imkânsızdır. Eskiden fiziki işgal vardı, şimdi zihin işgali var. DNA programcılığı ahlaksızlıktır, yasaklanmalıdır. Gerçek amaçları mağduriyetleri önlemek olmayan fenomenler, sözde mağdur kurtarıcı kahraman kesildi başımıza. Komşusunun hanımını ayartıp iz bırakmadan ilişkiye girmeyi, ondan çocuk sahibi olmayı, bu kendini mağdur kahramanı olarak pazarlayan ahlak ve değer katilleri öğretti millete. Cinayeti çözmek polisin görevidir. Polis teşkilatı görevine sahip çıkmalı, uluslararası sermaye güdümlü programcıların kendilerinden rol çalmasına imkân vermemelidir. Önce cinayetleri kare kare saatlerce veriyorlar sonra da mağdur kurtarıcı kahraman havalarına giriyorlar. Millet de saf saf izliyor. Hâlbuki insanlar, iz bırakmadan nasıl cinayet işlenir, başarılı bir cinayet için nasıl bir hazırlık gerekir bu programlardan öğreniyor. Dünyanın hiçbir yerinde ana haber programında bir haber muhabirinin “mağdur her zamanki gibi evinden çıkmıştı, köşe başında başına ne geleceğini bilmiyordu, kâtil sessizce kurbanına yaklaştı…” “evet sayın seyirciler fâcia tam bulunduğum yerde gerçekleşti” gibi cinayetin “ballandırarak” anlatıldığı örnek bulamazsınız.

Güya suçla mücadele ediliyor. Suçlarla mücadele devletin polisinin görevidir. Devletin polisi bu görevi de Allah’ın izni ile hakkıyla yapar. Yeter ki kendisini sınırlayan kanunlar görevini hakkıyla icraya engel olmasın. Herhangi bir ülkede bir savcı mağdur yakınına “mahkemeye vermekle sonuç alamazsın, falan TV programcısına git” diyorsa adalet sistemi çökmüş demektir.

Milletimiz fiziki olmayan ama zihinsel olan bir işgalle karşı karşıyadır. Bu işgale karşı yeniden milli mücadele gerekir. Bunun için de safha safha adımlar atmak gerekir. Birinci adım DNA programlarını ve sözde “cinayet çözme” programlarını kaldırtmak için yoğun bir şikâyet seferberliği başlatmak olabilir. İkinci adım olarak da aile gibi en hayati ve en yerli bir değerimizi yaşatmak isteyen tüm vakıf ve hayır müessseselerimiz işbirliği içinde her ilde “âile destek birimleri” kurmalıyız. Sıkıntı yaşayan ailelerin sığınacağı güvenli bir kapı olmalıdır. Sıkıntı yaşayan aileler, sığınacağı güvenli bir kapı olmadığı için televizyon kanallarına başvurmak zorunda kalıyor. Videoya kaydedilmiş “kontrollü bir mağduriyet” yaşayayım ki ilerde daha zor ve içinden büsbütün çıkılmaz durumlara düşmeyeyim diye düşünenler oluyor. Her ilde kurulan ve resmi değil sivil olan “aile destek birimleri” şiddet ve cinayet haberlerini de yakından takip ederek “işin aslı” ile ilgili kamuoyunu bilgilendirmelidir. Yukarda saydığımız birinci adımla ikinci adım arasında bu açıdan bir alaka ve münasebet bulunmaktadır.

Atılması gereken diğer adımlardan ileriki yazılarımda söz edeceğim. Şimdilik sıhhat ve âfiyette kalın. 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
13 yorum yapıldı
123
Toplumların çöküşü aile hayatının ve toplumsal dayanışmanın yok olmasıyla başlar...
Aile ve toplum hayatı üzerine çok güzel ve düşündürücü tespitler. Hocamızın kalemine, zihnine sağlık. Ailenin ve toplumsal dayanışmanın yok olmasına fırsat verilmemeli. Her birey, her kurum kendi özeleştirisini yapmalı... "Toplulukta rahmet, ayrılıkta azap vardır." Hadis-i Şerif; Münâvî, III, 470
Yorum Ekleyen: Zekeriya Yerlikaya     6.11.2021 23:25:07
Yazı hakkında.
Çok beğendim kaleminize sağlık olsun inşaallah hocam.Bir çırpıda okudum. Tek kelimeyle muhteşem. Konya'dan selamlarımla
Yorum Ekleyen: Lütfi Yavuz     31.10.2021 17:53:54
Hak Teala Hayırlı mubarek eylesin. Amin
Emri bil maruf ve nehyi anil munker in hayat bulmasi ve yasanmadi adina bu eyleminiz için mutluluk ile sizi tebrik ediyorum. Prof. Dr. Memduh GEZİCİ
Yorum Ekleyen: Memduh     30.10.2021 22:31:18
Muallim, murebbi, doktor
Sayın hocam yazınız çok güzel, kaleminize sağlık.
Yorum Ekleyen: Muhammet Kaya     30.10.2021 19:04:04
Zihinsel ve kavramsal işgal
Zihinsel ve kavramsal işgale uğruyoruz .Ve üzülerek söylüyorum ki bir ülke zihinsel ve kavramsal işgale uğramışsa fiziksel bir işgale zaten uğramış demektir.
Yorum Ekleyen: Yeşim İNCELİ     25.10.2021 13:48:39
123
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya