Zaman bir kehribar tılsımıyla geçip gidiyordu.
25.11.2021 05:35
291 okunma
Yeniden Başlamak
Ali Akça

Zaman bir kehribar tılsımıyla geçip gidiyordu.

Yarınlara bir değer bırakmak istiyordu. Öyle bir değer ki, sonsuzluğa kadar akıp gitsin, biteviye hatırlanıp hiç unutulmasın! Manevi değerlere önem veren ancak bütünlüğü olmayan bir ailede büyümüştü. Akıllı, çalışkan, idealist ve üretkendi. Zaman çarkında çivisi çıkan dünyayı değiştirmeyi isteyecek kadar zeki ve çevikti. Yaşadığı coğrafi konum çeşitli açılardan sorunlu bölgedeydi. Gerçekten coğrafya kader miydi? Kader kimsenin çözemediği bir sır değil miydi?

Ne denli direnilmiş olursa olsun, hayat insana her gün biraz daha değerlerini kaybettiriyordu. Öyle bir an gelmişti ki, önem verdiği, uğrunda çabaladığı değerlerin tümünün bir bir elinden kayıp, kaybolup tükendiğini fark etmeye başladı. En fazla kutsal bulduğu değerlerin en güvendiği insansı yaratıklar tarafından hiç edildiğini yaşayarak tecrübe etmek onu üzülüyordu. Her alanda ahlaki ölçütlerin yozlaşmasına şahit olmak travmatik bir sarsıntı oluşturuyordu. Kötü hatıralar tetiklememiş olsa, insanı güzelleştiren adımlarla yola devam etmek istiyordu. 

Mutluluk duygusunu henüz yaşamadan, ona nasıl ulaşıldığını bilip anlayamadan birçok acıyı tatmıştı. Öyle ki, acının doğal bir şey olduğunu, ondan ne kadar sakınsa bile gelip kendisini bulduğuna inanmıştı. Dahası, uygar insanın acılarını ve utançlarını içinde sakladığını ve insana büyük gücü bu acıların verdiğini öğrenmişti. Haz, hüzün ve hezeyan herkesin tattığı duygulardı. İnsan huzur ve adaleti önce evinde, çevresinde yaşayıp görmeliydi. İyi bir hayat, tutkularımızla ve en çok değer verdiklerimizle bağlantı hissettiğimiz anlamlı bir hayattı. İyi bir hayat pervasızca alınan riskler demek değildi. Mutluluk insanın elde ettiğini istemesiydi.

Eğer aldatılmışsa, kandırılmışsa ya da güveni boşa çıkmışsa bu sadece kendisine özgü yapılmış bir şey değildi. Doğa değil ama insan, toplum ve dünya menfaati aldatabiliyordu. Geceler de aldatılabiliyordu, dehalar ve hatta kutsal sayılan her şey aldatılabiliyordu. İnsanoğlu tuzak kurmakta öteden beri tecrübeli ve ustaydı. Yöneticilerin zihniyeti hayata katkı sağlamak, verimi çoğaltmak yerine çoğu kez ucuz acem oyunlarına kayıyordu. Algılar olguları bastırıp geçiyordu. 

Yaşamı boyunca olmak, iyilikler yaymak, iyi olanlara erişmek için mücadele verdi. Algıların farklı, umutların az, bilginin kısıtlı ve zor erişildiği bir neslin temsilcisiydi. Yine de okumanın önemli, okuyanın nispeten adil biçimde iş bulabildiği bir gençlik dönemi geçirmişti. Dişiyle tırnağıyla, çaba ve uğraşlarla elde ettiği işi sayesinde kasaba hayatından güzel görünümlü şehir hayatına terfi etti. Kıtlıktan konfora yol alan trenin yolcusu olmayı becerebildi. Mesleğiyle ilgili hedefler belirlese de, başarıya ulaşmak kendi dışındaki etkenlere de bağlıydı. Kendi statüsünü yüksek göstermek için gösteriş hevesinde hiç olmadı. 

İnsan özgürlüğünün sevinciyle yola çıkmaktan dolayı mutlu olurdu. Özgürlüğün bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlar olduğunu bizzat çocukluğunda yaşayarak tatmıştı. Büyüdükçe kısıtlanmış, bolluğa kavuştukça özürlüğü ufak ufak kırpılarak elinden alınmıştı. Kural dışı uygulamaların ciddi sorunlar oluşturduğu bir ülkede yaşıyordu. Ülkesinde yetenekli olmak önemli değildi çünkü yetenekliler işe yaradığı sürece önemliydi. Birisi diğerinin elinden çıkarı olacaksa, potansiyel hissederse tutuyordu. Herkesi memnun etmek mümkün değildi.

Hayatın keyfini toplumun çok az bir kesiminin çıkardığı görülüyordu. Eğer kişi sansürsüz düşüncelere boğulmamışsa, boşuna çabalamamışsa, olacaklar değişebiliyordu. Her şey daha iyi nasıl olabilir diye düşünmek yerine, kırılan kırılsın, üzülen üzülsün bakışı ve fırıldaklığında olamazdı. Evrensel değerlere önem veren bir toplumda olmaması onun ayıbı değildi. Dünyayı değiştirme fikrinden çoktan vaz geçmişti, olabildiğince ancak kendini değiştirebilirdi. 

Haksızlığın, şanssızlığın her yerde olduğunu gözlemliyordu. Sevdiği işlerle daha çok ilgilenmeyi denedi, sevmediği işleri unutuyordu. İlginç bir hafızası vardı, aklında hep güzel şeyler, iyilikler kalırdı. Hayata bir nebze daha katkı sunduğu an onun en mutlu anları oluyordu. Hayat oyununda sevgi ile şahı mat etmeye çalışsa da; üç büyük ihaneti çok derinden yaşamıştı. İnanç, Güvendiği kişi ve Yönetimde adalet konusundaki değer kayıpları üç ihanetin kökenleriydi. Gönlünün heves ve heyecan ışığı titreyerek solgunlaşmıştı.  

“Yabancı” isimli eserinde Albert Camus, "İnsan eninde sonunda her şeye alışır." der. Üzülerek görüyordu ki, günümüzde ülkesinde yaşanılan hayat tüm dini değerlerin yitirilmesi sonucunda çoğu kişilerin inancının zayıflaması ve yozlaşmasına neden olmaktaydı. İnsanlık aymazlık ve çıkarcı tutum içindeydi. Güçlü olanın açgözlülüğü dünyanın evrensel insani değerlerden hızla uzaklaşmasına sebep olmuştu. Ayrıca kimse böyle olduğunun farkında değildi. Herkes gerçekleri, acıları, duyguları, düşünceleri farklı yaşıyordu. Algılar olguları esir almış, bir kar yığını gibi kürüyordu. Yarına değerler bırakalım derken tüm değerlerin bir bir tüketildiğini görmek insanın nefes almasını engelliyordu. Her alanda mevki ve öncelik kapma yarışı tiksinti düzeyine ulaşmıştı. Sanki bir patinaj havasında zaman tüketiliyordu.

Adalet ve güvenin olmadığı yerde, birlik ve beraberlik fikir mayası tutmazdı. Haksızlık ve yanlışlıklar karşısında, üç maymunu oynayan herkes diz çökme eğilimindeydi. Ayakta kalıp insanlık bilinciyle tüm zulme karşı çıkmak düşüncesi yoktu. Vicdansızlığın içine düşmüş bir dünya dönüyordu. Akıl ve idrak terk edilmiş durumdaydı. Asırlardır zamana direnç gösteren mekânlar, ancak bu açgözlü çağın çılgın insanlarına direnemiyor yakılıp, yıkılıyordu. 

Artık bu iklimde ne zeytin gözün, ne elma yanağın, ne de kiraz dudağın önemi kalmıştı. Anne Dufourmantelle “Hayat biz canlıların pervasızca aldığı bir risktir” demişti. O riski hayatının içinde bilinmedik yer açarak almıştı. Yüreğini tutacak, gözlerini unutacak, dokununca şifa enerjisi hissedeceği, sevgisini anlayacağı birisi ile karşılaşmak en büyük şansı olacaktı. Oldu da. Zaten geriye mavi renge sarılmaktan, mis gibi iyot kokusunu koklamaktan ve saklanmış acıları açığa çıkarmaktan başka ne kalmıştı. Yaşamak şimdide olabilmekti; bir “an” dı,  

Yeniden başlamak mümkün değildi. Kimsenin ulaşamayacağı kuytu ve kendine özel küçük bir sahil kasabasına yerleşmeyi diledi. Algıları ve olayları karşılama şeklini değiştirdi. Eskiden zaman zaman hissettiği kaygılardan sıyrılmasını öğrendi. Belki de denize atılan kıyıdaki ilk denizanasının kendisi olduğunu düşünmüştü. Dinginliği yakalamıştı. İnandığı tek şey kalmıştı, eğer bugüne kadar yapılanların tersi yapılmış olsaydı ülkesindeki bütün sorunlar çözülebilecekti. 

Dostlukla…

Ali AKÇA
aliakca2009@hotmail.com

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ali Akça
DİĞER YAZILARI

Ali AKÇA, Uludağ İşletme Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. Fransa'nın Montpellier kentinde, Paul Valéry Universitési'nde 1982-84 yılları arasında dil eğitimi için bulundu ve muhtelif araştırmalar yaptı. 1984-1986 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. Fransa'nın Rouen Universitési'nde 1992-94 yıllarında İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. Halen, bir kamu kuruluşunda görevini sürdürmektedir. Şiir ve deneme yazıları yazmaktadır.

 

...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya