Günümüzde Osmanlı yanlıları Osmanlı devlet adamlarını ğöklere çıkarırken Atatürkü yerin dibine batırmaya çalışırlar. Cumhuriyet yanlıları da Osmanlı devlet adamlarını yerin dibine batırmaya çalışırken Atatürkü göklere çıkarmaya çalışırlar. Bu yaklaşımın ikisi de yanlıştır. Çünkü insanların yaptığı her şey doğru değildir. İnsanların hem doğruları hem yanlışları vardır. Devlet adamlarını değerlendirirken onları putlaştırmadan değerlendirmek gerekir.
21.05.2022 11:52
1 yorum
202 okunma
19 Mayıs Vesilesiyle Atatürkle İlgili Objektif Bir Değerlendirme
Nurettin Dursun

Günümüzde Osmanlı yanlıları Osmanlı devlet adamlarını ğöklere çıkarırken Atatürkü yerin dibine batırmaya çalışırlar. Cumhuriyet yanlıları da Osmanlı devlet adamlarını yerin dibine batırmaya çalışırken Atatürkü göklere çıkarmaya çalışırlar. Bu yaklaşımın ikisi de yanlıştır. Çünkü insanların yaptığı her şey doğru değildir. İnsanların hem doğruları hem yanlışları vardır. Devlet adamlarını değerlendirirken onları putlaştırmadan değerlendirmek gerekir.

 

Şüphesiz ki Atatürk’ün de tarihte büyük roller üstlenen diğer devlet adamları gibi, O’nun da eleştirilebilecek yanlışları olmuştur. Atatürk’ün laiklik konusunda toplumun sosyolojik gerçeklerini ve dini anlayışını dikkate alma noktasında gösterdiği seçiciliği ve titizliği, hukuk alanındaki yeniliklerde ve hayatın diğer alanlarında yapılan reformlarda gösterdiği söylenemez. Atatürk’ün de yukarıda ifade edildiği gibi, Cumhuriyetin kuruluş belgelerinde ifadesini bulan temel hedeflerden sapma anlamına gelen, demokrasiye ters düşen ve diktatörlükle ifade edilebilecek uygulamaları olmuştur. Birinci Meclis’in demokrat, çoğulcu, katılımcı, müzakereci yapısının aksine, ikinci meclisin tayinle gelmiş olması ve Osmanlı’dan Cumhuriyete intikal eden ve milletin çok değer verdiği bazı kurumların tasfiye edilmiş olması, milletin tepkisini çekmişti. Devrimlere muhalefet eden insanların ağır cezalara çarptırılması ve bazılarının idam edilmesi, milletin beyninde yeni kurulan sisteme karşı düşmanca duyguların yerleşmesine zemin hazırladı.

 

Osmanlı alfabesinin değiştirilmesi de yine milletin büyük tepkisine neden olmuştu. Bu uygulama Müslüman Türk Milleti’nin kendi tarihi ve kültürü ile olan bağını kesmiştir. Bir kültür hazinesi, alfabenin değiştirilmesi sonucunda ne yazık ki yok olmuştur. Japonya’nın, alfabesini değiştirmeden bilim ve teknolojik alanda kaydettiği göz kamaştırıcı gelişmeler, bu işin alfabe meselesi olmadığını göstermiştir. Gelişme alfabe ile değil, gelişmeyi engelleyen zihniyeti değiştirmekle mümkün olur. Japonya örneği zaten bu izahı doğruluyor. Bu konuda sadece Atatürk’ü sorumlu görmek ve suçlamak da doğru değildir. Herkesin bildiği gibi Atatürk, ikinci Mahmut’tan itibaren başlayan yenileşme ve reform sürecinin son halkasıdır. İkinci Mahmut’la başlayan ve Atatürk’le devam eden bu süreç, ülkenin içinde bulunduğu ağır şartların ve yabancı devletlerin dayatması ve baskısı altında devam etmişti. Bu süreç günümüzde de etkisini göstermektedir. AB’nin dikte ettiği şartlar dikkate alındığında, Tanzimat’tan itibaren devam eden yabancı dayatmasının, bugün de aynen devam ettiğini göstermektedir. Milletin geleceğini ilgilendiren konularda yapılan yanlışlardan, Tanzimat’tan itibaren devlet yönetiminde görev almış bütün devlet adamları sorumludur. Yabancı güçlerin baskılarına boyun eğmeye mahkûm edecek düzeyde devletin zayıflamasına, hatta çökmesine sebebiyet veren Tanzimat öncesi bütün devlet adamlarının sorumluluğu da oldukça fazladır. 

 

Lozan görüşmelerinden sonra İngiliz Avam Kamarasında “Türklerin istiklalini niçin tanıdınız?” sorularına Lord Gürzon’un verdiği cevap çok dikkat çekicidir. Lord Gürzon şöyle cevap veriyor:

 

“İşte asıl bundan sonradır ki, Türkler bir daha eski savlet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.” (Temellerin Duruşması, Ahmet Kabaklı, S.155)

 

Lozan görüşmelerinde ülkemize ne gibi ağır şartların dikte ettirildiği konusunda bilgi sahibi değiliz. Fakat Lord Gürzon’un açıklamaları, ülkemize çok ağır şartların dikte ettirildiğini açıkça gösteriyor. Bu konuda geçmişte değişik spekülasyonlar yapılmış, ama konunun aydınlığa kavuşturulması henüz mümkün olmamıştır. Bu konuda tarihçilere ve bilim adamlarına önemli görevler düşmektedir. Acaba Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında yapılan bir takım siyasi reformların, Lord Gürzon’un Avam Kamarasındaki açıklamalarıyla bir bağlantısı var mıdır? Lord Gürzon’un açıklamaları neyi ifade etmektedir?

 

İstiklal Savaşı şartları, savaş öncesi ve Tanzimat dönemi şartlarından çok daha ağır olduğu bilinen bir gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti çöken imparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuştur. Çöken imparatorluğun mirasını Türkiye Cumhuriyeti Devleti devralmıştı. Yukarıda ifade edildiği gibi, devletin geleceği ve millet hayatının tehlikede olduğu dönemlerde devlet adamları, daha çok dış güçlerin dayatması ve ülkenin içinde bulunduğu ağır şartların baskısı altında karar vermek zorunda kalıyor. Bu kararların altında imzası bulunan devlet adamlarını hain olarak göstermek ve suçlamak doğru değildir. Çünkü her olayı kendi tarihsel şartları içerisinde değerlendirmek daha gerçekçi olur. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet yöneticilerini hainlikle suçlayanlar, o ağır şartların yaşandığı dönemlerde kendileri sorumluluk mevkiinde olsaydı acaba ne yapabilirlerdi? Ülkelerin yönetim biçimleri, iç şartlardan ziyade dış şartların zorlaması ile belirlendiği günümüz dünyasında yaşanan ağır şartlar açıkça gösteriyor. 1989 malta görüşmelerinden sonra Doğu Avrupa, Kafkaslar, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki bazı ülkelerin sistemlerinde meydana gelen köklü değişimleri, yabancı güçlerin müdahalelerini ve konjonktürel dalgalanmaları dikkate almadan izah etmek gerçekçi değildir. Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da değişime karşı direnen diktatörlükler, NATO’ya bağlı güçlerin müdahaleleri sonucunda yıkılmıştır. Günümüz dünyasındaki değişimleri bu çerçevede değerlendirmek daha gerçekçi olur.

 

İstiklal Savaşı yıllarında ülkede yaşanan ağır şartlar kadar önem arz eden bir gerçek daha vardır, o da şudur: Müslüman milletlerin düşünce hayatında asırlar öncesinden başlayan ve devam eden durgunluktu. Toplumun ve çağın ihtiyaçlarına cevap verecek çözümler üretilemiyordu. Topluma rehberlik yapan aydınlar, devlet adamları ve eğitim kurumları kısır bir döngü içerisinde dönüp duruyordu. Düşünce hayatı, devlet ve siyaset adamlarına rehberlik yapacak üretkenlikten çok uzaktı. Aydınların ve devlet adamlarının, geçmişi tekrar ve Batı dünyasını körü körüne taklit etmenin dışında başka bir seçeneği kalmamıştı. Bu kısır anlayış, devlet adamlarını ve aydınları tamamen kuşatmış ve etkisi altına almıştı. Düşünce alanında yaşanan kısırlık, aydınların ve devlet adamlarının sağlıklı çözümler üretmelerine engel oluyordu. Geçmişte düşünce hayatında yaşanan durgunluk, bugün de varlığını ciddi bir şekilde hissettirmektedir.

 

Amacımız herhangi bir devlet adamını korumak veya suçlamak değil, olayların tespitini objektif bir şekilde yapmak ve doğru çözümler ortaya koymaktır. Osmanlı Devleti’ni Sevr’e götüren kötü gidişata engel olamayan devlet adamlarının ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ekibin hataları ve günahları ne olursa olsun, vatanseverliklerinden şüphe etmek kesinlikle doğru değildir. Sultan Abdülhamit gibi bir strateji dehası, imparatorluğun ömrünü otuz üç yıl uzatmış, ama yıkılışına O’da engel olamamıştı, olamazdı da. Çünkü Kur’an’daki A’raf süresinin 34. ayetinde zikredilen gerçeğin burada tahakkuk ettiğini görmekteyiz. Allah şöyle buyuruyor:

 

”Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” 

 

Demek ki, Allah tarafından her insana nasıl bir ömür biçildiyse aynı şekilde milletlere de belirli bir süreyle sınırlı bir ömür biçilmiştir. Bu izahın devlet adamlarının gafletini, ülkeyi yönetme konusundaki beceriksizliklerini örtmek için yapıldığını düşünmek yanlış olur. Sultan Abdülhamit’in, dünya konjonktürünü dikkatle takip eden ve dengeye dayanan usta siyaseti, önyargılı olmayan herkes tarafından kabul edilir. Duraklama ve yıkılış sürecinde devlet yönetiminde görev almış diğer devlet adamları, bu konuda O’nun eline su dökemezler. Bütün bunlara rağmen O’da imparatorluğun yıkılışına engel olamamıştı. Yıkılma süreci asırlar öncesinden başlayarak devam eden bir süreçti. Bu konuda duraklama, gerileme ve yıkılış döneminde görev almış bütün devlet adamlarının sorumluluğu vardır. Bunun sorumluluğunu bir ya da birkaç kişiye yüklemek haksızlıktır. Allah’ın hükmü bu konuda tahakkuk ediyor:

 

“Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.” (Yunus, 100)

 

Orta Çağ’da Avrupalıların, bugün ise Müslümanların başına gelen felaket budur. Vahyin, aklın ve bilimin insanlığa sağladığı nimetlerden istifade ederek medeniyetimizi yeniden ayağa kaldırmak mümkündür. Bugün yapılması gereken budur.  

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Muhteşem
Doğru söze ne denir? Şapka çıkarılır. Kalemine kelamına ömrüne bereket.
Yorum Ekleyen: Musafa Yıldız     24.05.2022 15:37:41
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya