Hitit Üniversitesi Öğretim üyesi ve DİB Din işleri Yüksek Kuru üyesi Prof. Dr. Kâşif Hamdi Okur, Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim vakfı Samsun Şubesinin davetli olarak katıldığı iftar programında yaptığı konuşma, önemine binaen Edip Ahmet CEYLAN tarafından çözümlenerek okuyucularımızın istifadesine sunulmuştur.
19.06.2019 16.47
1.642 okunma
Ateşten Bir Koru Avucunda Tutmak Gibi!..
Yorum Analiz

Prof. Dr. Kaşif Hamdi OKUR

Hitit Üniversitesi Öğretim üyesi ve DİB Din işleri Yüksek Kuru üyesi Prof. Dr. Kâşif Hamdi Okur, Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim vakfı Samsun Şubesinin davetli olarak katıldığı iftar programında yaptığı konuşma, önemine binaen Edip Ahmet CEYLAN tarafından çözümlenerek okuyucularımızın istifadesine sunulmuştur.

Çok değerli davetliler, çok değerli hazirun, değerli büyüklerim, değerli hocalarım Hepiniz hoş geldiniz. Tabii burada ben esasında bir konuşma yapmak maksadıyla gelmiş değilim. Ancak büyüklerimiz öyle arzu ettiler. Ben de onu emir telakki ettim. “el-Emru fevka’l-edeb” (Emir, edebin üzerindedir)  diye bir ifade vardır. Ondan dolayı benim burada söyleyeceğim esasında hepimizin belki ihtiyacını hissettiği, belki ızdırabını çektiği şeylerin şöyle bir beraber hasbihali kabilinden olacak. Sürç-i lisan edersek şimdiden affınız istirham ediyorum. Efendimiz, bir hadisi şerifinde (mealen) “Öyle bir zaman gelecek ki, insanların o zaman diliminde İnançlarla uygun yaşamaya çalışmaları ateşten bir koru avucunda tutmak gibi zor bir şey olacaktır.” (*)buyuruyor.

Günümüzde de biz bunu yaşıyoruz. İslam âleminin her tarafında birtakım zorluklar var. Kimisinde ciddi anlamda fiziki varlığı tehlikede olan insanlar canlarını kurtarmak için mücadele ediyorlar. Kimisinde belki zahiren baktığınızda maddi altyapı, ekonomik imkânlar biraz daha iyi. Ancak burada da ciddi boyutta bir anlam ve gaye sorunu var. Yani öyle bir durumda yaşıyoruz ki, zahiren baktığınızda birçok göstergeler inancın dışa tezahür ettiğini ve artış gösterdiğini ifade ediyor. Mesela camilerin sayısı artıyor, Kur'an kurslarının sayısı artıyor, bunlarda öğrenim gören insanların sayısı artıyor ama netice itibariyle topluma bunun yansıması var mı? Baktığımızda bu artışa mütenasip olarak böyle bir karşılık göremiyoruz. Böyle bir problemimiz var.

Diğer bir problemimiz insanların vicdanına etki etmesi gereken, buradan hareketle hayata yön vermesi gereken bir üst değerler sistemini temsil etmesi gereken din; artık günümüzde biraz da medyanın bu işin içerisine girmesiyle tartışılan ve izlenen bir şey oldu. Medyanın şöyle bir özelliği var. Tek gerçekliği kendisidir. Kendisinin varlığını devam ettirmek için her değeri her şeyi çok çabuk bir şekilde kullanır ve burada hız da önemlidir. Bir tartışma hızla başlar. Son derece şiddetli olduğunu düşündürür insanlara. Ama ondan sonra akabinde bakarsınız ki, saman alevi gibi olmuş ve bir başka şeye yerini bırakmış. Buna dini konular da dâhil. Maalesef durum bu hale geldi. Öyle bir noktaya geldik ki, artık biz inancımızı futboldan bahseder gibi, günlük politikadan bahseder gibi, en temel mevzularımız, bu dinin temel kaynakları artık tartışılan şeyler haline geldi. Burada ciddi anlamda bir inanç kaosu karşımıza çıktı ve kendisini bu değerlere bağlı hisseden insanların maalesef çocuklarına baktığınızda onlar belki, nominal olarak aynı aidiyeti ifade ediyorlar. Ama hayatlarına aynı unsurlar yön vermiyor ve onlar apayrı bir dil konuşuyor. Bu hale geldik. Bir toplantıda Kuveytli bir hoca cep telefonunu çıkararak şöyle demişti. “Asrın en büyük silahı bu!” Hakikaten bu silah öncelikle bilincimizi belki elimizden aldı. Ondan sonra aile içerisindeki iletişimimizi elimizden aldı. Netice itibariyle öyle bir hale geldik ki, biz bu dinin mensupları olarak, bu inancın müntesipleri olarak, değerlerimizi savunuyoruz, ifade ediyoruz. Ancak bunun toplumdaki karşılığına ve pratiğine baktığınız zaman kendi ailemiz içerisinde bile bunları yaşatamadığımızın acı tecrübesini bazen itiraf ediyoruz, bazen edemiyoruz. Bu hale geldik… Dört kişilik bir aile içerisinde fertlerin artık bir arada olduğu, bazı şeyleri paylaştığı, değerlerini birbirine aşıladığı, dertlerini ortaya döktüğü, o ortak geçirilen zamanlar baya azalmış durumda. Yani neredeyse insanlar birbirlerini yemeğe çağırırken cihazlarla haberleşecekler. Her birinin elinde ya birinin telefonu var, ya birinin aypeti (I pad) var. Birinin başka bir cihazı var. Şöyle 120 metrekarelik bir ev içerisinde bu yolla, sosyal medya ile haberleşerek derecede birbirimize yabancı bir hale geldik. Eskiden bu her şeyin yaşandığı, paylaşıldığı ana kalemiz olan ailemizi temsil eden evler artık, sadece akşam konaklama mekânları haline geldi.

Bunun maliyeti de çok yüksek oldu, bizler bugün bu toplumda, mesela bir deizmden bahseder olduk. Tabii bunun etkisi nedir, Hangi boyuttadır? Bunlar tartışılabilir. Ancak bunun dile getirilmesi bile şöyle bir problemi ortaya koyuyor, ters giden bir şeyler var. Gençlere sorduğumuzda bunların ilgisini çeken şey nedir? diye, somut olarak şunu rahatlıkla ifade ediyorlar. Çok derin felsefi tartışmalara belki girmiyorlar, ama diyorlar ki, bu değerler iyi ise bunu savunan kendisini buna ait olarak hisseden insanların yaptığı tatbikatla bu değerler arasında neden bir tezat var? Eğer bunlar daha iyi bir dünya ortaya koyabilmek gücüne sahipse neden bu olumsuzluğu yaşıyoruz?

Biz bu inanç bunalımını bir defa daha yaşamıştık. II. Meşrutiyet dönemi, o dönemin okullarında yetişen ve dönemin şartlarına göre çok üst düzeyde eğitim alan insanların bir özelliği vardı. Kuramsal olarak dini bilgiyi, dini kuralları bilen bir nesildi. Ama bu nesilde inanç zayıflığı yaygındı ve çok çabuk da zayıf olan inancı terk edenler oldu aralarında, bu kastettiğimiz durumdan dolayı.

Peki, biz bu durumdayken, bunlardan şikâyet ederken şöyle bir vaka da var. Bunu da ifade etmemiz gerekiyor. İslam âleminin her tarafında, Türkiye dışında bize duyulan beklenti yüksek. Yani gücümüzün, kapasitemizin ve içinde bulunduğumuz durumun daha üzerinde insanların beklentileri var. Yurtdışı tecrübesi olan herkes bu bahsettiğim hususu ortaya koyacak bazı tecrübeler yaşamıştır. Bu, hepimizin bildiği ve karşılaştığı bir durum. 2016 senesinde Afrika'nın küçük bir ülkesi Cibuti’ye gitmiştim. 1970'li yıllarda teşkil edilmiş bir ülke. Stratejik mevkie sahip, Yemen’in karşı tarafı. Orada Sudan'ın, Etiyopya’nın Kızıldeniz’e birleştiği yerde bir üçgen çizmişler ve öyle bir ülke ortaya çıkarmışlar. Orada her sene Doğu Afrika Âlimler Birliği toplantısı yapılır. Türkiye'yi temsilen, Diyanet İşleri Başkanlığı adına gittiğimde şunu gördüm. Türkiye'yi hiç görmemişler. Her biri Afrika'nın farklı yerlerinden. Ancak Müslüman milletleri bir arada tutan ortak dille anlaşıyoruz. Herkes Arapça konuşuyor. Ama Türkiye'den geldiğiniz için size hüsnüniyet besleyen insanlar var. Gözlerinde o pırıltıyı görüyorsunuz. İslam âleminin içinde bulunduğu durumdan çok ciddi şikâyetleri var. Ve şunu açıkça ifade ediyorlar ümidimiz ve beklentimiz sizde. Türk milletine duydukları büyük bir saygı var, Cumhurbaşkanımızın şahsına duydukları büyük bir sevgi var. İslam dünyasındaki kaht-ı ricalden şikâyet ederek dertlerini paylaşırlar, sizde o samimiyeti görürler. Yani ilk defa karşılaştık. Belki bir daha karşılaşmayacağınız insanların, o simsiyah derinin içerisinde pırıl pırıl parlayan gözlerinin size bu şekilde umutla ve sevgiyle baktığını görüyorsunuz. Ve orada TİKA marifeti ile yaptığımız bir takım şeyler var. Sultan II. Abdülhamit adına tam Başkanlık Sarayı'nın karşısına bir cami yapıyoruz. Ama oranın eğitimi ve din anlayışı dediğiniz zaman biz oraya daha girememişiz. Orada ne var? Suudi Arabistan'ın paralelinde bir eğitim var. Çünkü oranın en yüksek dini eğitim veren kurumu, iki yıllık ma‘hed denilen bir yer var. Oradaki iyi talebeleri, bunlar Suud’a götürüyorlar. Orada eğitimini tamamlayıp geldikten sonra bunlar -her 3. dünya ülkesinde olduğu gibi- orada din bürokrasisinin önemli kademelerine geliyorlar. Böyle bir vakıa var. Suud'dan gelen temsilci heyetinin başkanıyla konuştuğumuzda dedi ki, Afrika'da 27 tane Müslüman ülke var -Onun verdiği rakam bu- ve ben bunların her birine asgari 5'er defa gittim, dedi. Ben ömrümde Cibuti’ye ilk defa gitmiştim. Bu kadar haşır-neşir olmuşlar. Oraya yatırım yapmışlar. Bu okulları açmışlar. Tabii kendi kaynaklarını ve kitaplarını okutuyorlar. Ama ilk defa gitmemize rağmen insanların bir beklentisi var, oraya giremememize rağmen, maddi anlamda çok büyük şeyler gösteremememize rağmen diyorlar ki, “buranın işaret fişeği gene sizden gelecek, bir şeyler yapmanız lazım”. Öyle dedikleri zaman acaba bir şeyler yapmaya hazır mıyız diye kendimize soruyoruz.

Burada bulunan çok değerli büyüklerim, biz onların izini takip ederek bu müesseselerde yetişmeye çalıştık. O durumu, nereden nereye geldiğimizi çok daha iyi biliyorlar. Tabii bu merhaleler de basamak basamak gelinen yerler. Bunun kıymetini takdir etmek gerekir. Ancak şu soruyu da sormak gerekir. Bugün maddi imkânlarımız artık gayet iyi. İstediğimiz boyutta büyüklükte fakülteler ve eğitim mekânları yapabiliyoruz. Bunları istediğimiz gibi doldurabiliyoruz. Ama insan gücü ve beşeri imkân açısından, beşeri sermaye açısından kalite açısından durumumuz nedir? Bunu biraz daha sorgulamak gerekir.

Pakistan’a, İslamabat’a 2017'de bir toplantı vesilesiyle gitmek nasip oldu.  Orada İlahiyat eğitimine alternatif olarak medrese eğitiminden bahsediyorlardı. Dedim ki, bir Diyobendî Medresesini gezmek istiyorum. Sağ olsunlar yardımcı oldular İslamabat'ta Gülşen-i Muhammed isminde bir Diyobendî medresesine gittim. 8 sene kalıyor öğrenciler orada. İlkokul çağlarında hafızlık yapıyorlar. Ondan sonra Urduca Kuran-ı Kerim'in manası, sonra Arapçanın temel gramer kitapları, ondan sonra fıkıh, tefsir, hadis alanında belli kitaplar okuyorlar. Ama hadis alanında okudukları kitaplar çok fazla. Yani Riyazüs salihin’den başlıyorlar. Mişkatü’l-Mesabih’i, Kütüb-i Sitte’nin hepsini, İmam Tahavi’nin Şerhu Meanii’l-Asar’ını okuyorlar. Ancak akaid sahasında, kelam sahasında okudukları kitaplar son derece sınırlı. Yani bu insanlar okudukları kitaptaki malumatı ne yapıyorlar? Zihinlerine yerleştiriyorlar. Ama bu nasıl anlaşılması gerekir? Bu malumat bu asra nasıl taşınır ve neler söylenir? Noktasına geldiğimiz zaman burada söyleyebilecekleri çok fazla bir şey yok. Bunun bir olumsuz yansıması da şu; bunlar okudukları kitapları sanki tarih üstü gibi telakki ediyorlar. Yani bu kitabı kim yazdı? Nereden geldi? Nereden etkilendi? Böyle bir şey yok. Ve okuduğu kitabı din olarak kabul etme özellikleri var. Öyle olunca, 18 000 kadar medrese olduğundan bahsettiler ve bunlar devlete bağlı değil. Yani fahrî Kur'an Kursu gibi düşünün. Halkın teberrularıyla yaşayan müesseseler bunlar. Ve burada o müessesenin başında kim varsa, onun seçtiği kitapları okuyan talebe, o okuduklarını dinin kendisi zannediyor. 8 Sene o binanın içerisinde kalıyor, 8 sene sonra dışarı çıktığında da her şeyi o binanın içerisine uydurmaya çalışıyor, o zaman da ne oluyor? İşte Taliban dediğiniz o rejimi destekleyen eğitimli, medrese eğitimi almış talebeler neden mümbit bir insan kaynağı teşkil ediyor sorusunun cevabını burada buluyorsunuz. Şimdi hocalar şikâyet ediyorlar, diyorlar ki, burada selefiler var. Bunlar Suud destekli, bunlar bir insan kendisini İmam Maturidi’ye bağlı veya İmam Eş'ari’ye bağlı olarak tanımlarsa, ona diyorlar ki, sen kâfir oldun. Peki dedim siz burada sekiz sene eğitim veriyorsunuz, sizin buradan mezun ettiğiniz talebeler İmam Maturidi’nin, İmam Eş'ari’nin düşüncelerini biliyorlar mı? Kendilerini Matüridi veya Eş'ari olarak tanımlayabilirler mi? Hayır. Oradaki müderrislik yapan hocalar İmam Matüridi’nin mesela kitabının adını duymuşlar kendisini görmemişler. Tefsiri basıldı yakın zamanda, ondan hiç bilgileri yok. Ve bunlar orada en üst seviyede din eğitimi veriyorlar. Orada İslam Üniversitesi var uluslararası, oranın bir idareci konumunda Rektörü vardır. Suudlular rektörlüğü yapıyor. Çünkü maddi destek onlardan geliyor. Bir de Pakistan'lı Rektör Yardımcısı var, eğitim-öğretimi deruhte ediyor. Şimdi bu zat Türkiye'ye gelmiş, Türkiye'ye geldiğinde buna örnek olarak İstanbul'daki muhtemelen proje imam hatipleri -Kartal veya Beyoğlu olabilir- bunları göstermişler. Son derece memnun olmuş ve etkisi altında kalmış. Diyor ki, İslam dünyasına örnek model olarak sizdeki bu müesseseler lazım. Yani bizim yetkililerle görüştüğünüzde bunu söyleyin. Ne güzel, diyor. Çocuklar Arapçayı gayet güzel öğreniyorlar. İngilizceyi gayet güzel öğreniyorlar. Hem matematik, fizik, kimyayı biliyorlar. Hem İslami ilimleri biliyorlar. Anladım ki, bu zatı muhtemelen Türkiye'deki bütün İmam Hatip liselerini öyle zannediyor. Tabii onun bu hevesini kıracak şeyler söylemedim orada.

Şimdi bu şunu gösteriyor O ihtiyaca model olan müesseseler bizde var. İslam Üniversitesinde öğretim yapan bir hoca Pakistan için şunu ifade etti. Bu memleketin en büyük problemi, burada çok fazla medrese adı altında eğitim veren ünite olmasıdır. 18 bine yakın böyle yer var, her birinin başında bir insan var ve o kendisi dinden ne anlamışsa onu anlatıyor. Şimdi İslam dünyasının birçok yerinde, işte ilim diye bel bağladıkları müesseseler üç aşağı beş yukarı bundan çok farklı değil. Yani kendi okudukları kitapları meşruiyetin yegâne kaynağı olarak görüyorlar ve bütün dünyayı o kitaplardaki malumata göre dizayn etmeye çalışıyorlar, o kitapların yazıldığı döneme getirmeye uğraşıyorlar.

Şimdi insanlığın ciddi anlamda bir anlam arayışı var, onu herkes biliyor ve ifade ediyor. Batı toplumunda ailenin kaybedilmesinin, insan neslini tehdit edecek boyuta ulaştığına yönelik şikâyetler var. Herkes bunun farkında. Bu anlam arayışı içerisinde biz diyoruz ki, değerlerin en iyisi biz de var. Ama onun takdimi için İslam dünyasına kadar gitmeyelim,  memleket içerisinde ne yapıyoruz? Ne yapabiliyoruz? Herhalde bunu düşünmek icap eder.

Bu dini eğitim biliyorsunuz ki, belli bir dönem inkıtaa uğradı Türkiye'de. En üst düzeydeki müesseseler tasfiye edildi. Onların yeniden açılmaları İmam Hatip Liseleri, bunlar belli bir süreci aldı. Bu okullar yeniden açıldığı zaman ilerlemiş yaşına rağmen orada ders vermek üzere gelen Celal hoca namıyla bilinen, Mahmut Celalettin Ökten'in tahtaya yazdığı yazıları vakit kaybı olmasın diye ceketinin koluyla silerek, ondan sonrasını yazdığını kendisine talebelik yapmış çok değerli hocalarımızdan dinledim. Bu aşkla şevkle bu insanlar bu müesseselerin temelini attılar. Çünkü şunu biliyorlardı. Hakikaten inanç noktasında değerler noktasında ciddi anlamda bir erozyon var.  Bunun telafi edilmesi gerekir ve bunu yapacak da bir nesle ihtiyaç var bugün. Şimdi o müesseselerden olmayan ilçemiz kalmadı, hatta birkaç tane olanlar var. Ama insan kalitesine baktığımız zaman bir heyecan eksikliğini görüyoruz. Bir anlam arayışı eksikliğini görüyoruz ve her şeyin hız ve haz döngüsünde birbirini kovaladığı zaman diliminde o değerler de buharlaşıp gidiyor.

Şimdi bu durum karşısında, buna lokomotif olabilecek bilinçli sorular sorabilecek bir nesli nasıl yetiştiririz? Buna nasıl katkıda bulunuruz? Özellikle üniversite çağlarındaki kardeşlerimize bu noktada neyi gösterebiliriz? Bunun çok ciddi sıkıntısını çekiyoruz. Yani imkanların kısıtlı olduğu devrelerde yetişen o nesil şu anki imkanlara baktığı zaman ve buradaki motivasyon kırıklığını gördüğü zaman bunun neden böyle olduğunu soruyor. Allahü Teâlâ bazen maddi imkânları bol vermek suretiyle imtihan eder ve çok çetin mücadelelerden sonra o maddi imkanlara erişenler, maalesef o hızı ve motivasyonu kaybederler. Böyle olduğu çok görülmüştür. İslam tarihinde Tarık Bin Ziyad'ın adını herkes bilir. Müslümanların İspanya'ya geçmesinde önemli derecede rol oynayan bir komutan, genç, o yıllarda daha 25-30 yaşlarında. Dört tane gemi ile geçiyor İspanya'ya. Onu gönderen Kuzey Afrika’nın genel valisi Musa b. Nusayr çok sayıda İspanyolla karşı karşıya geleceği zaman, genelde askerde stratejik olarak ricat yolu emniyete alınır. Herhangi bir problem olduğunda geri çekilme imkânı güvence altına alınmaya çalışılır, böyle yapmıyor. O, dört tane gemiyi de yaktırıyor ve ondan sonra askerine diyor ki “Görüyorsunuz karşıda ne var? Deniz gibi düşman var! Arkada ne var? Düşman gibi deniz var! Geriye gittiğimiz zaman kurtulma şansımız yok. Ama ileriye gittiğiniz zaman ya muvaffakiyet var ya şahadet var!” Bu şekilde İspanya'ya başlangıç yapıyor. Büyük başarılar elde ediyor. Ama onu gönderen Vali Musa b. Nusayr, o zaman diyor ki, ben bu işin gerisinde kaldım. Hemen o da bir taraftan İspanya’ya çıkıyor ve netice itibariyle bunlar İspanya'yı ele geçirmekle beraber orayı aşıp, Galya’ya geçmek üzereyken maddi ve manevi kazançların paylaşımı konusunda aralarında ihtilaf çıkıyor. Hem ganimetleri paylaşmak için anlaşamıyorlar hem de orayı fethetme şerefini kimin taşıyacağı noktasında aralarında anlaşmazlık çıkıyor. Netice itibariyle Emevi halifesi bunları Şam'a çağırttırıyor. Bunların arasındaki davayı fasıl etmek için ve o dönemde bunların Endülüs’ten Şam’a gitmeleri kaynakların ifadesi ile bir sene sürüyor. Halife, Şam'da bunları dinliyor. Tarık Bin Ziyad’ı bazı hareketlerinden dolayı kusurlu buluyor ama onu cezalandırmadığı anlaşılıyor. Fakat kaynaklarda Tarık Bin Ziyad ile alakalı malumat orada bitiyor. Bu adam bundan sonra yaşadı mı? Belli bir görev yaptı mı? Hayatı mematı belirsiz. Diğer valiyi görevden alıyor, oğlunu idam ettiriyor. Sonraki süreçte İspanya’daki fetih hareketlerinin hızı kesiliyor. Yerlerine gelen valiler muvaffakiyet gösteremiyor. Bir iki başarısız tecrübe ile Fransa'ya, Galya’ya doğru gidiyorlar ama ondan sonra geri çekiliyorlar. Şimdi gemileri yakarken gösterdikleri fedakârlık onları kazandırıyor. Ondan sonra ganimeti ve şerefi paylaşmaya gelince, ortada ganimet olunca yaşadıkları anlaşmazlık onları bu hale düşürüyor. Bu sadece aklımıza gelebilecek çok sayıda örnekten bir tanesi. O rahatlık, o muvaffakiyet bizi bu hale getirdiyse şöyle bir kendimizi sorgulamamız gerekir. İşte bunun neresinden tutarız noktasında.

Biraz sonra Hayrullah Abi Vakfın çalışmaları ile alakalı malumat verecek. Bizim medeniyetimizin temel taşları nelerdir? Öncelikle bunu ortaya bir koymak, hedef kitle olarak birinci derecede üniversitede tahsili yapan ve yapmış olan kişiler, genel okuyucu kitlesi dikkate alınmak suretiyle başlatılmış bir çalışma var. Bu çalışmada önce İslam inanç esaslarını anlatan, okunabilir hacimde ve üslupta bir kitap, akabinde itikat imamlarından İmam Maturidi ve düşüncesini tanıtan hadis ve sünnet anlayışını ortaya koyan fıkhın kaynakları ve anlama usulünü ifade eden İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin şimdiye kadar Türkçede belki de yapılmış en kritik anlamda ilmi ve entelektüel biyografisini ortaya koyan eserler yazıldı.  Anlaşılır ve okunabilir hacimde ibadetlerle ilgili bir çalışma, tasavvuf kültürü ile ilgili bir çalışma da son olarak basıldı. Yedi tane kitap şu anda basılmış vaziyette, 3 tanesi daha basılma aşamasında. İnşallah ihtiyaçlara göre buna yenilerinin eklenmesi hedefleniyor.

Şimdi hepimizin mesuliyeti, hepimizin tarih karşısında sorumluluğu var. İfade ettiğim üzere bizden beklenenler, gerek Ümmetin beklentileri gerek Türk topluluklarının beklentileri, bizim gücümüzü ve kapasitemizi aşan şeyler esasen ama buna karşı kayıtsız kalma imkânımız yok. Ve şöyle bir ifade vardır “Mâ lâ yüdrak küllühu, lâ yütrak küllühu”. Hepsi elde edilemeyen şeylerin tamamı ne yapılmaz?  Terk edilmez. Neresinden olursa… En azından herkes yapabildiği kadarını bir şekilde yerine getirmekle sorumlu. Zaten bizim inancımızda yer alan, fıkhımıza etki etmiş olan farz-ı kifaye anlayışımızın arka planında da bu vardır. Toplumda kimse bunları yerine getirmediğinde, herkes bundan dolayı günahkâr olur. Ama farz-ı kifayenin bir yorumu da şudur: “Neye ihtiyaç varsa, onu yapmak için ihtisas gruplarını ayırmak da bir sorumluluktur”. İşte “İhtilafu Ümmetî rahmetün” olarak geçen ifadeyi, hadis-i şerif olarak rivayet ederler. Bunu “Ümmetin farklı alanlarda İhtisas yapıp farklı alanlarda uzman yetiştirmesi de bir rahmettir” şeklinde anlayanlar vardır. Bu da çok isabetli bir anlayıştır. İşte vakıf çalışmaları da bir anlamda bunun zeminini sağlamaya çalışan ve bu noktada elinden gelen çabayı gösteren bir gayretin neticesi. Bugün bizi burada misafir eden değerli büyüklerimiz de aynı şekilde aynı gayreti gösteriyorlar.

Mübarek Ramazan'ı Şerifin artık son On gününe geldik. Efendimizin daha ziyade ibadetle meşgul olduğu, yoğunlaştığı zaman dilimine geldik. Tabii Nafile ibadetler ağırlık kazanıyor. İmam Malikin bir sözünü de burada belki hatırlamak gerekiyor. Biz Nafile ibadeti sadece beş vakit namazın haricinde namaz kılmak veyahut da zikir ve evradla meşgul olmakla özdeşleştiriyoruz. Ama bu noktada İmam Malik'in dikkate değer bir yorumu var. Dönemin meşhur âbitlerinden bir tanesi İmam Malik'e bir mektup yazıyor. Diyor ki “Sen belli bir aşamaya kadar geldin. Bu yaşa kadar öğrenci okuttun. Bundan sonra senin de ibadet için bir kenara çekilmen gerekiyor”. İmam Malik şöyle bir cevap veriyor. Onun verdiği cevabı İbn-i Abdilber gibi Zehebî gibi müellifler kaydederler eserlerinde. Diyor ki “Allah Teâlâ rızıkları taksim ettiği gibi amelleri de taksim etmiştir. Kimisi Nafile Namaz kılmaktan daha fazla bir manevi haz alır. Kimisi Nafile oruç tutmaktan daha fazla manevi haz alır. Kimi için bu hazzın kaynağı cihat, kimisi için maddi yardım amacıyla ihtiyaç sahiplerini arayıp bulmaktır. Ben de diyor, ilimle iştigal etmenin ve ilmi öğretmenin de senin yaptığın ibadetlerden daha aşağı seviyede bir ibadet olduğunu düşünmüyorum. Herkes Allah Teâlâ’nın kendisine takdir ettiği amele razı olsun. İnşallah senin yaptığın da benim yaptığım da bizi hayra ulaştıracaktır.” tarzında bir cevap veriyor. Dolayısıyla bu son on günde İçinde bulunduğumuz durum üzerine kafa yormak, acaba bununla alakalı benim ne derecede katkım olabilir diye düşünmek, kendi yapabileceği alternatifleri -çok uzun boylu çok uzak şeylere gitmeye gerek yok- ben şu anda ne yapabilirim diye düşünmek, bunlar belki çok daha ecre vesile olacak şeylerdir. Çünkü çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız ve bunun altından kalkmak için, bunu hep beraber hissedip hep beraber çare aramamız gerekir. Benim ifade etmek istediğim ve paylaşmak istediğim hususlar bunlar. Bu minvalde Ben sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Bu imkânı Verdikleri için ev sahiplerine, değerli büyüklerime teşekkür ediyorum. Allah'a emanet olun.

(*) 1Hadisin tam metni:

           “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” (Tirmizî, Fiten,73; Ebu Davud, Melahim,17).

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya