Gezimizin son iki gününü İsfahan’da geçireceğiz. Şiraz- İsfahan arası yaklaşık altı yüz km. Çöllerden ve vahalardan geçecek yolculuğun beş buçuk saat süreceğini söylediler ama arada verilen ihtiyaç ve karpuz yeme molalarıyla birlikte altı saatten fazla süren bir otobüs yolculuğu yaptık.
20.08.2019 11.03
36 okunma
SELÇUKLU BAŞŞEHRİ İSFAHAN
İsmail Aydın

İsmail Aydın

Gezimizin son iki gününü İsfahan’da geçireceğiz. Şiraz- İsfahan arası yaklaşık altı yüz km. Çöllerden ve vahalardan geçecek yolculuğun beş buçuk saat süreceğini söylediler ama arada verilen ihtiyaç ve karpuz yeme molalarıyla birlikte altı saatten fazla süren bir otobüs yolculuğu yaptık.

Otobüsle Şiraz’ın caddelerinden geçerken bakımsız, kurumaya yüz tutmuş bahçeler ve ören halini almış evler gördük. “Bu nedendir?” diye sorduğumuzda rehberimiz; “O gibi yerlerde ya yaşlı karı koca birileri yaşıyordur ya da mirasçılar arasında ihtilaf vardır, yoksa şehrin göbeğinde bu gibi yerler böyle virane kalmaz” cevabını verdi.

Şiraz’dan İsfahan’a eskiden kervanların geçtiği “Kur’ân Dervazesi” ismi verilen bir geçitten geçtik. Burada Nevruz (21 Mart) kutlamaları yapılırken birden bire sağanak halinde yağmur bastırmış, oluşan sel ve kargaşada 44 kişi hayatını kaybetmiş. İranlı rehber, hayatını kaybedenler için fatiha okumamızı istedi. Kervanlar buradan geçerken Kur’ân okunurmuş. Bir ay sonra ziyaret ettiğimizde selin tahribatı onarılmaya çalışılıyordu.

İsfahan’a intikal edip akşam yemeği için gittiğimiz lokantaya ulaştığımızda vakit bir hayli ilerlemişti. Yemekten sonra, sandalyelerimizi duvarın kenarına çekip orada icra edilen bir nişan törenini izleme fırsatı da bulduk. Guruptakiler: “Ne oturuyorsunuz orada, düğün seyreder gibi” diye bize takılmak istediler. Onlara: “Buyurun siz de gelin, düğün seyrediyoruz” cevabını verdik ve onlar da bize katıldılar “A a, gerçekten düğünmüş” dediler. Rehber otele gitmek üzere kalkmamızı istediğinde; “Tam havaya girmiştik, biraz daha kalsaydık takı takacaktık” latifeleriyle oradan ayrıldık.

İsfahan, Farsça Sipahan kelimesinden geliyormuş. Sipahan asker veya ordu anlamında bir kelime. Osmanlı’daki atlı asker sipahi de buradan geliyor. Azeri rehber: “İsfahan ardı ardına üç defa payitaht oldu” notunu verdi. En ihtişamlı dönemi Melikşah zamanıdır. İsfahan’ın nüfusu, % 60’ı Türk olmak üzere dört milyon civarında. Tipik karasal iklim hâkim. İsfahan, Zagros dağları eteklerinde kurulmuş, İran’ın üçüncü büyük şehri.

İsfahan’da, Safevîlerin cennet köşkü dedikleri iyi korunmuş sekiz adet köşk ile İranlı şair yazar ve fikir adamlarının büstlerinin yer aldığı bakımlı büyük bir park bulunuyor. Öğlen saatlerinde girdiğimiz parktan akşamüzeri çıkarken, İranlıların parka girmek için büyük kuyruklar oluşturduğunu gördük. Gecenin geç saatlerine kadar oturuyor, geziyor serinliyorlar. Bu anlamda park kültürü oluşmuş.

Köşklerde İran tarihine ait efsaneler, menkıbeler, kahramanlıklar duvarları kaplayan büyük tablolarla anlatılmış. Çaldıran savaşı, Özbeklerle, Afganlarla yapılan savaşlar resmedilmiş. Çaldıran savaşı tablosunda Şah İsmail’in, bizim bildiğimiz Yavuz remziyle resmedildiğini gördük. Rehbere bunu hatırlattığımızda “Ben de öyle biliyorum, burada galiba bir yanlışlık yapılmış” dedi. Rehber, Osmanlıların, Kazvin’e kadar ilerleyebildiklerini daha fazla gidemediklerini söylerken, Safevîlerin erzakları ve suları imha ettiklerini ilave ediyordu.

MELİKŞAH’IN BAŞŞEHRİ

İsfahan, 1051’de Melikşah döneminde payitaht oluyor. Bundan başka Afşar ve Zend (Kerim Han) hanedanlıkları dönemlerinde de başkent. Kaçar Hanedanı Ağa Muhammed Han döneminde Tahran başkent oluncaya kadar İsfahan başşehirdir.

İsfahan’da gezi turuna başlamadan önce, sabah namazı vaktinde, kaldığımız otele yakın bir camide, sabah namazı kılındığını düşündük. Ağlamaklı sesle okunan kasideler ve ardından okunan birkaç ayet dikkatimizi çekti. Nedir, diye merak edip caddeye çıktığımızda, İranlıların otobüslerle o bölgeye geldiklerini gördük. Yakında cami yoktu. Duyduğumuz sesler ise hoparlörlere verilmiş bir kasetten geliyordu. Meğer o gün (21 nisan) Mehdî’nin doğum günüymüş. İki saat kadar süren bu velveleden sonra Mehdînin anılacağı alana gittiler. İranlılar, on ikinci imamın mehdi olduğuna inanıyorlar. Öldürülme tehditleri karşısında mehdi kaybolmuş ama ölmemiş. Halen halkın arasında yaşıyormuş, başı darda kalanlara yardım ediyormuş. İran Şia’sının inancı bu.

İsfahan’da ilk ziyaret yerimiz Ulu Camii olarak da bilinen Cuma Camii oldu. İran’da Cuma namazı şehrin en büyük camiinde kılınıyor, diğer camilerinde kılınmıyor. Cuma camii, Abbasilerin inşa ettiği eski caminin, Tuğrul Beyin talimatıyla onarılarak genişletilmesi sonucu ortaya çıkmış Selçuklu eseri. Selçuklular, camide genişleme çalışmaları ile ileride örnek alınacak geniş meydan düzenlemeleri yapmışlar, şehre ve camiye Selçuklu mührünü vurmuşlar. Terken Hatun adına 1080’de inşa edilen kubbeli bölüm, teknik ve estetik özellikleri bakımından kusursuz bulunuyor. Moğol Hanı Olcaytu, Muzafferîler, Timurlular ve Safevîler (Afşar ve Zend hanedanlıkları)  dönemlerinde camie ilaveler yapılmış. Kitabede Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın ismi geçiyor. Bütün ilaveler Selçuklu tesirinde kalındığını gösteriyor. Turkuaz rengi mozaikler ve çiniler kullanılmış. Avluya açılan kısma Fetih Suresi yazılmış. Moğollar her tarafı yakıp yıkarken Cuma Camii’ne dokunmamışlar. Azeri rehber, Olcaytu’nun, Şeyh Seyfeddin Erdebil’in telkinleri sonucu Müslüman olduğunu özellikle vurguladı.

Japon turistlerin camide teknik özellikleri inceleyerek çizim yapmaları ve resim çekmeleri dikkatimizi çekiyor. Biz ise, tarihini bile yeteri kadar merak etmeden bakıp geçiyoruz. Cuma Camii, taş işlemeciliği açısından dünyanın en eski mihrabına sahip. Mihrabı İlhamiler yapmış. Cuma camiini stisnasız bütün gruplar hayranlıkla izliyor. Cami içinde gezerken kartpostal ve kitap türü eşyalar satan İranlı bir Türkle karşılaşıyoruz. Mükemmel bir Türkçeyle “İstanbul’dan mı, Ankara’dan mı” diye soruyor, “Hoş geldiniz” diyor ve çok güzel anlaşıyoruz. Kendisiyle tanışmaktan duyduğumuz memnuniyeti ifade ederken: “Dünyayı gezsen her tarafta Türk var” ifadesini gururla kullanıyordu. On yıl süren Irak-İran savaşında atılan bir füze camiye isabet etmiş ama fazla hasar yapmamış.

İsfahan Türklerini bizimle tanışıp konuşmanın çabası içinde gördük. Gurup üyelerini evlerine davet ederken hasretle kokluyor adeta yalıyorlardı. En dokunaklı duruşları veda ederkenki halleriydi. Gözlerini üzerimizden ayıramıyorlar, uzaklardan el sallayışları “Bizi unutmayın, sizi bekliyoruz” der gibiydi. İranlı Türklerin, devlet yönetiminde üst makamlara gelip gelemediklerini, mesela bakan veya müsteşar olup olamadıklarını birkaç defa sordum, maalesef aldığım cevap menfi idi.

DÜNYANIN İKİNCİ BÜYÜK MEYDANI

Nakş-i Cihan Meydanı diğer adıyla Dünya Meydanı, notlarım arasında Selçuklu Meydanı kaydı da bulunuyor, bir diğer adıyla İmam Meydanı. Pekin’deki Tiananmen Meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı. Uzunluğu 512 m. Genişliği 163 m. Şah Abbas I. 1598’de başkenti Kazvin’den İsfahan’a taşımış. İçinden Zayende nehri geçiyor. Nehir üzerinde, Sasâniler dönemine ait kırk kemerli Şehristan köprüsü,  otuz üç kemerli Si-o ıh köprüsü, Şah Abbas II. Dönemine ait (1650) Khaju köprüleri bulunuyor. Kırk kemerli köprünün aslında 20 kemeri var ancak 20 kemerin görüntüsü suya aksedince kırk kemerli köprü olmuş. Si-o Sıh da 33 demek.

Nakş-i Cihan meydanı Şah Abbas I. zamanında düzenlenmeye başlamış. Meydanın etrafındaki en önemli yapılar Mescid-i Şah, Şeyh Lütfullah camii ve şahın sarayı  Âli Kapı Sarayı’dır.

Mescid-i Şah, Safevî dönemi mimarisinin en ihtişamlı eseri olarak niteleniyor. Hat işlemeleri, mavi-turkuaz renkli mozaikler, tahta balkonlu minareler ilgi çekiyor. Ses düzenine (aküstik) büyük önem verilmiş. İstek üzerine kubbenin tam altında, Akif’in “Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak” şiirini okudum. Benden sonra okunan Şia ezanı da büyük beğeni aldı.

Şeyh Lütfullah Camii. 1602-1619 yılları arasında Şah Abbas I. Zamanında tamamlanmış.  Şeyh Lütfullah, Şahın kayınpederi ve imam. Mescid-i Şah halka açık iken, burası Saray ahalisine özeldir. Güneş ışığının yansımasıyla aynalar ve mozaikler kubbenin en üst noktasından aşağıya doğru tavus kuşu şeklini alıyor.

Âli Kapı Sarayı, Şah Abbas I.’e ait, 38 m. yükseklikte, 7 katlı, terasında 18 ahşap sütun bulunan mavi-turkuaz çinileriyle süslü bir saray. En üst kat müzik odası olarak düzenlenmiş, devlet kabulleri ve büyük ziyafetler burada yapılırmış.

İran’da, büyük giriş kapılarında biri kadınlar, diğeri erkekler tarafından kullanılan iki kapı tokmağı bulunuyor. Gelen erkek ise erkek tokmağına, kadın ise kadın tokmağına vuruyor ve içeriden kapı açan da ona göre erkek veya kadın oluyor.

Azeri rehbere, “Siyah ve beyaz sarık giyenler görüyoruz, bunlar ne anlama geliyor” diye soruyoruz; Siyah sarık giyenlerin Seyitler, diğerlerinin normal İranlılar oldukları cevabını alıyoruz. Belucistanlılar kaçakçılık yapıyormuş. Rehberin, İsfahanlılar için kullandığı “cimriler” nitelemesini biraz ihtiyatla karşıladım. (Gelecek hafta Bu Ressam Kim?) 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
İsmail Aydın
DİĞER YAZILARI

İSMAİL AYDIN KİMDİR?

İsmail Aydın, Hukukçu yazar. Anacığının anlatımına göre koç katımında doğmuş. Koç katımı, Yozgat’ta ekim ayının sonu ile kasım ayının başında olur. Dolayısıyla doğum günü belli değil ama Aydın, doğum günü olarak 29 Ekimi benimsiyor. Koç katımı, döl almak üzere erkek koyunun (Koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına denir.

Peki, hangi yılın koç katımı? O da belli değil. 1950 olabileceği gibi 1949’a da ihtimali var. Her nasılsa nüfusa 08.02.1953 D.lu olarak tescil edilmiş. Yaşı küçük diye ortaokula kabul edilmemiş, bu defa da mahkeme kararıyla, ay ve gün sabit kalmak üzere 1950 olarak tescil edilmiş. İsmail Aydın, doğum gününün bile doğru dürüst kayıt altına alınamayışını, okur-yazar olmayan tolumun  “hal-i pürmelâli” olarak niteliyor.

İsmail Aydın İlkokulu Sorgun’a bağlı Temrezli köyünde, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. Yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra Sorgun’da altı yıl avukatlık yaptı. Ekim 1986’da Diyarbakır / Bismil’de Noter oldu. Kastamonu/Tosya, Bolu ve Ankara’da çalıştı, 2015 Şubatında emekliye ayrıldı.

İsmail Aydın çilekeş Anadolu’nun yanık sesi olarak çıkıyor karşımıza. Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Üzerine titrediği kesim Gençlik. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu sorun Eğitim.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde oldu. İlk gençlik yıllarıyla beraber memleket meseleleriyle ilgilendi. Tartışmalı radyo ve televizyon programlarına katıldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Şubat 2013’ten beridir, internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazete’de yazmaya devam ediyor.

Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler Programı’nın yapım ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Noterler Birliği’nin Meslekî Forum Sitesi’nde anılarını yazdı.

Ağustos / 2016’da “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, Kasım 2016’da “Yeniden Yükselişe Doğru”, Şubat 2017’de “Umut Ülke Türkiye”, Mayıs 2017’de “Bir Noterin Anıları”, Ağustos 2017’de “Kaybettiklerimiz”, Ocak 2018’de “Kıssadan Hisseler”, Mart 2018’de “Niçin Akif? Niçin Safahat?” isimli kitapları yayımlandı.

Yazı hayatını ve kitap çalışmalarını sürdüren İsmail Aydın evli ve dört çocuk babasıdır.

YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya