Bâtıni, Zahiri

-A A +A

 

Dün de bugünde sosyal hayatın içinde insanları eğitmek, bütün dinlerin ya da öğretilerin önem atfettiği bir faaliyettir. İnsanlara yol gösterenlerin samimi ve iyi niyet sahibi olması; onları doğru istikamete hikmetle ve güzel öğütle çağırması, yapılan eğitimde zamanın israf edilmemesi için bir zarurettir. Ayrıca eğitim faaliyetinde istenen en etkili sonuç, fiili yöntem -yaparak yaşayarak öğrenme- ile elde edilir.
         Yüce Rabb’imiz Kutsal Kitabımızın değişik ayetlerinde: “Ey zalimler, başınıza gelecek azabın gecikmesini, izlediğiniz yolun doğru olduğuna yormayın; ey müminler, zalimlerin hemen helak edilivermesini beklemeyin; onların zaman zaman lüks ve refah içinde yüzerken müminlerin sıkıntı ve zorluklar içinde bulunması sizi aldatmasın. Olayları sadece görünen yönleriyle değerlendirmeyin, başından sonuna bir bütün olarak değerlendirmeye çalışın. Unutmayın ki, sizin hoşlanmadığınız bir şey, aslında sizin için hayırlı olabilir, hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü sonuçlar doğurabilir.” diyerek önce zalimleri sonra müminleri uyarır.

Kehf suresinde, Hz. Musa a.s.'a Rabb'imizin kendi katından engin bir lütuf ve rahmet bahşettiği, kâinatın bilinmezliklerine ve ilahi takdirine dair, her peygamberin sahip olmadığı bazı özel bilgilerle donattığı -İslam ulemasının bu kişinin 'Hızır' olduğu konusunda ittifak ettiği- bir kulun yol arkadaşlıkları ve yaşanan olaylar nefis anlatılır.

Bu birliktelik ve yol arkadaşlığı sırasında yaşanan olaylar ve olayların sonrasında ortaya çıkan gerçekler ve gerekçeler hakikaten ilginçtir.

Bu kıssada çeşitli hikmetler, mesajlar yanında öğretmen-öğrenci ilişkilerinde sabırlı olmak gerektiği anlatılırken oldukça farklı ve ibretli öğütlere yer verilir; hoşgörünün insan davranışlarına olumlu yansıdığı, bilmeyerek yapılan hata ve kusurlar karşısında bağışlayıcı olmanın zarureti, fazla merak ve yüksek ilginin insanda aşırılıklara yol açtığı büyük bir incelikle dile getirilir.
         Bu hadise ile ilgili söylenebilecek şey, bir olayın herkes tarafından bir görünen yüzünün ve veçhesinin yanında, bir de görünmeyen çok farklı katmanları olduğudur. En uç söylemle, insanları çok mutlu eden bir olay, özünde toplumu felakete sürükleyecek saikler barındırabilir, ya da tam tersi...

         Hz. Musa da -daha önce Hz. İbrahim’in, Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istemesi gibi- Rabb’ine nazlanıp niyaz ederek dünyada insanların başına gelenlerin görünen yüzü dışında ne anlamı olduğunu; hayatta olup bitenlerin hikmetini; doğum ile ölüm arasında -verilenler ve alınanlar, kazanılan ve kaybedilenler, gelen ve gidenlerin perde arkasında- neler olduğunu sorup yaşanan bunca olayın asıl anlamını, yorumunu anlamak isteyince Allah ona, iki denizin birleştiği yere kadar yürümesini ve olağan dışı bir olay gördüğü yerde Hızır’ı beklemesini söyledi. Orada Hızır ile buluşacak sonra beraber yaşadıkları olaylarla istediği bilgiye ulaşacaktı. Bunun üzerine Hz. Musa, yardımcısı Yuşa’yı yanına yoldaş alarak Hızır’la buluşmak üzere yola koyuldular.

Allah, olayların ardında yatan hikmeti açığa çıkarmak üzere, gerçeğin üzerindeki perdeyi bu kıssa ile biraz aralayacak ve böylece ilk bakışta insanların hoşuna gitmeyen bazı olayların aslında nice hayırların anahtarı ve müjdecisi olduğu ayan beyan gösterilecektir.

O halde, hakikatin perde arkasını yakından görmek üzere, Hz. Musa’nın Yuşa (as), sonrasında Hızır (as)’la buluşup gerçekleştirdiği yolculuğu Kehf suresinin 60’ıncı ayetinden başlayarak 83’üncü ayete kadar mealen takip etmeye çalışalım.

Hani Mûsâ, yardımcısına: “Yıllarca yürümem gerekse bile, iki denizin birleş­tiği yere varıncaya kadar, durup dinlen­meden yoluma devam edeceğim!” de­mişti.

Ve uzun bir yolculuğun ardından, nihayet iki denizin birleştiği yere vardık­larında, yanlarında getirdikleri ve İçinde balık olan azıklarını bir kenara bırakarak, dinlenmek üzere bir kayanın gölgesine çekildiler. Bu arada, ikisi de balığı unut­muşlardı. Bu sırada balık, Yûşa'nın şaşkın bakışları altında denize atlamış ve kendi­sine bir yol tutup gitmişti. Mûsâ bu olup bitenleri görmemiş Yûşa da bu ilginç olayı Mûsâ'ya anlatmayı unutmuştu. Bu yüzden, burasının buluşma yeri olduğunu anlaya­madan, kalkıp tekrar yola koyuldular.

Oradan biraz uzaklaşınca, Mûsâ yardımcısına: “Azığımızı getir de karnımı­zı doyuralım!” dedi, “Doğrusu bu yolcu­luk, bizi epeyce yordu.”

Yardımcısı: "Gördün mü şu başımı­za geleni!" dedi, “Kayanın yanında mola verdiğimiz sırada balığın kaçıp gittiğini sana söylemeyi unutmuşum; bunu söyle­memi, herhalde bana şeytan unutturdu; bir görseydin, balık nasıl da şaşılacak biçimde suya atlayıp denizde yolunu tutup gitmişti!”

Mûsâ heyecanla: “Demek aradığı­mız yer orasıydı!” dedi ve hemen izlerini takip ederek, gerisin geriye döndüler.

Ve o kayanın yanı başında, Hızır adında Peygamberlerimizden birisi olan bir kulumuzla karşılaştılar ki, Biz ona katımızdan engin bir lütuf ve rahmet bahşetmiş ve yine katımızdan, onu kâinatın bilinmezliklerine ve İlâhî takdire dair, her Peygamberin sahip olmayacağı bazı özel bilgilerle donatmıştık.

Mûsâ ona: “Sana Allah tarafından öğretilen hikmet ve bilgiden bana da öğretip beni bir öğrencin olarak eğitmen için seninle gelebilir miyim?" diye sordu.

 Hızır. “Elbette fakat sen bir Pey­gamber olarak, sana bildirilen İlâhî kuralla­ra uymakla yükümlü olduğundan, benimle arkadaşlığa kesinlikle dayanamaz ve yap­tıklarıma -doğal olarak- itirazda bulunursun!” dedi ve ekledi:

“Öyle ya, iç yüzünü bilemediğin ve daha önce öğrendiğin dini hükümlere ters gibi görünen şeyler karşısında nasıl sab­redebilirsin ki?”

Mûsâ: “Allah izin verirse,” dedi, “ne kadar sabırlı olduğumu göreceksin; sana hiçbir konuda itiraz etmeyeceğim!”

Bunun üzerine Hızır: “Pekâlâ!” dedi, “Ama peşimden geldiğin takdirde, yaptık­larım hakkında -ben sana gerekli açıkla­mada bulunmadıkça- bana hiçbir şey sormayacaksın!"

Mûsâ bu şartı da kabul etti ve Hızır'la arkadaşlığa başladı:

Böylece, Hızır ile Mûsâ birlikte yola koyuldular; sahil boyunca yürürken, bir yolcu gemisine rast geldiler. Karşı kıyıya geçmek üzere gemiye bindiklerinde, tam denizin ortasındayken, Hızır gizlice gemi­de bir delik açtı. Bunu gören Mûsâ, he­men öfkeye kapılarak: “Ne yaptın sen? İçindeki yolcuları boğmak için mi deldin gemiyi?” diye çıkıştı, “Doğrusu sen, çok çirkin bir iş yaptın!"

Bunun üzerine Hızır: “Ben sana, benimle arkadaşlığa dayanamazsın, de­memiş miydim?” dedi.

Mûsâ özür dileyerek: “Unutarak yaptığım bir şeyden dolayı beni kınama ve şu ilim ve hikmet öğrenme işimde bana lütfen güçlük çıkarma!” dedi.

Mûsâ'nın özrü kabul edildi ve gemi­den inip yollarına devam ettiler; derken yolda bir çocuğa rastladılar; Hızır, anî bir hareketle onu oracıkta öldürüverdi. Deh­şetten donakalan Mûsâ. “Hiç kimseyi öldürmediği hâlde, masum bir cana nasıl kıydın sen?” diye haykırdı, “işte şimdi, gerçekten çok korkunç bir iş yaptın!”

Hızır yine: “Ben sana, benimle ar­kadaşlığa dayanamazsın, diye söylememiş miy­dim?” dedi.

Bunun üzerine Mûsâ; “Tamam!" dedi, “Bundan böyle, eğer bir daha sana itiraz amacıyla bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme; o takdir­de, benden ayrılmakta mazur sayılırsın!” dedi.

Yine yollarına devam ettiler. Der­ken, bir kasabaya varıp halkından yiyecek bir şeyler istediler fakat hiç kimse onları ağırlamaya yanaşmadı. Orada dolaşırlar­ken, kasabanın ortasında yıkılmaya yüz tutmuş yüksekçe bir duvar gördüler. Hızır, kasabalıları rahatsız eden bu duvarı güzelce tamir ederek düzeltti. Mûsâ yine dayanamayıp: “Bir parça ekmeği Tanrı misafirinden esirgeyen bu insanlara, bizi aç bıraktılar diye mükâfat mı veriyorsun? İsteseydin, bu hizmetine karşılık bir ücret alabilirdin! Hiç değilse karnımızı doyursaydık olmaz mıydı?” dedi.

Bunun üzerine Hızır: “İşte bu, yol­larımızın ayrılmasına sebep olan son itirazın oldu!” dedi, “Şimdi sana, dayana­mayıp itiraz ettiğin olayların iç yüzünü anlatacağım:

O hasar verdiğim gemi, geçimini denizden sağlayan yoksul insanlara aitti. Onu bilerek kusurlu hâle getirmek iste­dim; çünkü güzergâhları üzerinde, bütün sağlam gemilere zorla el koyan ve sahip­lerini esir eden korsan bir kral vardı. Ge­miye verdiğim küçük bir zarar, çok daha büyük bir zararı önlemiş oldu.

Öldürdüğüm o çocuğa gelince; onun ana babası tertemiz birer mü’mindi. Biz bu çocuğun taşkınlığı ve inkârcı eğilim­leriyle ana babasına büyük acılar vereceği­ni biliyorduk. Onun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden sakındık da, anne babasına rahmetimizden dolayı, o çocuklarını ellerinden aldık.

Ve onun yerine, Rablerinin onlara daha temiz ve daha merhametli bir ço­cuk vermesini diledik. Böylece, onların biricik yavrularını ellerinden almakla, aslın­da onlara en büyük iyiliği yapmış olduk.

Düzelttiğim o duvara gelince; o şe­hirde yaşayan iki yetim çocuğa aitti ve yıkılmak üzere olan bu duvarın altında, vaktiyle onlar için saklanmış bir hazine gömülüydü. Rahmetli babaları da çok iyi bir insandı. Bu yüzden Rabb’in, bu ço­cukların ergenlik çağına ulaşıp kendi hazinele­rini çıkarıp ona sahip olmalarını diledi. Bunun için de, duvarın bir süre daha ayakta kalması ge­rekiyordu. Çünkü çocuklar henüz küçük­ken duvar yıkılacak olsaydı, hazine ortaya çıkacak ve o azgın, merhametsiz kasaba halkı tarafından yağma edilecekti. Demek ki, biz o duvarı düzeltmekle, misafirlerinden bir lokma yiyeceği esirgeyecek derecede cimri o kasaba halkına mükâfât değil, ceza vermiş olduk ve aynı zamanda, yetimlere ait hâzinenin korunmasını da sağladık.

Bütün bunlar, Rabb’inin sonsuz şefkat ve merhametinin tecellileri olarak gerçek­leşti. Gördüğün gibi, bunların hiçbirini ben kendiliğimden yapmış değilim. Senin kötü zannedip tahammül edemediğin bu olay­ların içyüzü ve altında yatan hikmet, işte bundan ibarettir.”

Olaylara bu gözle bakınca inanan bir insan için, Allah'ın sevgisini, hoşnutluğunu kaybetmekten başka nasıl büyük bir kötülük, nasıl bir büyük felaket olabilir? Demek oluyor ki: Sizin hayır bildiğinizde şer; şer bildiğinizde hayır vardır. Temkin ve tedbir hayatın esasıdır, yoksa hayal kırıklıkları yakamızı bırakmaz, kendimizi ona mahkum sayar hale geliriz.

Şunu söylemeden geçemeyeceğim. İnanan insan hiçbir zaman ümitsizliğe, yılgınlığa düşme­z; öte yandan kendisini Allah'ın bazı gaybi bilgiler verip sadece Musa'ya gönderdiği bir kulu olan Hızır'ın (as) yerine koyup da İslâm'a aykırı işler yapmaya kalkışmaz. İnsan­lar, Hızır'ın rolünü üstlenmekle değil, Allah'ın gönderdiği kitapta açıkça bildirdiği kurallara uymakla yükümlüdür.

idris-dogan@hotmail.com

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.03.2017 - 18:47 -321-
Bu sayfayı paylaşın :