SİYERDE BİR DÜZİNE YANLIŞLIK
Siyer(Hz. Muhammed(sav)’in hayatı) bir ‘tarih bilgisi’ değil ‘tarihi(önemde) bilgi’dir. Siyer bir biyografiden ibaret görülemez; Müslümana, bu sisli dünyada erdem ışığı veren göz feridir. Kur’an “anlaşılsın” diye inmişse, bu yolda siyer mihverdir. Allah’ın son elçisini “mitolojik anlatı” olmaktan çıkartıp “tarihi kişilik” ve “rol model” yapan ilmin adıdır siyer. Her bir ayet için “neden, niçin, nasıl ve ne zaman” sorularının ayet ayet cevabını veren bilim dalı, siyer olmalıdır. Hiç olabilir mi; Peygamberimizin “usvetün hasene”(en güzel örnek) olduğu Kur’an’da yazacak, ama o örnek bize aktarılamayacak? Siyer, işte bu ayetin icabıdır, ispatıdır.
20.05.2020 15.30
3 yorum
1.567 okunma
SİYERDE BİR DÜZİNE YANLIŞLIK
Osman Arslan

Siyer(Hz. Muhammed(sav)’in hayatı) bir ‘tarih bilgisi’ değil ‘tarihi(önemde) bilgi’dir. Siyer bir biyografiden ibaret görülemez; Müslümana, bu sisli dünyada erdem ışığı veren göz feridir. Kur’an “anlaşılsın” diye inmişse, bu yolda siyer mihverdir. Allah’ın son elçisini “mitolojik anlatı” olmaktan çıkartıp “tarihi kişilik” ve “rol model” yapan ilmin adıdır siyer. Her bir ayet için “neden, niçin, nasıl ve ne zaman” sorularının ayet ayet cevabını veren bilim dalı, siyer olmalıdır. Hiç olabilir mi; Peygamberimizin “usvetün hasene”(en güzel örnek) olduğu Kur’an’da yazacak, ama o örnek bize aktarılamayacak? Siyer, işte bu ayetin icabıdır, ispatıdır.

Siyer bilgisini düzeltmenin Kur’an’ı doğru anlamaya kuşkusuz büyük faydası olacaktır. Ama bu noktada siyer yazarlarına da temel bir eleştiri yöneltmeliyiz: Maksat “siyer için siyer” gibi yazılmış eserler yerine “Kur’an’ı anlamak için yazılmış siyer” eserleri yazmak olmalıdır. Siyer ve vahiy birlikte ele alınmadıkça ne Kur’an tam ve doğru anlaşılabilecek, ne de Siyer arızalarından arındırılabilecektir.

Yeryüzündeki bütün islami oluşumlar, Siyer’den çıkardıkları kurallarla çağımızın İslam davetini şekillendirmişlerdir. Eğer Siyer bilgisi, yani ‘veri’ doğru olmazsa ‘çıkarım’ın(uygulamanın) doğru olma imkanı kalmaz. Siyer bilgisini düzeltmek o nedenle çok önemlidir. Biz de Ramazan ayında kaleme aldığımız dini yazılarımızın bu sonuncusunda, yüzlerce yanlışlıktan bir düzinesiyle farkındalığa bir katkı sunmaya çalışalım.

  1. İslam’ın ilk Şehidi “Sümeyye ve Yasir” Değildir

Bir Türk olarak, ilk şehidin Sümeyye olduğunu söylemek isterdim.  Ebu Cehil’in, işkencelerinden sonra göğsüne mızrak saplayarak katlettiği Şehit Sümeyye(ra) “Keşker’li bir Türk”tür çünkü. Bunu, Prof. Hamidullah’ın, Belazuri’ye ait “Ensab’ul Eşraf”(Şereflilerin Nesepleri) kitabından aktarımıyla öğreniyoruz.. Prof. Zekeriya Kitapçı’nın “Asr-ı Saadette Türkler” eseri de, “Sümeyye” olmadan önce şehidimizin adının “Pamuk” olduğu bilgisini ekler. Fakat ilk şehit ne Sümeyye’dir ne de eşi Yasir!

Daha nübüvvetin ilk günleriydi, Hz. Peygamber, yanında bir grup Mü’min ile Kâbe’yi ziyaret etmişti. Müşrikler bu zayıf topluluğu ezmek için bir arbede çıkarttılar. O kargaşada, gerçek hedeflerini öldürdüler: Haris b. Ebî Hâle, İslam’ın ilk şehidi oldu. Ebî Hâle, Hz. Hatice’nin öz, Hz. peygamber’in üvey oğluydu.(İbn-i Hişam, Belazuri)

Bu bilgi neyi değiştirir? İlk şehidin bir köle olması ile Resulullah’ın ailesinden olmasının doğurduğu sonuçlar bambaşkadır. Siyer yorumcularının “İlk zamanlarda Peygambere ve güçlülere doğrudan saldıramıyorlardı, köle müslümanlara güçleri yetiyordu” yaygın anlatımı çürümüş oluyor. Dahası, Hz. Peygamberin, davasının ilk mağduru olması O’na ve sürece farklı bir anlam yükler. Hz. Hatice’yi de, sadece malından veren, manevi destek olan biri olmaktan çıkartıp bedel ödeyen, evladını kaybetmesine rağmen sarsılmayan bir anne olarak; bilinenden daha büyük bir Mü’mine yapar. Bu bilgiyle, kendisi geri durup mensuplarını ileri süren liderler kadroların bu seçkincilik teorisi çöküyor.

  1. Dâr’ul Erkam değil Dâr’ul İslam

Erkam, Ebu Cehil’in yeğeniydi. Yeni evlenmiş, 18 yaşında bir gençti. Çocukluğundan beri yakından tanıdığı Hz. Muhammed’in arkasından amcasının ağır söylemleri, vicdanına sığmıyordu. Böyle bir saldırgan konmuşmayı daha dinledikten sonra Hz. Peygamberin yanına gidip Müslüman oldu. Erkam’ın evlilik üzerine Ebu Cehil tarafından verilmiş muhteşem bir evi vardı. Allah Resulü, tam da o günlerde Müslümanlar için toplanacak bir mekan arayışındaydı. Erkam, Kâbe’nin yanı başında, Safa Tepesi’ndeki kale gibi ihtişamlı evini kendi teklifiyle Müslümanlara açtı. Gizli tutulan bu evin geniş odalarında toplu ve gruplar halinde ibadet ediliyor, günlük dersler ve istişareler yapılıyordu artık. Müşrikler Müslümanları topluca imha etmek için aradıkları bu evi bir türlü bulamadılar. Halbuki onbin nüfuslu Mekke’nin en hareketli caddesindeydi. Girenin çıkanın belli olmadığı kapıları, Ebu Cehil’in ailesi içinde, adeta koynunda ve şehrin göbeğinde bu çalışmaların yapılmasına imkan veriyordu. Bu eve sahabiler siyerlerde yazdığı gibi Dâr’ul Erkam(Erkam’ın evi) demiyorlardı, Dâr’ul İslâm(İslam’ın Evi) diyorlardı.

Bu bilgi, evlerimizin işlevini değiştirmesi bakımından önemli olabilir. Bir şahsın mülkiyetine değil işlevine yapılan vurgu çok şeyi değiştirebilir; evlerimizi İslam evi, tebliğ evi, eğitim evi yapma şuuruna kapı aralayabilir. Dâr’ul İslam’ı, bir fıkıh(hukuk) konusu olmaktan çıkartıp Müslümana ‘amel'(eylem) konusu yapar.

‘Dâr’ul İslam’ hakkında siyer kitaplarında fazlaca bilgi de bulamıyoruz. Oysa İslam’ın geleceğinde etkili olan ve sosyo-kültürel, pedagojik ve stratejik tahlilleri İslami harekete ölçü kazandırmada temel öenm taşıyan insan kaynağı bu nüvede bulunanlar olmuştur. Önemine layık yer alamaması, siyerlerin günümüze tuttuğu ışığı da köreltmektedir. Bu nedenle bu ev üzerinde durmakta fayda vardır.

Bu evde herkes bildiğinin öğretmeni, bilmediğinin öğrencisiydi. Hayatları boyunca da öyle kaldılar. Müslüman olarak İslam Evi’ne yeni gelenler, daha önceki bilgileri paylaşmak üzere eskilerle eşlenir, yeni konuları(ayetleri) ise doğrudan Hz. Peygamberden alırlardı. O güçlü, soylu ve zengin Ömer, bir köle olan Bilal’den ders almıştı. Ve statükocu kafalara darbe indirir gibi bu köle için Müşriklerin karşısına çıkıp “O bizim efendimizdir”  diyebilmiştir! Bilal, Ömer’in nasıl efendisi olurdu? Dâr’ul İslam böyle bir inkılap eğitimi veriyordu işte!

Bu evde toplanan sahabiler isism isim belli toplam 45 kişiydi. Bu 45 kişinin yaş ortalamaları 26’ydı! Zaten İslam başından sonuna kadar bir gençlik hareketi olarak yürüdü: Erkam gibi, arkadaşı Mus’ab b. Umeyr de Medine’ye İslam’ı taşıyan 18’lik bir gençti. Hz. Peygamber’in Mekke’yi fethedince Vali tayin ettiği Attâb da, vefatından önce komutanlık tevdi ettiği son kişi olan Usame de 18 yaşındaydılar. Hicret günü Hz. Ali emanetlerin sorumluluğunu alarak ölüm döşeğine Peygamberimiz yerine yattığında 20 yaşındaydı.

Bu 45 Dâr’ul İslâm müdaviminin 32’si erkek 13’ü kadındı. İlk Müslüman kadınların bir iki kişi olduğu bilgisi de yanlıştır. Bedir’de göğüs göğüse savaşan Müslüman kadınlar hamasi şiirlerin konusu olmuştur o dönemde. Uhud’da Peygamberimizi kılıcıyla koruyan bir kadındı. Yesrib(çatışılan yer) anlamını beğenmeyip Peygamberimizin söylediği yeni ad olan Medine’nin bir anlamı da “Kadınların-zayıfların- hukukunun korunduğu yer(Dayyun)” demekti. Nitekim Medine Beni Kaynuka Yahudilerinin saldırganlıklarına sabrederken Müslümanlar, bardağı taşıran bir Müslüman kadına saldırılması olmuş, kuşatılan Yahudi mahallesi, sakinleri Beni Kaynuka’nın teslim olmaları ve Medine’den sürgün edilmeleri ile sonuçlanmıştı.

  1. “İlk Müslümaların Çoğu Ümmiler, Yoksullar ve Kölelerden Oluşuyordu” Bilgisi Yanlıştır

İlk Müslüman olan 45 kişi bellidir; 38’i zengindi, soyluydu, özgürdü ve güçlüydü. Sadece 7’si köleydi. Maddi imkanları da son derece iyi insanlardı. İslam’a alt tabakadan fazla üst kesimden iltifat vardı. Siyerlerin işlediği gibi İslam, Mekke’nin okumamış, yoksul ve köle alt sınıfının taşıdığı bir hareket değildi. Diğerleri bir yana Hz. Hatice’nin de, Hz. Ebubekir’in de serveti Mekke’nin yarısını ayrı ayrı satın alabilecek durumdaydı. Yoksa, üç yıl süren muhasara yıllarına nasıl dayanabilirdi Müslümanlar? Tüm zenginler varlıklarını sıfırladılar, ondan sonra ağaç kabukları, kurutulmuş deri ve toprak yiyerek yaşamaya çalıştılar, ama yine hep beraber; zengin-fakir, soylu-köle demeden, davaları uğrunda ortak kaderi paylaştılar.

Bu yanlış algı, aslında Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in propagandasıydı. Hacca gelenlerin çadırlarını tek tek dolaşıyorlar, “Birazdan size Peygamber olduğu iddiası ile gelecek olan Muhammed’i ciddiye almayın; O’na kendi akrabaları bile inanmıyor; güçlülerimiz, aydınlarımız O’na yüz vermiyor, yanında sadece yoksullar ve köleler var” diyorlardı. Peygamberimiz ise bu propagandayı haber aldığı için, çadırlara bir tarafına Hz. Ali’yi diğer tarafına Hz. Ebubekir’i alarak gidiyordu. Hz. Ali “yanında akrabası yok” iddiasına, Hz. Ebubekir ise “yanında güçlü ve aydın yok” iddiasına cevaptı. O ziyaretlerde, yüzlerce çadır gezdiler. Bir tek çadır olumlu cevap verdi: Medineli altı genç! Akabe’ye yüzlerce Mü’min getirecek ve Yesrib’i Medineleştirecek olan altı mübarek genç! Peygamberimizin mücadele ettiği, müşrik iddiası olan bu fikirlerle şimdi biz siyer kitaplarımızda karşılaşıyoruz, şaşmamak mümkün değildir.

Sadece bu kadarla kalmıyor yanlış bilgi, İslam’a aydınların ilgisi olmadığı da doğru değildir. O dönemde bütün Mekke’deki hem okur hem yazar olanlar toplam 17 kişiydi. Bu 17 Mekke âkil isminin 8’i ilk 45 Müslüman arasındaydı! Hz. Peygamber sadece zengin ve güçlüleri değil, Mekke’nin entellektüel birikimini de yanında toplamıştı! İsimler ortadadır, gerçek budur.

  1. Hz. Peygamberin Gizlendiği, “Gizli Mücadele” Yaptığı Takiyye Dönemi Yoktur

Siyer kitaplarında Hz. Ömer Müslüman oluncaya kadar gizli, ondan sonra açık davet dönemi başladığı anlatılır. Günümüzde pek çok dini hareket, Peygamber efendimizin Mekke döneminde ‘gizli mücadele’ yürüttüğünü siyerlere dayanarak söylüyor ve ‘kendini gizleme’yi(takiyyeyi) bir yöntem olarak kabul ediyor. Takiyyecilik, yaygın bir hastalığa bu kabulden hareketle dönüşüyor. Oysa İslam’da takiyye yoktur, gerçek de bu değildir.

Allah Resulü vahyin hemen ertesi günü peygamberliğini duyurmuştur. Ona inananlar da açıklamışlardır. Sadece Erkam gibi stratejik önemdeki bir kaç kişinin güvenlik kaygısıyla Müslümanlığını açıklamaları ‘uygun vakte’ ertelenmiştir. Medine döneminde ise artık bir devlet vardır; sadece kurduğu istihbarat ağının parçası olanlar kendilerini gizlemişlerdir.(https://www.ozelburoistihbarat.com/Content/images/archieve/hz-peygamber-devrinde-istihbarat-39cfd451-94ee-456d-b5ba-7af03529e7fd.pdf) Bu, bir mücadele stratejisidir, genel tutum değildir. Ne Peygamberimiz ne de diğer sahabiler hiç bir zaman ve hiç bir surette Müslüman olduğu halde değilmiş gibi davranmamışlardır. Tebliğ de, mücadele de açık yürütülmüştür. Bu dönemlere isim konulacaksa, acil durumlarda vurulan gonga vurarak topladığı halka Mekke Meydanı’nda yaptığı davete kadarki döneme ‘gizli’ değil ‘özel’ davet dönemi, sonraki döneme ise açık değil ‘toplu’ davet dönemi demek gerektir.

Hz. Ömer’in Müslüman olunca açıkça meydan okumasını, ‘yeterince güçleninceye kadar kendini gizlemek gerektiği’ savına dayanak yapan siyer yazarları da yanılıyorlar. Ömer Müslüman olunca gizliyken ‘açık’ olan tek şey Dâr’ul islam’dır. Çünkü Ömer şehadet getirince o anda odada bulunan 39 Müslüman sevinçle öyle bir “Allahüekber” demiştir ki, Mekke sokakları çınlamış, adresi gizlenen Dar’ul İslam açığa çıkmıştır, o kadar. Sonra da Hz. Ömer,  Muhammed’i öldürdüğü haberini bekleyen Ebu Cehil’e gidip meydan okumuştur.

Bu vesile ile kaydedelim ki Hz. Ömer’in 40. Müslüman olduğu bilgisi de doğru değildir. Hz. Ömer ittifakla ve isim isim sabittir ki 129. Müslümandır. 129 Müslüman’dan 83 kişilik bir grubu Hz. Peygamber iki seferde Habeşistan’a göndermiş, bu Müslüman nüve ile İslam’ın Mekke’de imhası ihtimaline karşın yeşerebileceği yedek üs oluşturmuştur.  İslam’ın varlığı üzerindeki tehdit ortadan kalkmadan dönmelerine de izin vermemiştir. Habeşistan’a giden bu 83 kişiden ilkin 33’ü geri dönecek, 1’i ise kendini eğlence alemine kaptırarak Hristiyan olacaktır. Mekkeli müşrikler Kral Necaşi’yi tanıyan Amr İbnü’l As’ı Müslümanları teslim etmesi için gönderse de, Necaşi teslim etmeyecek, zamanla da Peygamberimize gönderdiği mektubunda hidayetini bildirecektir. Necaşi vefat ettiğinde, gıyabi cenaze namazını Allah resulü “Kardeşiniz Necaşi öldü” diyerek Medine’de kendisi kıldıracaktır.

  1. Hz. Peygamberin Arap Irkından Olduğu Bilgisi Yanlıştır

Siyer kitapları Peygamberimizin Arap olduğunu yazar. Oysa “Araplaşmış” olduğunu yazmaları gerekir. Bunun ne önemi var, diyebilirsiniz. Elbette kimin hangi ırktan olduğunun bir önemi yoktur. Ama bazı Arap karşıtları Peygamber’e kadar uzanan ithamlar yapıyor, diğer yandan Peygamber kendilerinden çıktı diye bazı alimler Arapları diğer milletlere üstün görüyorlar. Mezhepler tarihi bunun çekişmeleri ile doludur. Arap(Kureyş’ten) olmayanın imam olamayacağı yanlış bilgisi itikat kitaplarına bile girmiş durumdadır.

Doğrusu şudur: Araplar o dönemde iki kola ayrılırlar: Araplaşanlar ve saf Araplar.  Saf Arap kavimleri Medine’de bulunurlar; onlar, Yemen kökenli Evs ve Hazreç kabilleridir. Bir de Medine’de Babil sürgününden gelen Yahudiler vardır, az Hıristiyan ile birlikte. Mekke’deki aşiretler ise Araplaşmış kabilelerdir. Medine’de bir merkezi yönetim varken Mekke’de aşiretlerin oluşturduğu bir Konsey yönetimi vardır. Medine daha disiplinli iken Mekke özgürlükler diyarıdır. Peygamber efendimiz de bu dengelerin önemli bir unsuru olan Araplaşmış güçlü bir ailenin, Haşimoğulları’nın mensubudur. Mekke’de Farisi, İbrani, Mısırlı, Yemenli olanlar olduğu gibi bir Türk kabile de vardır.

Bu Türk kökenli kabile, Kâbe anahtarı elinde olan, Kâbe’nin bekçisi Abdudâroğlulları(Allah’ın evinin kullarının oğulları)dır. Mekke fethedilince Kâbe’nin anahtarı elinden alınan ve sonra “emaneti ehline veriniz”(Nisa,58) ayeti ile Peygamberimizin anahtarı iade ettiği Osman b. Talha, Arap tarihçilerden aktaran Prof. Zekeriya Kitapçı’nın ortaya koyduğuna göre Araplaşmış bir Türk boyunun lideridir. Kabe’nin bekçiliği, Peygamber atası Kusay zamanında Akhunlar içinden davet edilerek getirilen Kayı boyuna verilmiş, Mekkeliler ilkin bu aşirete Süreyciler adını vermişti. Hz. Osman’ın Topkapı Sarayı’nda bulunan kılıcı bu Kayı aşiretinin hediyesi olduğu için üzerinde kayı damgası bulunur. Medine’ye Kur’an eğiticisi olarak gönderilen büyük teşkilatçı genç Mus’ab b. Umeyr bu Türk/Kayı boyundan bir gençti. Kabe’nin anahtarını verirken Allah Resulü Kayı aşireti lideri Osman b. Talha’ya “Sizin gibi adil insanların elinden anahtarı alanlar zalimlerdir” buyurmuştu. Anahtar, 1926 yılında Suud’lar tarafından alındı. Ama aynı soy Kâbe’de gönüllü hizmete devam ediyor.

Konumuza dönersek, bu çoklu etnik kökenlerin buluştuğu kozmopolit Mekke’de, Peygamberimiz Kureyş’in Haşimoğulları aşiretinden; soyu Adnan’a kadar 21 göbek dede ve 21 göbek ninesi bilinen bir soya sahiptir. Soyundaki halkalarda, İbrani, Farisi, Türk, Arap… her milletten isimler biliniyor. O, kime dönse onunla akraba çıkacak bir nesebe sahiptir. Kültürel olarak coğrafyanın içinde Araplaşmış bir temiz nesebin meyvesidir. Sadece iki vurgusu vardır soyuna dair: “Benim soyumda nikahsız kimse yoktur.” ve bir de Hz. İsmail ve babası Abdullah’ı kasten “Ben iki kurbanlık babanın evladıyım.” Üstünlüğü takvaya veren bu öğretinin taşıyıcısı,  “Ameli kendini geri bırakanı soyu sopu ileri götüremez” derdi.

  1. Peygamberimizin Topraklarını Genişletmek İçin Sefer Yaptığı İddiası Yanlıştır

Peygamber efendimiz Mekke devrinde kendi oğulluğu öldürüldüğü halde “barış” istemiş, her türlü gerilimi kendi aleyhine de olsa barışla sonuçlandırmaya çalışmıştır. Medine’de sadece savunma savaşları yapmıştır. Bedir, Uhud, Hendek savunma savaşlarıdır. Tebük Seferi de, Bizans’ın Medine’yi işgal ve Peygamberimizin yerine Ebu Amir adlı rahibi getirme planına karşı ön alma hareketiydi. O, hiç bir zaman savaşı istememiş, aleyhine olduğu halde Hudeybiye’de barış anlaşması imzalamıştır.

Öte yandan çoğu siyer kitabında yer alan 960 Beni Kureyza Yahudisi’ni Hz. Ali ile birlikte katledip Medine’de çukurlara attığı iftirası da, Peygamberimizin vefatından 150 yıl sonra, İbn-i İshak’ın, yoğun temasta olduğu Yahudi dostlarının M.S. 70’te Kudüs’te uğradıkları katliamı saptırarak Peygamberimize nispet eden anlatımlarının etkisiyle kitabına aldığı bir yanlış bilgiden kaynaklanıyor. Buna inanmak, rahmet Peygamberini gerçekte tanımamaktır.

7- Peygamberimizin Hz. Aişe ile 9 Yaşında Evlendiği Bilgisi Yanlıştır

Malesef siyer kitaplarımızda halen durmakta olan ve İslam karşıtlarına malzeme olan bu bilgi tam anlamıyla Hz. Peygambere bir iftiradır. Evlendiğinde Hz. Aişe’nin yaşı 19 veya 21’di. Bunu iki yöntemle de bulabiliyoruz:

Birinci yol Aişe’nin ablası Esma üzerinden yapılan hesaplamadır. Esma’nın, Ayşe’den on yaş büyük olduğu ve Hicri 73. yılda 100 yaşında vefat ettiği biliniyor. Öyleyse Esma Medine’ye geldiklerinde 27, Aişe de 17 yaşındadır. Peygamberle, Medine’ye geldikten iki sene sonra evlendiğine göre, o tarihte Aişe en az 19 yaşında olmalıdır. İkinci hesaplama yolu ise Arap geleneği üzerinden yapılabilir. Araplar kızlarına ergen oluncaya kadar yaş vermez, ergenlikten sonra yaş verirlerdi. Eğer bir kıza 9 yaşında deniyorsa ve en küçük yaş olarak 10 yaşında ergenliğe girdiği kabul edilse bile 19 yaşında demektir.

Dahası, Hz. Aişe Peygamberimizden önce nişanlanmış bir genç kızdı. Bu bakımdan da çocuk yaşta olamayacağı açıktır.. Babası Hz. Ebubekir Müslüman olunca bu müşrik aile nişandan dönmüştü.

8- Siyerlerde Yansıtıldığı Gibi Mescid-i Aksâ Binayı Değil Alanı Anlatır

İsra hadisesi anlatılırken Kur’an’da “Bir gece kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir…”(İsra,1) buyurulur. Buradaki Mescid-i Aksâ’nın siyer yazarları tarafından bir cami binası olarak anlaşılacak biçimde aktarılması bir yanlışlıktır.

Son dönemde sosyal medyada yaygın olarak görsellerle dönen sarı kubbeli bina(Kubbetu’s Sahra) değil de diğer kubbeli bina(Kıble Mescidi)nin Mescid-i Aksâ olduğu, bu saptırmanın da İsrail yönetimi tarafından yapıldığı propaganda edilmektedir. Oysa, bu da bir yanlış bilgidir ve saptırmadır. Gerçekte, ayetin indiği dönemde böyle bir mescid yoktur. Kur’an’da geçen “Mescid-i Aksâ” (Secde edilen uzak yer) bir bina değil çevrili, belli bir alandır, yerdir. Peygamber Efendimizin siyer metinlerindeki, müşriklerin Mescid-i Aksa’ya ilişkin sorularına verdiği cevaplarda da bir caminin değil, bir çevre duvarının özelliklerini aktarması, bunun ayrıca kanıtı durumundadır. Buna göre Mescid-i Aksâ, iki kubbeyi de içine alan etrafı çevre duvarı ile ihata edilmiş 144 dönümü aşkın arazinin tamamıdır.

Bunun önemi nedir? Bu yanlış bilgi sayesinde, Kudüs’te Müslümanların kırmızı çizgileri iki cami binasından birine indirgenerek, Mescid-i Aksâ alanı içindeki diğer kısımlar İsrail yönetiminin kontrolüne ve tepe tepe kullanımına rahatlıkla geçebilmiştir. Müslümanlar da neyi istediklerinin bile farkında olamaz hale düşürülmüşlerdir.

9- Peygamberimizin “Şairleri Öldürttüğü” Anlatımı Yanlıştır   

Siyer kitaplarında, Medine’ye geldikten sonra Allah Resulü’nün İslam aleyhinde ağır şiirler yazanları öldürttüğü, bir örnek olarak Muhammed b. Mesleme’ye Ka’b b. Eşref’e suikast düzenlettiği aktarılır. Bu aktarımda “şiirleriyle ağır ithamlar yönelttiğinden dolayı” öldürttüğü söylenir. Bu konuda, Yahudi lider Ka’b b. Eşref’in şair kimliğini öne çıkarmak, konuyu saptırmak, “düşünce ve ifadeye tahammülsüzlük” gibi Peygamberimizin misyonunun aksine, haksız bir yargı doğurmaktır İslam adına.

Şair olmakla birlikte Yahudi cemaatin lider isimlerindendir ve bir propaganda kadrosuna sahiptir. Bir yandan Peygamberimize ve İslam’a iftiraları yaymakta, diğer yandan Peygamberimize suikast çalışmaları yapmaktadır. Bütün uzlaşı çabalarını da reddetmiş, Medine’deki kendi özel kalesine çekilerek mücadelesini devam ettirmektedir. Onun önlenemeyen fitnesi büyük bir savaşı ve çok kan dökülmesini getirecektir. Peygamberimiz bu büyük felaketi önlemek için bir gönüllü istemiş, “Peygamberin atlısı” namlı Muhammed b. Mesleme öne çıkarak görevi üstlenmiştir. Ustaca bir diplomasi ile önce kaleye girmeyi başaran Muhammed b. Mesleme’nin Ka’b b. Eşref”i dışarı çıkarmayı da başardıktan sonra etkisiz hale getirdiği aktarılmaktadır.

Efendimizin, sanatçılara, şairlere, düşüncesini açıklayanlara uyguladığı hiç bir siddet uygulaması yoktur. Aksine sadece şiiriyle İslam’ı yerenlere karşı İslam’ın şairlerini devreye sokmuştur:  Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik, İbnu’l-Eslet, Abdullah b. el- Haris, el-A’şa Meymun b. Kays, Abdullah b. Cahş, Ebu Kays b. Ebi Enes, Buceyr b. Zuheyr, el-Abbas b. El- Mirdas, Ka’b b. Zuheyr, en-Nabiga el-Ca’dî., Kuss b. Sâide… gibi.

 10- Siyeri “Savaşlar Tarihi” Olarak Anlatmak Yanlıştır

Peygamberliğin gelmesinden sonra 23 yıllık yaşamında Peygamberimiz 18 gazve(katıldığı savaş) yapmış, 45 de seriyye(katılmadığı savaş) düzenlemiştir. Katılmadıkları, yani seriyyeler de dahil tüm savaşları saysak bile savaşlar hayatında sadece 600 gün tutmaktadır. 23 yıllık nübüvvet hayatı ise 8.125 gündür..  Oranlasak, tüm hayatının azami yüzde 7’si tutan savaşlı günler, Siyer kitaplarımızda sanki hayatının yüzde 90’ı gibi anlatılmaktadır.

Bunun önemi nedir?

Peygamberimizin hayatının doğru yansıtılmaması, barış dinini savaş dini gibi göstermektedir. Merhamet dinini öfke, af dinini hesaplaşma dini yapmaktadır. Bu, adı ‘barış’ anlamına gelen son dine büyük haksızlıktır. Hoşgörüsüz pek çok radikal oluşumun böylesi yanlış bilgilerden beslenmektedir.

Oysa, Hz. Muhammed(sav) tarihi, gerçek, bilinen bir kişiliktir. Olayların yavaş cereyan ettiği Mekke’de haftalarhalinde, ama Medine’de günlük, hatta saatlere inecek kadar ayrıntılı şekilde, tüm hayatının bilgisi kaynaklarda mevcuttur. Böyleyken kabataslak anlatılan, savaşlara boğulmuş bir hayat içinde gerçek Hz. Muhammed’i bulmak nasıl mümkün olabilir? Kur’an’ın referans verdiği örneğin, adeta bir mucize gibi elimizde tüm ayrıntısı varken bu gerçeği göz ardı edersek, hangi “doğru yola” ulaşabiliriz?

11- Uhud Savaşında Sahabilerin Ganimet Düşkünlüğü Nedeniyle Okçular Tepesini Terk Ettiği Bilgisi Yanlıştır

Uhud Savaşı üç safhadan oluşur. Birinci dilimde Bedir gibi başarı, ikinci bölümde bir dağılma ve baskın yeme, üçüncü aşamada ise toparlanma yaşanır. İlk aşamada kazandık sanarak okçular tepesini terk eden sahabiler nedeniyle savaşın seyri değişmiştir. İşte, siyer kitaplarımız sahabilerin ganimet için okçular tepesini terk ettiğini yazarlar. Bu, bütün varlıklarıyla İslam davasına adanmış sahabilere karşı büyük haksızlık ve saygısızlık seviyesine varan bir bilmemezlik halid olsa gerektir.

Gerçek sebep Uhud ayetlerinde gizlidir. Uhud ayetlerinin içinde faiz ile ilgili yasaklayıcı hükümler(Al-i İmran, 130-132) ne gezmektedir, diye düşünülse konu çözümlenecektir. Olay şu şekilde yaşanmıştır: Sahabilerden bir kısmı, savaşa katılacaktır ama çok fakirdirler. Zırhları, mızrakları, kılıçları yoktur. Her biri gidip Medine’deki tefecilerden faizle para almışlar, bu paralarla zırhlarını yine gidip bir başka yahudiden satın alabilmişlerdir. Her ne kadar Peygamberimiz menfi yaklaşsa da faize, henüz haram kılınmamıştır. Faiziyle birlikte o paraları ödemek için “Ne de olsa kazandık, bari ganimetleri kaçırmayalım da, borçlarımızı ödeyebilelim” diye düşündüler. Oysa, yerlerini terk etmek için emri beklemeliydiler. Ama niyetleri asla “zenginleşmek” değildi.

Bu olay üzerinden “Peygamberimizin arkadaşları, Uhud ashabı bile mal için davayı sattı” diyerek yolsuzluklara, hırsızlıklara kapı aralayan yaklaşımı paylaşanlar, şehadete koşmak için borç alanlarla, haksız kazanç hırsıyla hareket edenleri kıyaslarken, affolundukları ayetle açıklanan Uhud ashabının şerefini rüyalarında göremeyecekleri bir bedbahtlıktan başka bir şey içinde bulunmuyorlar.

12-İnsan Olarak Hz. Muhammed Siyerlerde Son Derece Eksiktir

Siyerlerde ortaya çıkan Peygamber imajı, sürekli çile çeken, üzülen, ağlayan, kızan, asık suratlı, savaşan ve mucizelerle yolu açılan biri şeklindedir. Bu Hz. Muhammed portresi ‘gerçeği’ yansıtmıyor. Böyle birisi ne kadar model olabilir ki zaten?

Elbette Hz. Muhammed(sav) de bir insandı. Hepimiz gibi arkadaş, dost, eş ve akraba olan bir insan! O, Mizah yapardı, esprilerden hoşlanır ve güzel esprilere gülerdi, anlatırdı. Sanattan ve hitabetten hoşlanırdı. Tarihle yakından ilgiliydi. Spora meraklıydı. Spor olarak at ve deve biner, atletizm yarışmalarına katılır, güreş yapar ve mızrak(cirit) atardı.

At yarışlarının yöneticisi o idi. Deve yarışlarının ve koşuların genellikle birincisi idi. Rükane adlı yenilmez güreşçiyi iki defa ardarda yenmişti.Atletizm yarışmalarında Hz. Aişe ile çekiştiği, bir defa Aişe’nin taktik kullanarak O’nu geçtiği bilinir. Seviyeli eğlence ortamları da oluşturur ve katılırdı. Bir hayvanseverdi. Kadın hakları savnucusuydu. Çocuklarla çok hoş vakitler geçirirdi.

Son On Yılda Ne Oldu Bize?

Konda Araştırma şirketinin son on yıldaki ahlaki değişim istatistiklerini ortaya çıkartan araştırması anlamlıdır. Ateistler 3’e katlanmış, dindarlık azalırken geleneksel (şuurlu tercih değil) dindarlar yüzde 50 artmış durumda. Boşanmalar altı kat artmış, evlilerin oranı nüfus artmasına rağmen yüzde 71’den yüzde 65’e gerilemiş. Kumar sayılan ‘bahis oyunlarını’ oynayanların sayısı 11 milyondan 52 milyona çıkmış durumda. Uyuşturucu kullanımı 6 kat artmış, Türkiye BM tarafından uyuşturucu trafiğinde dördüncü ülke olarak açıklanmış. iki katına çıkarak yıllık kişi başına 1400 sigara düşmeye başlamış. Alkol tüketimi de 4’e katlanmış durumda.

Kimse Duymasın

Bu verilerin “İslam’ın en iyi yaşandığı ülke” iddiasını taşıyan, İslam ülkelerine “duruşuyla” heyecan veren, “ecdadının yoluna dönme” iddiasında, nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman olan, “Peygamber sevgisi böyle eşsiz yaşanan bir millet daha yok” denen bir ülkede olduğunu aman kimse duymasın! İşte, “insan Peygamberin” üstün ahlakını doğru anlatmadığınızda böyle oluyor!

Çocuklarımıza İslam’ın hikayelerini anlatmalıyız. Onlar ‘hikayesi’ olanı tutar. Bizim siyerlerimizde bir ‘hikaye’ olmalı, masallar değil. Kur’an olmalı, bilimsel gerçekler olmalı. Ve ‘gerçek peygamberi’ önlerine koymalıyız çocuklarımızın. “Kaynak Kur’an, örnek Resul.” dedik mi, örneklik yerini bulmalı.

Güçlü kitabımızın, ahlakı Kur’an olan son elçisini bu cehalet sarmalından kurtaracak siyer çalışmalarına özlemle…

Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun.

 

Dr. Osman ARSLAN

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
3 yorum yapıldı
Hz. Aişe'ye dair
Adnan Bey, dileğiniz inşallah zaman içinde mümkün olur. Hamza Bey, Hz. Aişe ile ilgili bir tarih çelişkisi yok. Şöyle ki;Mut'im b. Adiyy'in oğlu Cubeyr ile Aişe nişanlandıklarında Hz. Ebubekir yeni müslüman olmuş değildi. Zaten Müslümandı. Hicretten 3 yıl önce olduğu tahmin ediliyor bu nişanın. Sadece "Müslüman olsa da alırız" diyen Mutim ailesi Ebu Cehil'in baskısı ile tavır değiştirdi. Mutim'in eşi Hz. Ebubekir'in yüzüne Hicretten 1 yıl önce "Artık istemiyoruz" dedi. Böylelikle Hz. Peygamber ile nişan kuruldu. Hicretin 2. yılında da evlendiler. Yani Hz. Ebubekir Müslüman olmadan önce nişanlandı, Müslüman olunca da nişan atıldı demiyoruz.
Yorum Ekleyen: Osman Arslan     22.5.2020 09:53:56
Öneri
Allah razı OLSUN.Sizden öncede bir yazı okumuştum.Ben tartışmaları pek izleyemiyorum.Sizden ricam,büyük bir duyguyla yazınızı okudum.Bu yazı ve devamları bu şekilde kalmamalı.Büyük kitlelere videolar,yutube canlı yayınlar,sizin diyaloklarla açıklamalar yapmanızı bekliyorum.Saygılar.Bemim yutube kanalım var size tahsis edeblirim.
Yorum Ekleyen: Adnan     21.5.2020 16:53:33
Hz Ayşe
Hz Ayşe’nin evlilik ve Nişanlılık süreçlerinde sanki tutarsızlık var 19 yaşında evlendiğini söylediniz Ondan önce nişanlılığıda hz. Ebubekir’in müslüman olması vesilesiyle vaz geçtiğinibelirtmişsiniz Tam olarak açıklanabilirmi Sene çelişkisi var gibi çünki Medine’ye gidiş islamın 10 yılı
Yorum Ekleyen: Hamza Yıldırım     21.5.2020 12:25:58
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya