Hiçbir şey yapmak istemiyordu…
23.08.2019 23.07
1.306 okunma
Hiçbir Şey
Ali Akça

Hiçbir Şey

Hiçbir şey yapmak istemiyordu…

Günlerdir canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Sanki eli kolu tutuldu. Ona sıkıntı oluşturan karamsar, endişe veren düşünceleri kafasından kovmak istiyor. Düşünce denizi maviliğini, parlaklığını ve canlılığını yitiriyor. Bir taraftan, yeni bir şehir, büyülü ufuklar keşfetmeyi istiyor. Diğer taraftan onu engelleyen, önünde yığılı bir sürü sorunları var.

Şevki kırılmış durumda. Yurt dışında doktora yaparken yarı bırakıp, büyük bir tutkuyla girmiş olduğu kurumunda artık elindeki zorunlu iş dışında hiçbir şey yapmak istemiyor. Oyalanıp duruyor, her geçen zaman ondan bir şey alıp götürüyor. Yaşamla kavga ve çekişme halinde olmak istemiyor. Oysa zamanın ne kadar değerli olduğunun bilincinde ve onun boşa geçirecek hiç vakti yok…

Her şey bayram öncesi aldığı haberle allak bullak oluyor. Hem iyi, hem onu bağlayıcı bir yönü var. İnsanoğlunun yaşamını anlamlı kılan üç şeyden biri işi değil mi? Çalıştığı kurumun önemli bölümünün kendisiyle birlikte bir ay gibi kısa sürede İstanbul’a taşınacağını öğreniyor. Hayatından kaygı ve stresi uzaklaştırmışken, huzuru yakalamış ve yaşam ile uyum içinde, yapılan haksızlıklara da “aldırmadan” kendine bir yol çizip iş hayatını geçirdiği günlerde bu ani değişiklik karşısına çıkıveriyor. Belki de kendi kaçınılmaz hikâyesinin son bölümü ile yüzleşiyor.

Her ne kadar hoş bir öneri gibi dursa da, bu gelişme onu huzursuz edip zihnine acı veriyor. Yaşamı değerli kılan iç huzur, denge ve sükûneti aniden bozuluveriyor. Kaygı ve sıkıntı dolu bir hayat tarzı huzursuz zihni kafa karışıklığına ve mutsuzluğa yol açıyor. Duyguların, yaşanan olaylar, sahip olunan düşüncelerin hepsinin gelip geçici olduğunu biliyor. Sadece yaşanan “an” ın ona kalacağına inanıyor.

Gitme teklifi aklına geliyor. Karşısında genç, heyecanlı, tutkulu; kamunun hantal yapısına uzak bir yönetici var. “Yardımcı olmak için her şeye hazırım!” diyor. Bir an nasıl da “yıllarca görmezden gelinmiş” olduğunu anımsıyor. Nasıl da “gelmeyeni gözlememeye” ve “haklarının verilmemesi” gibi “zorlanmış bürokrasi çaresizliğine” alıştığını tekrar fark ediyor. Öyleyse “Belki de bir fırsat kaçırıyorum, kim bilir belki de üzüleceğim” diye aklından geçiriyor. Sonra, “zaten yeterince kaçırdıklarıma üzüldüm” diye mırıldanıyor.

Yazık ki, şu hayatta her şey yanılsamadan ibaret gibidir. Gelecek uzaktan insanla dalga geçer. Anıları hiç kimde kabullenmez, insan kendisi ile barışık olmaz. Hayat zorlaştığında, bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu kabullenir ve her zaman başarılı olan başkalarının yardımını istemeyi bekler. Yaşama sevinci kaybedilip, yanlış yerlere odaklanma sonucu tutkular yaşanmadığında insanın enerjisi boşalıverir.

Bu günler onun için işini yapıp geri çekildiği, kendi içinde dinginliğe giden yolu yakaladığı son dönem. Çoktan “koruyucu duvarları” oluşmuş, insanlar artık bir filtreden geçtikten sonra ancak özel alanına ulaşabiliyor. Sonuçta mutlu olanlar yaşamı boyunca insanlara ve hayatlarına pozitif dokunuşlar yapanlardır. Aynı zamanda bu “dokunuşlar” ın kendisi için zorlukları aşarak anlamlı bir hayat sürmenin en güzel ödülü olduğunu düşünüyor.

Yeni bir şehre taşınmak, yeni deneyimler edinmek baştan aşağıya bir değişimdi. Bu değişim meslek hayatının yaşanacak maceraları arasında en soluk kesici cinsinden olabilirdi. Böyle bir değişimle insanın iradesine haciz konulmaz, içindeki özü öldürülmezse şehre uyum sağlamak kolay olacaktı. Sevgiyle çalıştığı kurumu böyle “ani bir kararla” vefa duygusunu kaybedip sıkıntısı olan çalışanını mağdur edemezdi. Yıllarca emek veren çalışanına hüzün, keder ve burukluk yaşatmazdı. Çünkü insanın arkasında sevgi ve anlayışla duracak bir desteği varsa; iş hayatının yaşama da katkısı fazla olabiliyordu.

Sevdiklerinin sağlığı olmasa, gerçekten bu yeni teklifle farklı ufukların keşfinin oldukça verimli olabileceğine inanıyordu. İtiraf etmeliydi, şu zavallı insan dünyada ne kadar çok saftı. Bir an bile olsa, hayat akışının kendi elinde olduğuna inanabiliyordu. Oysa insan hayatı yeni sistemde iki dudak arasından çıkan bir kararla ya ihya oluyor yahut mahvoluyordu.

Genç yöneticinin karşısında sessizce kaldı. Sessizlikte bir müddet zaman akıp gitti. Kendisine yapılan teklife “hayır” derken genç yöneticiye başarılı olması için Allah’tan yardım diledi…

Yeniden gündelik işine ve hayatın akışına kendini bırakıverdi.

Ali AKÇA

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ali Akça
DİĞER YAZILARI

Ali AKÇA, Uludağ İşletme Fakültesi'nden 1982 yılında mezun oldu. Fransa'nın Montpellier kentinde, Paul Valéry Universitési'nde 1982-84 yılları arasında dil eğitimi için bulundu ve muhtelif araştırmalar yaptı. 1984-1986 yıllarında yedek subay olarak askerliğini tamamladı. 1986 yılında Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nda göreve başladı.  Fransa'nın Rouen Universitési'nde 1992-94 yıllarında İşletme Yüksek Lisansını tamamladı. 2002-2006 yılları arasında T.C. Kuveyt Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşavirliği görevinde bulundu. Halen, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda görevini sürdürmektedir.

 

YAZARLAR
...