Keşke kadını çalıştırmamakla aileye ve evliliğe yönelik son dönemdeki yıkımı durdurabilsek inanın bu çok kolay olurdu. Oysa aile ve evliliğin uğradığı erozyonun nedeni yalnızca kadının çalışması değildir.
21.01.2019 15.38
236 okunma
Kadınlar çalışmasa evlilikler kurtulur mu?
Prof. Dr. Hilmi Demir
Keşke kadını çalıştırmamakla aileye ve evliliğe yönelik son dönemdeki yıkımı durdurabilsek inanın bu çok kolay olurdu. Oysa aile ve evliliğin uğradığı erozyonun nedeni yalnızca kadının çalışması değildir.
 
Yalnızca aileyi değil, aslında elimizin dokunduğu her şeyi kirleten ve yok eden “kutsal insanın” yerini alan “beşeriyyet”tir. Beşer olan biyolojik bendir, insan olan ise kültür ve değer üreten bendir. 
 
Gençler için evlilikler özgürlüğün önündeki en büyük engel olarak görülüyor. 
 
Son zamanlarda bizim muhafazakâr mahallede kadın konusu ateşli tartışmalara konu oluyor. AK Parti ile birlikte başörtülü kadının kamusal alanda daha fazla görünür olmasına, siyaset ve iş dünyasında inisiyatif almasına karşı çıkan bir grup var. Bunlara göre kadının çalışması, kamusal alanda görünür olması ailenin ve evliliklerin sonunu hazırlıyor. Keşke kadını çalıştırmamakla aileye ve evliliğe yönelik son dönemdeki yıkımı durdurabilsek inanın bu çok kolay olurdu. Oysa aile ve evliliğin uğradığı erozyonun nedeni yalnızca kadının çalışması değildir.
Maalesef modernizm karşısında yaşadığımız her krizi ve çözemediğimiz meseleleri kadın üzerinden tartışmak kolaycılığı alışkanlık hâline geldi. Üzerimizden bir çığ gibi gelip geçen modernizmin, teknolojinin ve üretim biçimlerinin dayattığı değişimi, geleneğin yitirilişini kadının çalışmamasıyla çözebilseydik, eminim kadınlarımız sokağa bile çıkmamaya rıza gösterebilirdi. Oysa yaşadığımız sorunlar kadın meselesinden çok daha ağır ve girift. Önce gelin şu Türkiye’de artan boşanmalarda kadının rolü neymiş, kısaca bakalım. Bizim muhafazakâr çevrede eli kalem tutan yazarlarımız, genelde verilerden daha ziyade kanaatlerine itibar ederler. Kadın çalışıyor, bu yüzden de boşanmalar artıyor diye oldukça sathi bir mantığa teslim oluyorlar. Oysa hem Türkiye hem de dünyadaki veriler boşanmaların artması ile kadının çalışması arasında nedensel bir bağı kanıtlamıyor. Küresel ölçekte boşanmalarda ciddi bir artış var. 1960’tan günümüze dünyada boşanmalar %251 artmış. Çalışma hayatında kadının yıllardır aktif olarak görev aldığı Avrupa’da da, çalışma hayatında yer almayan Suudi Arabistan ve İran’da da boşanmalar artıyor.(*)
Boşanma konusunda Türkiye’de akademisyenler ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. Gazi Üniversitesinde Prof. Dr. Ahmet Battal 2008 yılında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da 2014 yılında oldukça detaylı çalışmışlar. Ne diyorlar peki? Mesela kimler boşanıyor, diye bir soru sorduğumuzda boşanma sebeplerinin arasında ilk sıralarda “zina”, “aldatma”, “terk” “aile içi şiddet” geliyor. Meydana gelen boşanmaların %44.8’i, evliliğin ilk beş yılında gerçekleşiyor. Boşanmaların yaklaşık yarısına yakını çocuksuz ailelerde. Çalışan kadının daha fazla boşandığına dair elimizde ciddi bir kanıt da yok.(**) Yani kadın çalıştığı için değil, kocası tarafından aldatıldığı veya terk edildiği için boşanıyor. Boşanmaların en temel sebepleri sadakat, hayâ, güven ve namus sorunları. Özellikle de namusun sadece kadına has bir şey olmadığını, erkeğin de namusu olduğunu öğretebilseydik boşanmalar daha az olabilirdi.
Ayrıca eğitimli kadınlarda boşanma oranı daha az. Gelir düzeyi yüksek kadın da daha az boşanıyor. Boşanmalar konusundaki akademik çalışmalar ve veriler kamuoyunda çıkan gürültünün tam tersini söylüyor. Evliliklerimizi yıkan asıl şey ahlaki zaaflarımız. İkinci planda ise evliliğe karşı dayanıksız olmamız. Aslında yalnızca evliliğe değil dostluğa, sadakate, paylaşmaya, insan yükü çekmeye karşı da çok dayanaksız. Bu yüzden sadece evliliklerimiz değil, dostluklarımız da kalıcı değil. Bedensel ve tensel hazzı aşka, dostluğa, paylaşmaya tercih eden bir nesil var artık.
Teknoloji ve görselliğin bombardımanı altındayız. Teknolojik gelişmeler, şehirleşme derken üretimden çok tüketimin arttığı bir çağdayız. Hayatımızda her şeyi çabuk tüketiyoruz. Ruhsal açlığımızı, tüketerek kapatmaya çalışıyoruz. Özellikle bireyselleşmenin artığı, aile bağlarının ve komşuluk ilişkilerin azaldığı bu dönemde bir şeyler tüketmek mutlu eder oldu bizi.  Alışveriş yaparak, ihtiyacımızdan fazla yemek, içmek, giyinmek bizi mutlu ediyor. Anne ve babasıyla aynı evi paylaşamayan gençler, bir süre sonra iki kişi bir evi bile paylaşamıyor. Yoldan geçerken gördüğü bir kediye merhamet duymayı öğrenememiş insanlık birbirine merhamet duymuyor.
Kentsel büyüme sorunlarımızın da büyümesine neden oluyor. Geleneksel mahallelerin, komşulukların ölümü kentte insanlığı yalnızlığa itiyor. Çekirdek aileler için üretilmiş beton bloklar, saatlerce süren ulaşım ve trafik kadın erkek ayırmadan insanı tüketiyor. Geçmişe oranla kentte yaşayan insan sayısı hızla artıyor. Ve en ilginç olanı söyleyeyim, kentli insan daha fazla boşanıyor, daha fazla aldatıyor ve daha fazla evlilikten kaçıyor.
Her şeye çok hızlı ve çok kolay ulaşabiliyoruz. Bir hız çağında yaşıyoruz. Duvarlar birer birer yıkılıyor. Ne geleneklerin ne büyük şirketlerin ne de büyük devletlerin kendilerini güvende hissetmediği bir çağda yaşıyoruz. Aile bunların belki de en dayanaksızı. Çünkü birey bu aşırı uyarılmalar karşısında çok korunaksız artık. Aşırı uyarımdan bitkisel hayata girmiş gibiyiz. Görselliğin temaşasında o kadar fazla ışık ve ses gürültüsü var ki bırakın karşımızdakini kendi iç sesimizi bile duyamaz hâldeyiz. Hissedemez olduk, acıyı, sevgiyi, kokuyu, rengi duyularımız âdeta hissetmiyor. Bu ise tatminsizlik duygumuza zirve yaptırıyor. Her şeyden çok kolay bıkıyoruz. Evlikler de öyle olmaya başladı. Evlilik, insanı sırtlanma sanatıdır desem biliyorum hemen niye sırtlanıyım ki kendi ayakları üzerinde yürüsün diyeceksiniz.
Evet çağ âdete öz güven patlamasıyla bireyi parlatma çağı. “Ben” neslinde egolarımız tavan yapmış durumda. Kişisel gelişim setleri ile gençlere öğrettiğimiz, “ayaklarınız üstünde durun”, “kendinize güvenin”, “kendinizi gerçekleştirin” öğütleriyle kimseye minnet duymayan, öğretmenine, annesine, büyüğüne kafa tutan bir nesil yetiştirdik. Hazreti Mevlâna der ki: “Deniz; ölüyü üstünde taşır, diriyi boğmak ister. İnsan, egosunu öldürmeli ki, hakikat denizi bizi üstünde taşısın." Egosunu önünde taşıyan insan, sürekli bir direniş içindedir, kendini ve hırslarını hep en ön planda tutar. Oysa evlilik nefislerimizin sessizliğe gömüldüğü bir liman gibi olmalıdır.
Oysa gençler için evlilikler özgürlüğün önündeki en büyük engel olarak görülüyor. Evlilik yüzüğü, iki insanın kendini gerçekleştirmek için çıktıkları bir yolculuk değil, boynuna geçen bir kölelik zinciri gibi. Haksız da sayılmazlar, her gün bekâr playboyların, nikâhsız yaşayan veya evlenip boşanan aktörlerin rol model olarak sunulduğu bir medyamız var. Oysa gençlere anlatmamız gereken evliliği sürdürmenin bir tutsaklık olmadığıdır. Aksine sevgi ve birbiri için var olma yoluyla kendisine ve başkalarına karşı sorumluk yüklenmenin, hayata katılmanın en anlamlı yoludur, iki insanın birbirine verdiği o söz. Evliliğin anlamını yitirmesinin nedeni kadının omuzlarında değil aksine “belâ” diye verdiğimiz sözü unutan kutsal insanın yabancılaşma serüvenindedir.
Yalnızca aileyi değil, aslında elimizin dokunduğu her şeyi kirleten ve yok eden “kutsal insanın” yerini alan “beşeriyyet”tir. Beşer olan biyolojik bendir, insan olan ise kültür ve değer üreten bendir. Kültürü dar ve kısa süreli kazanımlara pazarlamak, şehirleri kültürsüzleştirmek, mahremiyeti yok sayacak betonlardan kuleler oluşturmak kutsal insanı yabancılaştırdı. Kutsal insan ancak bir başka varlığa, canlıya değdiğinde, onunla aşını, derdini paylaştığında, sohbet edip dertleştiğinde insanlığını hatırlayabilir. Yemeden yedirmeyi, almadan vermeyi, sevilmeden önce sevmeyi, görülmeden önce görmeyi bilen yalnızca insandır.  Unutmamak gerekir ki; “Vermesini bilen insanın yüzünde, her zaman ‘Yüce Yaratıcının’ cemali vardır.  Somurtan yüzlerimiz de “Yaratıcının cemali” yoksa artık vermeyi bile vergiden düşürmek şartına bağladığımızdan olmasın?
Bu yüzden kadını sokağa çıkarmayarak veya çalıştırmayarak aileyi koruyamazsınız. Ördüğümüz duvarlar o kadar dayanıksız ki, internetin çekim alanı elimizdeki telefonlarla yatak odalarımıza kadar girebiliyor. Dünyanın sosyo ekonomik peyzajı son otuz yılda o kadar sert biçimde değişti ki, bu değişimin altında kalıyoruz. Nüfus arttı, okuryazarlık arttı, yaşlanma süremiz arttı, ihtiyaçlarımız arttı, üretim kapasitemiz arttı bu yüzden de güvenlik duvarlarımız hata sinyali veriyor. Artık günümüzde sadece daha sağlıklı ve daha uzun yaşayan daha fazla insan yok. Daha fazla ve daha hızlı hareket eden, yer değiştiren insan var. Hızı ve değişimi kontrol etmek de zorlanıyoruz.
Gençlerimiz aslında yalnızca evliliğe karşı ön yargılı değiller, onları asıl iten bağlanmak. Bağlanmaktan, otoriteden, sabitlikten korkuyorlar. Karşımızda artık sadece otuz yaşın altında sıradan insanlar yok. Artık kredi kartları, cep telefonları, bilgisayarları, sosyal medya hesapları ile seyahat ve iletişim imkânı olan gençler var karşımızda. Ayrıca arık hiç olmadıkları kadar da hareket hâlindeler. Keşke dünyayı durdurmak bu kadar kolay olabilseydi? İdrak etmemiz gereken bence şu temel ilke olmalı: Rızayı ilahinin peşinde bir kul olduktan sonra çalışması bile ibadet olur insanın, ister kadın ister ise erkek olsun... 
.....
(*) https://www.unifiedlawyers.com.au/blog/global-divorce-rates-statistics/.
(**) http://w3.gazi.edu.tr/~battal/kitaplar/bosanma_sebepleri.pdf.
https://ailetoplum.aile.gov.tr/uploads/pages/indirilebilir-yayinlar/79-turkiye-bosanma-nedenleri-arastirmasi-2014.pdf.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya