Evren hepimize yetecek kadar bolluk ve bereketle doludur. Fakat biz, doğayı terk edip kalabalık ve yorucu şehir hayatını tercih ettiğimiz için, her an korku, kaygı ve endişe içindeyiz. Hava koşulları ile hızlı çalışma temposu da bunlara eklenince strese dönüşen tüm bu olumsuzluklar bütün vücudumuzu sarıp gündelik hayatımızın bir parçası haline geliyor.
21.02.2019 19.38
401 okunma
Yavaş Hayat
Ali Akça

Kalk arkadaş, gidelim
Dünyayı seyredelim,
Sema, deniz ve yeri,
Çepçevre, iklim, iklim
Dolaşalım, gezelim
Bırak, keyfini sürsün,
Şehirlerin, köleler
Yeter bizi tuttuğu
Tükensin velveleler
Gül ve sümbül hırkamız,
Sular, kuşlar, halkamız...
Necip Fazıl Kısakürek

 

Evren hepimize yetecek kadar bolluk ve bereketle doludur. Fakat biz, doğayı terk edip kalabalık ve yorucu şehir hayatını tercih ettiğimiz için, her an korku, kaygı ve endişe içindeyiz. Hava koşulları ile hızlı çalışma temposu da bunlara eklenince strese dönüşen tüm bu olumsuzluklar bütün vücudumuzu sarıp gündelik hayatımızın bir parçası haline geliyor.

Kaliteli yaşam uğruna çok kazanma hırsı ve arzusu hepimizi sömürüyor. Zamanımız, çabuk, hızlı, telaşlı, acele biçimde akıp gidiyor. Acele adımlarla hayatın ritmine uymuş bir toplum olarak, hiç olmadığı kadar başarısızlığa doğru yürüyoruz. Kimse bu pürtelaş akışın pek farkında değil. Dünyanın en hızlı koşan kara hayvanı çita gibi hızla yol alsak bile; bu anlamsız adımlarımız bizi içimizdeki huzura kavuşturamıyor. Hayatın tüm güçlüklerine karşı bizi ayakta tuttuğuna inandığımız umut, uyku ve gülümsemek çoktan bizlerden uzaklaşmış. Oysa şu yaşadığımız ömrün farkında olarak yavaşlayıp, sakinliği keşfetsek; basit, mutlu ve manevi iklimin güzelliği içinde hayatımızı yaşasak.

Sanıyoruz ki, insanlardan uzaklaşmak bizi mutlu eder. Sabırsız, zorunlu durumlar dışında birbirimizi dinleyecek zaman bulamıyor, gereğinden daha fazla stres ve baskı altında yaşıyoruz. Ruhsal gerilim ve bozukluklarımız üst düzeye ulaşmış. Birey olarak, daha egoist bir yaşam halinde, duygudaşlık ile yaklaşmamız gerekenlere, çeşitli engeller ve hileler yapmayı olağan görüp, robotlaşıyoruz. Buradan bir başarı, refah ve mutluluk elde edeceğimize inanıyoruz. Hayatı özüne inerek derinlemesine hissetmek bir yana, tüm bu güzellikleri gözden kaçırıyoruz. Otomatik, rutin, mekanikleşmiş bir hareket düzeni içindeyiz. Oysa doğada el değmemiş manzaralar ve tarihi dokular bizi bekliyor.

Sokaklara, caddelere bakıyoruz. Donuk ve durgun suratlarla, telaşlı adımlardan öteye bir şey görünmüyor. Hangimiz yaşadığımızın tam olarak farkındayız. Sanal yaşıyor, hayata iyilikten fazla kötülük katıyoruz. Dokunmak ruhumuzu besleyen bir sevgi kaynağı olmaktan çıkmış. Sevdiklerimize sevgi ve coşku içinde yakınlaşamıyor; içten ve güçlü bir şekilde onlara sarılamıyoruz. Fakat akıp giden zaman her an sevdiklerimizi eksiltiyor. Çıplak ayakla toprağa basıp yürüyemiyoruz. Özgürlük diye gösteriler yaparken, aile bireylerinin hepsi cep telefonları ve sosyal medyaya tutsak olmuş. Asansörlerde bile selamlaşmayan komşuluk ilişkilerimiz var. Sıkılınca en iyi dostumuz cep telefonlarına göz atıyoruz, onları bize insanlar kadar sıcak sanıyoruz.

Teknoloji ile beli büyük zamanlar kazanıyoruz. Peki, biz bu kazanılan zamanı sevdiklerimize mi ayırıyoruz? Aksine daha fazla işe, daha çok çalışmaya harcıyoruz. Yapay zekâ ve robot teknolojisi bizi mutluluğa değil, keyifsiz bir hayata sürüklüyor. Bir yandan konfor, rahatlık arıyoruz. Öte yanda üzüntü, sıkıntı, tedirginlik hepimizin sorunu oluyor. Bu hız bizi, tutkular ve keyif aldığımız dost sohbetleri yerine; yalnızlaşmaya doğru itiyor. Bize değer veren insanlara ayıracak vakit bulamıyoruz. Aynaya bakınca şimdi sadece yorgun ve yenik bir yetişkin görüp hayat dolu gençliğimizi arıyoruz. Oysa doğada akan zamana kendimizi bırakarak yaşasak harika olacağız. Bu anlamsız koşuşturmayı daha saf, daha hoş, olağan, sakin, keyifli ve eğlenceli bir hayata dönüştürmeliyiz. Cesaret, adanmışlık, samimiyet gerek bize; emek, çile, tutku, onur gibi duygularımız hız ikliminde giderek kayboluyor. İçimizdeki iyiliğe odaklanıp saygı duymayı unutmuşuz. Ona yetiş, buna yetiş, peki en son ne zaman yürüyebildik? Sevdiklerimize en son ne kadarcık zaman ayırabildik?

Aklımız, fikrimiz hep daha güçlü, daha güzel, daha cesur ve daha mutlu olmaya odaklanmış sürükleniyor. Görgüsüzlük moda, samimiyet yok olmuş. Sürekli akıntıya kürek çekiyor ve yoruluyoruz. Tüketip yok ettiğimiz ürünler kadar sevdiklerimize dokunamıyoruz. İsteklerimize kolayca ve çabucak ulaşmak mutluluğun tılsımını yok ediyor. Romantik yaşam, duygu ve coşkularımız tüketim savaşının peşinde kaybolmuş. Bir yanda hayallerimiz, arzularımız, geleceğimiz var;  diğer yanda, sanki ardımızdan doludizgin bir atlı geliyor, bütün bunları süpürüp bizi alabildiğine yoruyor. Dingin bir yaşam varken, ardımızdan birileri bizi uçuruma itiyor. Yaşamayı yüzeyden hisseden, sorumsuz ve bencil insanlar gibi mutluyuz diye dolaşıyoruz. Mutluluğun, serçe düellolarını izlemekte değil; bir sabah şarkısında uzun bir sessizlikte olduğunu hissedemiyoruz.

Yavaş hayat mutluluktur. Yılların yorgunluğunu üzerimizden atıp, zamanın akışını ağırlaştıran iklime girmeliyiz. Temiz havada, sakin yürüyüşler yapıp, ritmi düşürerek bir bardak çayın tadını hissetmeliyiz. Sevgi ve ışığı taşımalıyız. Bahçemizdeki kökleri derinlere uzanan ayrık otlarını temizleyip çiçeklere yer açıp hayatımızı arındırıp keyfini çıkarmalıyız. Hızlı yaşayarak hayatın renklerini kaçırmak yerine; dönmekte acele etmeyen dünyada, bizde tadına vararak yaşamalıyız. Üreterek, gelenek ve göreneklerimize değer vererek, bulunduğumuz anı yaşayarak huzur bulabiliriz. İnsan kısacık ömrünü çok şey sıkıştırarak değil, yavaş ve dolu dolu yaşayarak daha mutlu edebilir.    

İnsan bazen kalbinin sesini dinlemeli, kendine değer vererek kendi yolunu çizmelidir. Arada bir doğaya yönelmeli, dereler yoldaşı, dağlar omuzdaşı olmalı. Hiç şaşmayan bir saat gibi işleyen doğanın kucağına kaçıp kendini özgürlüğe bırakabilmelidir. Dokunduğu her kalbe değer katabilmelidir. Yoksa istediğimiz her şeye sahip olmak bizi mutlu etmiyor. İnsanı mutlu eden sıcak ilişkileridir.

Evleri sahile bir inci tanesi gibi dizili şirin bir balıkçı kasabasına yerleşip, denizin en berrak, sakin ve büyülü halini kim sevmez. Yaşam, bakir doğanın dinginliğinde, basit ve mutlu bir hayat sürmek onun tüm güzelliklerini keşfetmek ve paylaşmaktır. Tanpınar dizelerinde yavaş yaşamı şöyle tarif ediyor:

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

 

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Sakin bir hayat, sürekli huzursuz bir hisle başarı peşinden koşmak değil; rüzgârda uçan tüy gibi hafif olabilmektir. Hız, tutku ve ihtiras yarışı içinde kaybolursak; “sonunda tek başına iyileştirmemiz gereken yaralar kalır bize” Oysa minnet duyacağımız o kadar çok şey var ki; yavaşlayalım sahip olduklarımıza, doğanın bize sunduklarına binlerce kez şükredelim.

Ali AKÇA

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ali Akça
DİĞER YAZILARI

Ali AKÇA, Uludağ İşletme Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. Fransa'nın Montpellier kentinde, Paul Valéry Universitési'nde 1982-84 yılları arasında dil eğitimi için bulundu ve muhtelif araştırmalar yaptı. 1984-1986 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. 1986 yılında Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda göreve başladı.  Fransa'nın Rouen Universitési'nde 1992-94 yıllarında İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. 2002-2006 yılları arasında T.C. Kuveyt Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşavirliği görevinde bulundu. Halen, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda görevini sürdürmektedir.

 

YAZARLAR
...
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya